OT Dergisi, Ağustos 2018

Dev aynasında dizi izlemek

Televizyon dizileri en düşük eğlence formudur, diyordu ünlü komedyen Andy Kaufman. 1978 ile 1982 arasında 18 Emmy ödüllü Taxi (Taksi) adlı bir dizide Latka Gravas adında manyak bir tamirciyi oynamıştı. Bizim Çiçek Taksi’nin daha hareketlisini düşünün, merhum Zeki Alasya’nın yerine Danny DeVito’yu oturtun, işte öyle bir dizi! Kaufman, 1984’te akciğer kanserinden öldü. Hayatında hiç sigara içmemişti.

Kaufman’ı merak edenler, biyografik filmlerin büyük ustası Milos Forman’ın yönettiği Man On The Moon’u (Aydaki Adam, 1999) izleyebilir. Jim Carrey, Andy Kaufman’ı canlandırıyor. Hiç değilse açıp R.E.M.’den aynı isimli şarkıyı dinleyin. Gönlünüz şenlensin.

Televizyon dizileri konusunda Kaufman kadar olumsuz düşünmüyorum. Hatta tam tersine kimi yapımlarda 19. Yüzyıl romanlarının lezzetinden bir şeyler bulmak mümkün. Zaten Tolstoy’un Anna Karenina ya da Savaş ve Barış gibi uzun romanları tefrika (yani gazetelerde parça parça yayınlanmak üzere) olarak kaleme alınmıştır. Dikkatlice okunursa her cildin bir sezon, her bölümün meraklı bir sonla bitirilen bir dizi film gibi incelikle dokunduğu görülecektir.

Bugünün dizilerinin edebiyat değeri tartışılabilir; bu başka bir şey… Ama dizilerde toplumla ilgili başka yerde bulamayacağımız bazı ipuçları var. Bir ülkede insanların kendilerini nasıl hayal ettiklerini, nasıl görmek istediklerini, neyi kötü neyi iyi saydıklarını öğrenmek için bugün, izledikleri dizilere bakmak gerek.

Hele Türkiye’de çekilen dizileri masaya yatırınca, kendimizi ne olarak gördüğümüz kabak gibi ortaya çıkıyor.

Konusunu tarihten alan yapımları düşünelim: Muhteşem Yüzyıl, Ertuğrul, Payitaht… Dikkat etmişsinizdir: Hükümdarlarımıza toz kondurmuyoruz. Kötü bir şeyler oluyorsa hükümdarın çevresini saranların açgözlülüğü, ihaneti ya da beceriksizliği yüzündendir. İşlediği dönem gereği Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşünü anlatmak durumunda olan Payitaht’ta bile Sultan Abdülhamit heybetinden ve kararlılığından taviz vermiyor. Zamanında Cihan Ünal’ın gözlerini kocaman belerterek oynadığı Dördüncü Murat’ta ya da Osmancık’ta hikâye aynıydı… Çünkü padişahlar bilinçaltımızda bizim benliğimizi temsil ediyor. Doğuştan getirdiğimiz yıkılmaz bir gücümüz olduğuna inanmayı seviyoruz. Doğru olup olmaması mesele değil.

Ya aşk? İşte tıkandığımız, bir türlü içinden çıkamadığımız meselelerden biri. Bir kadınla bir erkeğin birbirinden hoşlanması hala muamma. Dibi karanlık bir gayya kuyusu. Dikkat edin, en popüler dizilerde, esas oğlanla esas kız birbirine sarılana kadar bölümler geçiyor, birbirlerini uzaktan seyrediyorlar, hep bir karışıklık, hep bir açılamama sorunu yaşıyorlar. Senarist her bölümde oğlanı kızın dibine kadar sokup geri çekiyor. Tesadüfler çöpçatanlık ediyor, kız havuza düşüyor, oğlanın evinde üstünü değişiyor. Oğlan yaralanıyor, kızın yanında gömleğini çıkarıyor. Ama o kadar… Burun buruna geliyorlar, artık kokularını biz bile alıyoruz ama öpüşmeleri sezonlar sürüyor.

Bir de çalışma hayatını nasıl gördüğümüzü iyi anlatan dizi şirketleri var. Modern ofislerde 60 saniyeden daha kısa süren toplantılar gerçekleşiyor. Rakibin aylarca kıvrandığı ihaleyi esas oğlan koltuğunda şöyle bir gerinip bağlayıveriyor. Patronlar göz yaşartacak kadar insaflı… Sekreter, aşk şaşkınlığıyla milyonları yakıyor ama hoş görülüyor, ‘bir daha olmasın’la geçiştiriliyor. Kıyafet koduna uymayan esas oğlana herkes hayran.

En çok da kadınlara haksızlık ediliyor… Herhangi bir eğitimi, deneyimi ya da becerisi olmadan bu şık ofislere ayak basan kadınlar, sadece baş rolde olmanın torpiliyle basamakları çıkıveriyor. Patronların “esas oğlan” olmasının da bunda payı yok değil. Demek kültürümüzde kadının kendini gerçekleştirmesi için “beğenilmesi” gerekiyor, bu yeterli geliyor ya da bundan fazlasını olması yadırganıyor.

Kendi çabasıyla yönetici olmuş kadınlar genelde şirret, ihtiraslı, kıskanç, entrikacı tipler… Sevimli, içten, şaşkın ve sevilmeye aç mahalle kızlarıysa servetin sahibi olmayı asıl hak eden kişiler. Kimseyi yargılamıyorlar, hep iyi niyetliler, hep kuralına göre oynuyorlar. Neden? Öyle doğmuşlar çünkü. Senaryoları öyle yazılmış. Ya da yazgıları… Hiçbir şeyi başarmalarına gerek yok, hiçbir yeteneği ortaya koymaları beklenmiyor. Tam tersine, bir şeyi kanıtlamak için çabalamak kötüye yoruluyor. Yaptığı bir işi başkasına beğendirmeye çalışmak mı? Bundan daha aşağılık ne olabilir, öyle değil mi?

Diziler bizim dev aynamız. Büyüklüğümüzü seyretmeye oturuyoruz ama maskaralığımız ortaya seriliyor. Sadece kafamızı boşaltmak için bakıyoruz, öyle değil mi? Öte yandan, genç kuşaklar için diziler hayatın gerçekliğiyle karışıyor. Tozlu okul binalarına tıktığımız, gurur diye hamaset, ahlak diye suçluluk yüklediğimiz milyonlarca çocuk için hayal edebilecekleri hayat dizilerdeki şeylerden oluşuyor. Bu çocuklar için gerçekçilik umutsuzluk anlamına geliyor. Dünyanın öyle olmadığını gördükleri yerde kendilerini bırakıyorlar, çabalamayı kesiyorlar ve bir hiç olduklarını düşünmeye başlıyorlar.