Sıcak Nal, Haziran 2011, sayı 8

Öykünün güdük ağacı

90'lı ve 2000'li yılların öykü dergilerinde dikkate almaya değer bir nokta var: Birçok derginin hemen her sayısında, "öykü" ya da "yazmak" üstüne en az birkaç öykü yer almış. Kimi zaman, yazarın yazma sürecini ele aldığı kurgusal metinler; kimi zaman da yazarlığın bir meslek olarak öyküleştirilmesi. "Öykünün öyküsü" ya da "yazma üstüne yazma" başlıkları yinelene yinelene bir kalıba dönüşmüş gibi.

Öykünün kendisinden söz etmesinin bildik bir teknik olduğu, bu metinlerde yazarların niyetinin tek tek ele alınarak incelenmesi gerektiği söylenebilir. Ancak yazma anının, öykü patlamasının yaşandığı söylenen bir dönemde bu denli sık öykünün konusu olması, bana göre üstünde düşünülmesi gereken bir belirti.

Eleştirel bir not daha: 90'lı ve 2000'li yıllarda öykücülüğümüzde bir patlama yaşandığı söyleniyor, oysa dönemin değerlendirmelerine göz atıldığında bir yetersizliğin sıklıkla vurgulandığı da gözden kaçmıyor. Semih Gümüş, Varlık dergisinde Eylül 2005'te yayımlanan "Genç Öykücülerin Ağzını Bıçak Açmıyor" başlıklı yazıda şöyle bir saptama yapar:

"Ayrıntıdan bu denli yoksun kalıp da günümüzün karmaşık insanını anlatabilmenin olanaksızlığı da yazılanlardan görülüyor. Kısa öykü (öykü denince akla ilkin kısa öykü gelir), hem de yaşadığımız dünyada olup bitenlerin çoğunu dışarıda bırakan bir düzlemde yazılıyorsa, ne kadar derinleşebilir, ne kadar zenginleşebilir?"

Bugünden bakınca Genç Öykücülerin Ağzını Bıçak Açmıyor yazısı nasıl okunmalı? Bir beğenmezlik belgesi mi? Genç yazarlara öğütler mi? Bir eleştiri yazısı mı? Eleştiri yazısı olmadığı kesin sayılabilir— eleştirel kaygı taşımakla birlikte yazı, belli yapıtları ele almıyor; bu nedenle eleştiriden çok, editör kimliğinin bir ürünü olarak değerlendirilmeli.

İki ay sonra Gümüş'ün yazısına Roni Marguiles destek veriyor:

"Ellerinde olsa, öykücüler de çerçeveyi daha da daraltacaklar belki, ama gel gör ki, 'öykü salt ses ve biçimden ibarettir' şeklinde bir anlayışa sığınamıyorlar şairler gibi. Az da olsa, en dar çerçevede bile, bir şeyler anlatmak zorundalar… Anlatacak bir şeyleri olmadığında da belki boşluğu anlatıyorlar, bir deneyim olarak yazmanın kendisini anlatıyorlar."

Her iki alıntıda ortak görüş, yazarın öyküye aktarabileceği deneyim kaynağından yoksun olduğu ya da bu kaynaktan etkili biçimde yararlanamadığı noktasında düğümleniyor. Diğer bir deyişle, öykü yazarlarının kalemi keskin fakat dünyası sığ bulunuyor.

90'lı ve 2000'li yıllarda öyküde bir patlama olduğu savunulmasına karşın öykü ya da düzyazı kuramına ilişkin neredeyse hiçbir verime rastlanmıyor. Tam tersine, şiir çok daha geniş bir kavramsal tartışma alanı oluşturmuşken, öykücülüğümüzde kuramsal bir temele dair ciddi bir boşluk dikkat çekiyor.

Buna karşılık öykü yazma pratiği üstüne birtakım metinlere rastlıyoruz; bunlar aslında ünlü yazarların hap niteliğinde kısa öğütlerinden ya da ABD'de amatör yazarlara "fiction" dersi veren edebiyat okullarından beslenen bir gelenekle bağlantılı.

Bu tür yazıların kısa öykü tanımını berraklaştırma çabası çoğunlukla aynı temel niteliklerin yinelenmesiyle sonuçlanır:

  • Öykü, şiir ya da romanın gerisinde, çoğunlukla daha önemsiz kılınan bir türdür; çoğunlukla bu iki tür ile kurulan benzeşimlerle tanımlanır.
  • Öykü, türler arası geçişmeleri kaldıramaz; romanla öykü arasında ancak dağılmış ya da bozulmaya uğramış metinler doğabilir.
  • Öykü bir doruk ya da aydınlanma anı üstüne kurulmalıdır; bu nedenle öyküdeki tüm ayrıntıların, bu doruk noktasına yönelmiş olarak anlamlandırılmış olması gerekmektedir.
  • Öykü, dil ekonomisi üstüne kurulur. Fazlalıkları ayıklama anlayışının ötesinde, öykünün çatısının dili dönüştüren ya da çoksesliliği içerecek deneylere açık olmayışı öne sürülür.
  • Öykü kısadır: Bir iki saatlik okuma süresince, ya da bir oturuşta tüketilebilmelidir.

Yukarıdaki genel nitelikler aslında modern kısa öykünün çatısı diyebileceğimiz şeyin katılaşmış bir görünümüdür. Bu çatı elbette yazarın karşısında bir dayatma değildir. Aslında deneyselliğe ısrarlı biçimde kapı aralamış öykücüler var; ama bunlar büyük ölçüde münferit çabalar olarak kalmıştır.

Ünlü yazarların öğütleriyse —kişisel görüşüm— bütünüyle yararsızdır; söyleyecek başka hiçbir şey bulamadığınızda Cortazar'ı alıntılayıp "Roman sayıyla kazanır, öykü nakavtla" diyebilirsiniz. Pek çok ünlü yazarın öykü üstüne hap sözleri edebiyat dergilerinde harıl harıl baskıya verildi; ama bunlar öykü yazma pratiğine katkı yapmıyor.

Ne yazık ki edebiyatımızda geçmişten beri yazma pratiği eleştirinin bir ödevi ya da zaman zaman asıl meselesi gibi görünmüştür. Nurullah Ataç'tan bugüne, birçok eleştirmen ele aldıkları roman ya da öykü üstüne düşünmek yerine yazarlara nasıl yazılacağını anlattı.

Aslında kuramsal olarak öykü ya da romanla ilgili görece daha az tartışma olmasına karşın bu pratiği yazarlardan daha doğru gördüğünü düşünen eleştirmen ya da meraklıların olagelmesi ilk bakışta şaşırtıcı. Ama biraz daha derinleşince anlaşılıyor: Eleştirmenin gücü sahip olduğu bakış açısından değil, kurumsal konumundan geliyor. Dergiler, yayınevleri, akademi; bu kurumlar eleştirmenin yetkinliğini sağlayan asıl dayanaklar.

Öykünün, bu yazıda tartışmaya çalıştığım açıdan daralmasının bu türün kendi alanıyla ilişkili bir sorun olduğunu düşünmüyorum; bana göre bu çerçeve daralması, toplumun sanat yapıtlarıyla kurduğu ilişkinin değişmesi ve öykünün kullanışlı bir endüstri ürünü olarak yeniden konumlanmasıyla ilgili.

Kitle iletişimi uzmanları öyküleri özel bir etkiyi yaratmak ya da korumak için kullanır. Günümüzün global markaları 100-150 yıllık tarihleriyle övünür; dolayısıyla tüketiciyle kurdukları bağı her fırsatta bir öykü olarak sunarlar.

Edebiyat bu görüntü içinde konumlanma savaşı vermektedir: Kurmaca yeteneğini doğuran kaynaklar büyük ölçüde kitle iletişimini etkisi altında tutan pazar talepleri tarafından manipüle edilmektedir. Bu nedenle edebiyat dünyasını oluşturan kurumlar da —dergiler, yayınevleri, edebiyat ödülleri— piyasa mantığıyla giderek daha uyumlu çalışıyor.

Günümüzden bakınca tablo kabaca şöyle oluşuyor: 90'lı ve 2000'li yılların öykücülüğü aslında belki de 80'li yılların öncesinden tevarüs edilen bir editör-eleştirmenlik geleneği içinde biçimlendi; ya da en azından böyle okundu ve değerlendirildi.