Yazılar

Tanıl Bora'nın Cereyanlar kitabı üzerinden "ulusalcı" ve "milliyetçi" ayrımını, dil devriminin siyasi düşünceyle ilişkisini ve Türkiye'de siyasi terminolojinin evrimini tartışan bir yazı.

Dünyada Nobel ödülünün lanetine maruz kalan tek yazar Orhan Pamuk değil; bugün Türkçe çevirilerini severek okuduğumuz pek çok şair/yazar kendi ülkelerinde manik-depresif bir ilgiyle karşılaşıyor.

Semih Gümüş'ün Mustafa Kutlu paylaşımından Türkiye'de sol/sağ ayrımının hâlâ güncel ve yerleşik olduğu sonucu çıkıyor. Dahası da var: Maalesef ayrımın en azından bir yanında plak hâlâ aynı şarkıyı çalıyor.

İyi Parti Milletvekili Turhan Çömez muhtemelen bir danışmanının yanlış yönlendirmesiyle Bursa'da bir İmam-Hatip Ortaokulunun paylaşımını yanlış yorumlayarak tek bir okuldan 36 öğrencinin tüm soruları yanıtladığını iddia etti.

Dücane Cündioğlu, "Tarhana çorbası içiyor adam, yani her tarafı Heidegger olsa ne olacak? Dürüm yiyor adam, Hegel anlatsa ne olacak?" demiş. Tahmin edilebileceği gibi bu sözler tepki almış, haklı olarak biraz da tiye alınmış.

Edebiyat tarihçisi Nuri Sağlam'ın bulgularına göre, Kemal Tahir'in Kurt Kanunu romanının 1980 sonrasındaki baskılarında, 1972 baskısında yer alan belirli bölümler kaldırılmıştır.

Türkiye'de popüler bilim adamlarının ilgileri hiçbir zaman alanlarıyla sınırlı olmadı. Büyük bir cömertlikle sınırsız dağarcıklarını cahil halk kitlelerine açtılar.

Dev-Genz manifestosunu okudunuz mu? Altı maddeden oluşan bu kısa bildiri, altındaki notu dikkate alacak olursak yapay zekâya (ChatGPT 4o) yazdırılmış.

Ece Gürel'in hikâyesi toplumda giderek artan "New Age" inanç ve ritüellerle ilgili yeni bir tartışma başlattı.

Milli Güvenlik öğretmenimiz son derece anlayışlı, kibar ve titizdi. Öğretmenimizin sanırım tek bir şeye müsamahası yoktu: Kürt sözcüğüne!

İslam değerlerine hiçbir yönden uygun olmayan malzeme, biçim ve yöntemlerden oluşan bir kültür endüstrisi pratiği İslam değerlerine uygun bir sağ görüşün hegemonya kurmasına nasıl yarayacak?

Nüfus artışını teşvik eden politikalar aslında yeni değil, "on yılda onbeş milyon genç" üretmekle övündüğümüz yıllardan 1965'e kadar nüfus artışı ülkemizde desteklenmiş.

Tahsin Yücel, bugünün kuşakları arasında yapıtlarından çok 1990 yılında Hürriyet Gösteri'de çıkan bir yazısıyla biliniyor: Kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi?

Narin Güran cinayeti davasının gerekçeli kararı neredeyse 1000 sayfayı buluyor. Savunmalar edebiyat ve sinema göndermeleriyle dolu.

Yani bu menajerinin gücünü "abartıyor" olamaz mısınız? Gezi olaylarından belediye seçimlerine kadar her yerde parmağı varmış.

Kırmızı Kart her şeyden önce maçın hakemi tarafından gösterilebilir. CHP neden kendisini demokrasi oyununun parçası olarak sahada koşarken görmüyor?

Gassal'da İslami bir birey kurma çabası var. Kuruluş'un ya da Payitaht'ın muktedir kahramanlarına benzemiyor, çünkü kahramanlar çoğunlukla birey değildir, onlar toplumsal tutkuların manzarasıdır.

Heykel bana kalırsa plastik sanatların en karmaşığı, hatta galiba dokunma duyusuna hitap eden tek sanat. Bir heykelin, önü arkası altı ve üstü var, sinema bile bu derinliği sağlamakta eksik kalır.

Etik bir ilkeye sarılarak küresel yoksulluk gibi büyük sorunlara çare bulunabilir mi? Enis Doko'nun Peter Singer'ın etiği üzerine yazısından esinle bu soru karşısındaki karamsarlığımı gözden geçirmek istedim.

Ağaç süslemekle kimse dinden çıkmaz. Kimse daha Atatürkçü ya da laik de olmaz. Bir taraf Arapça kebapçı tabelası görünce tüyleri diken diken oluyor, öteki taraf yılbaşı süslerinden nem kapıyor.

Seinfeld hayranları hatırlayacaktır: 4. sezonun "The Outing" başlıklı bölümünde acemi bir gazetecinin yanlış anlaması sonucu dizinin iki ana karakteri eşcinsel bir çift olarak duyurulur.

Dergiler; kültür, siyaset ya da sanat yolunda yolları kesişmiş entellektüellerin oluşturduğu çeşitliliğe sahip kadrolardan doğar.

Söyleşiyi baştan sona dinlediğimde, Mert'in yorumlarında açıkça doğrudan itiraz edebileceğim bir nokta bulamadım.

İnternet bir çeşit anti-Gutenberg devrimi oldu. Yayıncılığın formunu değiştirirken herkesi, her bireyi yayıncı hâline getirdi.

Coca Cola içmekle övünen, seçmenini McDonald's'ta karşılayan bir başkan Donald Trump... Canının istediğini tüketmenin refah sayıldığı ABD'yi büyük görüyor.

Bahçeli'nin açıklamasının üstünden daha terimiz soğumadan, oldukça ağır bir terör eylemiyle karşı karşıya kaldık. Arkasından Esenyurt Belediye Başkanı demir parmaklıklar arkasına gönderildi.

İnsanları hapse atmak ya da kovuşturmakla çözülemeyecek bir sorun bu. O temas noktasının sırrına kafa yormadığımız sürece bu hastalık bittiğini sandığımız noktadan hücre hücre büyüyebilir.

Zıvanadan çıkmış birkaç doktor, işi gücü onunla bununla fotoğraf çektirmek olan bir müptezel, üç kuruşa tamah eden bir ebe... Böyle birkaç kişi bir araya gelince memleketin canını emanet ettiği kurumlarda bebek öldürebilecek mi?

Yeni müfredatta MEB tarafından 9. sınıf için hazırlanan Matematik 2 kitabının 5. teması "Algoritma ve Bilişim." Müfredat çocukların bilgisayar bilimlerindeki gibi akış diyagramları hazırlamasını bekliyor.

Bizde de faşist ithamlarının sonu yok... Bu derece savrulan bir terim ister istemez anlamını yitiriyor. Ne milliyetçiliği ne de ırkçılığı içerebiliyor.

Savaş fikrinin verdiği büyük bir heyecan, doyum sağlayan bir ciddiyet olmalı. Savaşılsın. Kâfirle ya da başka milletle. Yeter ki savaşılsın.

Rakı içmek muhtemelen Tanpınar'dan önce de bir çeşit işaret sayılıyordu. Hatta belki de elit çevrelerde mutaassıp olmadığını göstermenin bir yoluydu.

Türkiye'de Sol'un geçmişiyle ilgili yayınların sayısında son dönemde bir artış oldu. Belki de artık solgunlaşan ateşin alacakaranlığında bazı ayrıntılar belirmeye başlıyor.

İnsanlar "Kendi" ya da "Olmak" sözcüklerini içeren kitapları çok seviyor. Sanki bir şeyi yaşayamama, bir şeyden eksik kalma telaşı var.

Tavizsiz Kemalistler var elbette, ama halkın çoğunun gözünde Abdülhamit ve Atatürk karşıt görüşleri temsil eden kişilikler değil, ortak bir Türkiye ülküsünün başka görünüşleri artık.

Oğuzhan Kayacan dergideki şiirini paylaşmış ve popüler söylenişiyle Kayacan'ı linç etmişler. İnsanın herhangi bir meselede olumsuz görüşleri olabilir, bir kişinin ya da kurumun yaptıklarını kınamak isteyebilir.

YKS sonuçlarına göre sınavda derece yapan üstün başarılı öğrenciler imkânları çok daha yüksek sayılabilecek vakıf üniversitelerinde burslu okumak varken ısrarla Boğaziçi Üniversitesi'ni tercih etti.

Akla ilk gelen "yerli ve milli" sosyal medya geliştirmek. İmkânsız. Bir sosyal medya platformu ilke olarak "yersiz"dir.

Sağ yükselmiyor. Yerinde duruyor. Hatta toplumun alt yapı sorunlarını, ekonomik geleceğini anlama ve ihtiyaçlara yanıt verme açısından daha etkin.

Bir de başıboş sokak insanları var. Korkmayın, onlar da pek ısırmıyor. Artık üniversite de bir çeşit işsizliğe hazırlık kursu hâline geldi.

Gelecekte uykusunu alamamış bir yazılım mühendisi o kafayla yanlış paketi güncellerse akıllı otomobilinizin kapısını bir süreliğine açamayabilirsiniz. Şaka değil, komplo değil...

Basit görünen her şey gibi bu sol/sağ ayrımı oldukça karmaşık, daha doğrusu bulanık. Örneğin CHP'nin neden sağ bir parti sayılmadığını anlamak için Türkiye'de doğmuş olmak gerekiyor.

Kayseri'de yaşanan olayları tasvip etmiyoruz, evet, ama tasvip etmemek ile bu meseleyi çözecek miyiz? Sığınmacı karşıtlığıyla başlayan reaksiyon toplumun başka meselelerdeki davranışını da belirleyecektir.

Yılmaz Güney'in hayatı film oluyormuş. Merakla, biraz da heyecanla bekliyorum. Yılmaz Güney, yakın tarihin anlaşılması, işlenmesi ve anlatılması en güç isimlerinden biri.

Yakın zamanda Türkiye'de kökleri kısmen "Eski Türkiye"de olan bir çeşit ateizm doğdu. Genç, doğrudan ve yargılayıcı bir ateizm bu.

Kamu vicdanı özellikle siyasi figürler söz konusu olduğunda son derece iki yüzlü ve ölçüsüzdür. Mahir Çayan'ın işlediği suç Ogün Samast'ın Hrant Dink'i öldürmesiyle yan yana konulduğunda ne söyleyebiliriz?

Müge Anlı, Esra Erol programlarındaki en kötü şey şu: İnsanlar en basit anlamda iletişim kuramıyor. Yalan söylemeyi bile doğru dürüst beceremiyorlar.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü boşuna yazılmamıştır. Osmanlı'nın son yıllarına kadar saat kullanmak yaygın değildi.

"Canlara kıymayalım" dememiz özünde anlamlı değildir. Canlara kıyarız. Yaşamak için bile değil, belli bir lezzete erişmek için ihtiyacımızdan fazlasının bile canına kıyarız.

Türkiye'de insanların eğitime bağışıklığı var. Eğitim, bir çeşit formalite.

Yıllardır kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla, gözden ırak konaklarda, merdiven altı kurslarda fısıltılar içinde yönetilen bu cemaatler ne oldu da böyle uluorta sere serpe medyaya döküldüler?

1 Mayıs'tan ne bekleniyordu? Devrimci sol perspektifinden bakınca "zaferle" sonuçlanacak bir çeşit meydan savaşının umulduğunu görmek zor değil.

Japonya'da ilk Don Kişot çevirileri 1890'larda ortaya çıkıyor. Rusça'ya Don Kişot ilk olarak 1838'de çevrilmiş. Türkçe'ye tam olarak çevrilen ilk Don Kişot nüshası ise 1996 yılında elimizdeydi.

Bu bayramı sosyal medyada neyin sınıfsal olduğunu birbirimize öğreterek geçirdik. Denizden çıktıktan sonra Pınar hamburger yemek sınıfsal deniyor, Kuzguncuk'ta fıstıklı kurabiye almak...

Mücahit Bilici'nin, Türkiye'de felsefe ilgisinin artmasıyla ilgili görüşüne katılıyorum; hatta bu somut verilerle de ortaya konabilir.

Özgürlüğün "seküler" bir hayat tarzıyla yakın ilişkisini gözden kaçırmamak, AKP'nin belediyelerde gerilemesinin nedenlerini bütün "hayat" yatırımını tek bir anlayışa sevk etmeye çabalayan yanında aramak gerekiyor.

IŞİD'in üstlendiği Moskova saldırısı ile belki de bir eşiği daha aştık. Ya terör örgütleri gerçekten istihbarat örgütleriyle psikopatların arasında dalgalayan kontrolsüz kanserojen hücrelerse?

Çevremde benim gibi İslam inancından sonradan kopmuş çok insan var... Hiçbiri mutsuz değil.

Biz artık derin bir anksiyete toplumuyuz... Coşku sandığımız şey korku, heyecan sandığımız şey anksiyete. Herkes ötekini sokağa davet ediyor, ama kendi konfor alanından hareket etmiyor.

İslam sağcı değildir, öyle olsun. Ama hangi İslam? 6. yüzyıldaki İslam mı? İhsan Eliaçık'ın savunduğu İslam mı? Ebubekir Sifil'in savunduğu İslam mı?

Birçok seçmen AKP'nin Nevmekân'larına baktığında kendisine konforlu bir dünya sunulduğunu görüyor. Dar bütçesiyle ayda bir kez gitse bile çekip Instagram'a koyacağı fotoğrafın keyfini peşinen satın alıyor.

Nüfusu 600.000'i aşan Etimesgut gibi bir belediyeyi Erdal Beşikçioğlu'nun yönetebileceği sonucuna nasıl vardık? Daha önce "Vali" rolünü oynamış olması yeterli mi?

Oğuz Atay'ın yarım kalan romanı Eylembilim'i inceleyerek '70'li yılların devrimci atmosferinin edebiyata nasıl yansıdığını sorguluyor. Server Gözbudak karakterinin öğrenci eylemlerine katılma sürecindeki tereddütleri aracılığıyla Atay'ın devrimci sola bakışını analiz ediyor.

Kültürümüzün "açıklık sorunu"ndan hareketle, günümüz entelektüellerinin eleştiri yazarken neden somut örnekler vermekten kaçındıklarını sorguluyor. "Edebiyatımız bu çeşit bir boyun eğmiş yazarlar mezarlığıdır."

1998-2003 yılları arasında oluşan öykülerin yaratılış süreci. "İnsan çağdan daha yavaş değişiyor. Direnen yanlarımı görmek hoşuma gitti."

Olay örgüsü mü, karakter mi? Basit kurguların okuru nasıl etkilediğini sorgulayan, Umberto Eco, Tolstoy ve Shakespeare'i karşılaştırmalı inceleyen bir yazı.

Ali Lidar'ın ünlü yazarlar hakkındaki metnini, "Fransa bir bayağılık evresinden geçiyor" diyen Baudelaire'den hareketle eleştiren bir yazı.

Karikatürist Umut Sarıkaya'nın Penguen ve Uykusuz dergilerindeki çalışmalarını, N'aber dergisini ve nostalji-travma ilişkisini inceleyen bir yazı.

90'lı ve 2000'li yılların öykü dergilerinde "yazma üstüne yazma" kalıbının yaygınlaşmasını, öykücülükteki kuramsal boşluğu ve kitle iletişimi endüstrisinin edebiyatı nasıl dönüştürdüğünü tartışan bir yazı.

Sıcak Nal, Haziran 2011, sayı 8

Dil babayla kurulan bağdan başka bir şey değildir. Edebiyatta kuşak ilişkilerinin veraset düzeni olarak kurgulanmasını, kanonik baba icadını ve kitle iletişimi çağında bu düzenin çözülüşünü sorgulayan bir deneme.

Sıcak Nal, Ekim 2010, sayı 4