Varlık, Temmuz 2018

Tutunamayan olarak bugünün aydınının portresi

Oğuz Atay, bir ‘Tutunamayan’ olarak Türk aydınını romanlaştırırken, İsa Mesih göndermesiyle hala künhüne varamadığımız benzersiz bir içgörü yakalamıştı. Selim Işık’ın İsa hayranlığı ya da İsa’yı Tutunamayanlar’ın arketipi olarak ortaya sürmesi geleneğimizin kodlarıyla kolayca örtüşmez. İslam Peygamberi’nin, Hz. Muhammed’in, tarihsel kişiliğiyle ilgili belgeler – Hadis ya da başka formlarda – defalarca okunmuş ve İslam uygarlığının köklerine kadar yayılmıştır. İslam düşüncesi açısından başka peygamberleri O’nun çerçevesi dışında görmek, sadece pek de önem verilmeyen İsrailiyat metinlerinin okunması dışında olanaksızlaşmıştır. Dolayısıyla İsa Mesih’in Osmanlı-Türk geleneğinde din alanı dışındaki okumalarda (Oğuz Atay’ın şaşırtıcı ilgisini bir yana bırakırsak) basit göndermeler dışında yer etmemiş olmasını yadırgamıyoruz.

Atay’ın, aydın sorununun göbeğine İsa Mesih’i koyması boşuna değildir; çünkü Batı uygarlığında, aydınlanma öncesinde ya da sonrasında, İsa Mesih’in imgesi bireyin aydın olarak ortaya çıkmasında, aydınlaşmasında ya da aydınlanarak olgunlaşmasında temel bir kaynaktır. İsa, modern aydının embriyosunu veren ironik bir ikondur.

En azından İncil’de ve Hıristiyan geleneğinde anlatılageldiği kadarıyla İsa, başka peygamberlerden kesin olarak ayrılan özelliklere sahiptir. Her şeyden önce İsa’nın en çarpıcı yönü pazarlıksız bir açıklığa sahip olmasıdır; düşmanlarını alt etmek ya da sevdiklerini korumak için bile olsa, herhangi bir kurnazlığa girişmez, kapalılığa başvurmaz, simgesel meseller anlatır ama mesajını gizli kılmaya çabalamaz. Semitik geleneğin başka büyük peygamberleri bu yönleriyle İsa’ya göre daha kusurludur. Örneğin İbrahim, canını kurtarmak için karısı Sara’nın Firavun’la (ya da Firavun gibi güçlü bir hükümdarla) başbaşa kalmasına göz yumar. Kendini saklar. Yusuf, zindandan çıkabilmek amacıyla rüyasını tabir ettiği adamlardan birinden yardım ister. Musa, bir adamı öldürür ve ceza almamak için Mısır’ı terk eder. İsa’nın hikayesinde bu tür iş birliklerine ya da kaçışlara yer yoktur; İsa hiçbir şeyi gizlemez. Plautus karşısında canını kurtarmak söz konusu olduğunda bile, Plautus’un bu yönde İsa’yı zorlamasına karşın, yalan söylemez; durumu kendisi adına iyileştirecek bir açıklamaya bile gerek görmez. İsa tavizsizdir; hiçbir sözünde geri adım atmaz, atmış gibi bile yapmaz. Hıristiyanlık kültüründe itirafın bu kadar köklü biçimde yerleşmiş olması da bu açıklığın bir uzantısı olabilir mi?

Pekiyi İsa’nın bu tavizsizliğini tamamlayan yanı nedir? Benim yanıtım şu olurdu: Aşağılanma. Önce bir öpücükle ihanete uğrar. Tıpkı bir haydut gibi çarmıha gerilerek öldürülür; ölümünden önce aşağılanır, hatta başına dikenlerden bir taç takılarak gülünç duruma düşürülür. Alay konusu olur; o anda bile “Ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diyecektir. Bu sözü kahramanca bir özverinin dışavurumu olarak okumak mümkündür; ama aynı zamanda İsa’nın açıklık durumunu ortaya koyar. Semitik peygamberlerde İsa kadar ağır bir aşağılanmaya uğrayan ya da en azından maruz kaldığı kötülüğün bu kadar derine işlediği biri daha yoktur. Ama koşullar ne olursa olsun İsa, yaşadığı toplumun durumunu gören, yorumlayan ve dile getiren adamdır. Aleyhine dönenlerin karşısında hala aynı tavizsizlik içindedir. İsa’nın takındığı tutum sanıldığı gibi “pasifist” değildir. En küçük bir uzlaşmaya gitmemiştir; kendinden istendiğinde mucize göstermez, ama mucizeleri dilediği zaman daha doğrusu mesajını en doğru biçimde ifade etmesine yarayacağı anda ortaya sürecektir. İsa için uyum sağlanması gereken ‘hayat koşulları’ yoktur; İsa mesajında, o zamanın insanını kendi doğrusuna alıştırmak için bir alıştırma politikası gütmez.

İsa kültü, toplumun karşısında bireyin aydın olarak ortaya çıkışının hikayesini verir. Modern tarihimizin aydın kavramı da aslında romantik ya da realist varyasyonlarıyla bu köklerden kopuk değildir. Bütün geç modernlikler gibi biz de kendi tarihimizin benzersizliğine inanıyoruz; kendi özümüzde Batı’nın nüfuz edemeyeceği bir çekirdek olduğunu vehmediyoruz. Bununla birlikte Batı’dan taşıdığımız aydın nosyonundan da tam olarak vazgeçemiyoruz. İsa meselinde kök hücrelerini bulacağımız bu nosyonun aslında – ilgisiz bile görünse – tamamlayıcı iki yüzü var: Mutlak açıklık, yani ifade ettiğiyle ilgili hakikatten taviz vermemek. İkincisi ise: Aşağılanma, yani bu tavizsizliğin karşılığında toplumun alayına, aşağılanmasına hatta şiddetine maruz kalmak.

İsa’nın ‘aşağılanması’ gözden kaçırılmamalıdır; çünkü toplumun egemen bağnazlığın histerisini nasıl ortaya koyduğu biraz bu aşağılanmada yatıyor. İsa’nın aşağılanması aslında toplumun kendini peygamber ya da Tanrı’nın bedeninde tanımasıdır. Aşağılanan kişi ya da nesne aşağılayan topluluğun tamamıyla dışına atılmasıdır; topluluğun bir bütün olarak kalmak hedefiyle kendinden kopardığı, kaçınmayı arzuladığı şeyleri içerir.

İsa’yla ilgili bu tamamlayıcı temeli aklımızda tutup, aydın kavramının bugünün kültüründe ve burada en gündelik anlamıyla nasıl bir biçim aldığına gelelim. Çok derine inmeden basit bir tanımla başlamak niyetindeyim: Aydın dediğimiz kişi (ya da sınıf) dil yoluyla toplumda bir etki uyandırmaya çalışan bireydir. Burada ‘dil’ ifadesini çoğaltabiliriz: Sanat ya da bilim etkinliğini de bir dil tertibi olarak görebiliriz. Dil yoluyla yerine pekâla ‘söylemek’ yoluyla da diyebiliriz. Kısacası, aydın ya da tercih ederseniz entelektüel, ‘söyleyen’ kişidir.

Bu tanım aslında kamuoyunun övmek ya da yermek, aşağılamak ya da tapmak, linç etmek ya da baş tacı etmek, suçüstü yakalamak ya da görmezden gelmek istediği ‘aydın’ sınıflarının hepsini kapsaması bakımından da iş görüyor: Yazarlar, şairler, müzisyenler, heykeltraşlar, gazeteciler, siyasetçiler, bürokratlar, yerine göre mühendisler, hekimler ya da öğretmenler… Toplumda etki yaratmak amacıyla konuşmaya başladığında bütün bu sınıfları ‘aydın’laşmış kabul edebiliriz. Elbette kimi yazarlar, şairler ya da diyelim ressamlar “Ben kendimi aydın olarak görmüyorum.” diyebilir; ancak bu yazının çerçevesi içinde bu tür beyanları ölçü almayacağım, çünkü toplumda etki yaratması umulan herhangi bir işi ortaya sürmek temel aydın davranışıdır- ya da diğer bir deyişle, aydın olmanın neredeyse tek tanımıdır.

Bu tanımda bir zaaf olduğunun farkındayım. Böyle bir aydın tanımı popüler kültürün her aktörünü içerebilir: Sıradan pop şarkıcıları, magazin starları, boyalı basın yazarları, eğlence programı sunucuları, ‘vodvil’ düzeyinde komedyenler, hatta sosyal medya fenomenleri, mesela youtuber’lar… Evet zaten, bu kişileri de ‘aydın’ tanımının içine almakta yarar var: Basitçe ayırabilmek için bu sınıfa popülist aydınlar diyeceğim. Meslekleri gereği çoğunlukla egemen siyasetle ya da patronajla ilişkilerini iyi tutmaya çalışan bu sınıfın toplum eleştirisinde rolünün pek az olduğu hatta toplum eleştirisine karşı bir çıkar adına tutum aldığını biliyoruz; ancak tam da bu bakımdan, aydınlarla ilgili önyargıları hem kullanan hem de üreten bir sınıf olarak değerlendirilmeleri gerektiğinden aydın tanımının içine alınmalarından yanayım.

O halde öncelikle şunu halledelim: ‘Aydın’ ya da geçmişte kullanıldığı ifadeyle ‘Münevver’ aynı zamanda ‘aydınlanmış kişi’ değil mi? Bana göre bu ekleme artık gerekli değil; çünkü toplum karşısında ‘söyleyen’ olmak – ki bunun için bir kürsüye çıkıp milyonlara hitap etmek gerekmez, 500 adet basılan bir şiir kitabına sahip olmak da yeterlidir – söylenen şeyle ilgili bir önceliğe sahip olma iddiasını kendiliğinden getiriyor. Ayrıca, aydın kavramını, birçok yönden ona borçlu olsak bile, Batı aydınlanmasının hikayesiyle kısıtlamak istemiyorum. Aydınlanma kavramı bireyin kendisiyle ilgili hüküm verecek olgunlaşmaya erişmesiyle daha ilgilidir; ancak en azından Türkiye özelinde ‘aydın’ kavramı bir çeşit olmamışlık durumuyla daha iyi karşılanabilir sanırım. Atay’ın romanına ‘Tutunamayanlar’ adını vermesi boşuna değildir.

İşin bir de eleştiri boyutu var: Aydın eleştiren kişi midir? Bana göre eleştiri sanıldığı kadar ayırıcı bir pozisyon getirmiyor. Özellikle popülist aydınların tutumunda sıklıkla eleştiriyi çağrıştıran ezberlerle karşılaşırız. Gazetecilerin, kitle iletişim araçlarında görünmeye daha yakın olmanın avantajıyla, eleştiri aracını sıklıkla kötüye kullandığını gözlemliyoruz. Eleştirinin eleştirisiyse işi daha karmaşık hale getiriyor. Dahası, eleştiri her zaman toplumla ilgili bir gerçeğe dayanmayabiliyor. Aydın sınıfı bir bütün değil; en az toplumun kendisi kadar geniş ve belirsizliklerden örülü bir ilişki ağının içinde yer alıyor. Ancak aydın sınıfı üstünden sürdürülen kültür savaşı, kimin ‘sahih’ aydın olduğu, kimin halkı savunduğu, kimin doğruları dillendirdiği gibi bir yığın klişe sorgulamalar dizisinden geçerek toplumu tasarlayan ya da kamplara bölen cepheler üretiyor.

Gerçekten günümüzde aydın imgesi klişeler üstünden kurulur, dolayısıyla kaçınılmaz olarak hep hedef tahtasındadır. Bu yönüyle ‘aydın’ kavramı tüketilmek üzeredir; yine de bu kavanoza kaşığını daldıran kenarlarda ya da diplerde sıyıracak biraz krema bulabiliyor. Neredeyse herkesin ‘aydın’larla ilgili cebinden hemen çıkarabileceği birkaç ön yargı, birkaç basmakalıp laf vardır: Örneğin, aydınlar halktan kopmuştur. Bunu söyleyen kişi kolayca alkış alır; ya da hiç değilse karşısında başlar sallanır- oysa ‘aydın’ diyerek tam olarak kimden söz ettiği belli değildir, muhtemelen kendi görüşüne muhalif olan aydınları kastetmiştir. İşin tuhafı bu klişelerin hemen hepsi, kültürümüzün zaaflarını temsil eden tekrarları ortaya çıkarıyor; yani sahte bir aydın imgesini kurban verirken, kültürümüzle ilgili derinde yatan ve hasıraltı etmek istediğimiz bir sıkıntıyı haykırmış oluyoruz. Bu klişelerin her biri aslında olmamışlığın, çarpıklığın ve bir türlü içinden çıkılamamış bulanıklığın ifadesidir; dolayısıyla bu yazıda yakalayabildiklerim üstünden tek tek geçerek, aydın adını verdiğimiz korkuluğun imgesinde kültürümüzün saplantılarıyla ilgili en azından birkaç şeyi berraklaştırmaya çalışacağım:

Aydın Halktan Kopuktur

Aydının halkla ilişkisi kadar istismara açık az konu vardır; işin tuhafı, toplumun ‘halk’ olarak sınıflaştırılması aydınlanma çağının tipik aydınlarının icadıdır. Bugüne gelecek olursak, öncelikle popülist bir aydının halktan kopuk olması çelişkidir; çünkü geçimini halkta heyecan uyandırma becerisiyle sağlamaktadır, yani cidden bir kopukluk yaşamışsa büyük bir hızla terk edilecek ve mesleğini değiştirmek durumunda kalacaktır. Pekiyi başka aydınlar için durum nedir? Halk türkülerini derleyen ve çalışmasını üniversite yoluyla kitaplaştırma amacında bir araştırmacıyı tahayyül edelim. Çalışma alanı açısından halktan kopuk olması beklenmez; ama bugün için düşünecek olursak, muhtemelen halkın geniş kesimlerinin pek de ilgilenmediği bir şeye kafa yormaktadır. Bugün müziğin tüketimi popüler formlarla gerçekleşmektedir; bu araştırmacının emek verip ortaya çıkaracağı kayıtlar halkın çok kısıtlı bir kesiminin dikkatini çekecektir. Hatta belki devlet desteği bulamazsa böyle bir araştırmayı yürütmesi bile mümkün olmaz. Çalışmasının yankı uyandırmayacak olması halkla bir kopukluk anlamına gelir mi? Bu soruya ezberden ‘Hayır’ demek kolay; halbuki sorunun doğru yanıtı ‘Evet’tir. Halk türkülerini derlemek için köy köy gezen bir araştırmacı, eğer sempatik bir kişiliğe sahip değilse, aynı bölgede farklı bir dalda akademik çalışma yapan, örneğin yaban hayvanlarının kataloğunu çıkaran herhangi biri kadar yabancıdır. Araştırmacı, halkın talep etmediği bir iş çıkarmış ve muhtemelen başka aydınların değerlendirmesine açmıştır; ortaya çıkan işin halka verim olarak dönmesinin dolaylı, karmaşık ve belirsizliklerle dolu bir süreci vardır.

Bugünün toplumu açısından konuşacak olursak, aydının işi ideal olarak halktan kopuktur; ancak halktan koparak icra edilebilir. Aslında sıklıkla dile getirilen, kendi halkına yabancıymış gibi baktığı iddia edilen ‘müstemleke aydını’ ya da ‘antropolog’ suçlaması tam böyle durumlarda karşımıza çıkar. Popüler kültür, sahte bir olumlama kültürüdür; halka bir şey sunarken bu işi satışçı ahlakıyla gerçekleştirir; dolayısıyla halkla konuşurken onu över, önünde eğilir, gördüğü kusurları erdem saymanın kıvrak ama basmakalıp yollarına başvurur. Öte yandan ciddi bir araştırmacının yolu bu olamaz; ciddi bir yazarın, şairin, müzisyenin, ressamın ya da felsefecinin tutumu da halkın güncel olarak yükselen değerlerine karşılık vermek midir? Tam tersine, halkın güncel değerlerini çoğunlukla hiçe saymak durumundadır. Kadı sicillerini okuyan ciddi bir tarihçi, ‘Şanlı Tarihimiz’ hamasetini sahiplenemez. Anahtar bir sözcük daha ortaya çıktı: Ciddi. Oğuz Atay, yaşamı boyunca ‘ciddiye alınmamak’tan şikâyet etmişti. Aydın, halk tarafından pek de ciddiye alınmaz; bu olağandır çünkü aydının – bazen saplantı düzeyinde görülecek uğraşları – güncel piyasa ilişkilerine nadiren elverişlidir. Pekiyi bu ciddiyetin uğradığı aşağılanmaya ne diyebiliriz? İşte burada karşımıza ‘elitizm’ suçlaması çıkıyor.

Aydın Elitisttir

Aydınların ciddiyetini alaya almanın en hafif yolu sanırım elitizm kartını öne sürmektir. Başka varyasyonlarında bu klişe, aydını züppelikle ya da kendini beğenmişlikle itham eder. Aydının indirgendiği elitist tiplemenin ayrıntılarını açmaya çalışmayacağım; önce “gerçek aydınlar” itirazını ele almalı. Kimilerine göre “gerçek aydınlar” ile “sahte aydınlar” ayrı tutulmalıdır. Bu düşünceye göre birtakım “gerçek aydınlar” vardır; özveriyle halk için, halk yararına çalışır ve bazen halktan gelen düşmanlıklara bile göğüs gererler. “Sahte aydınlar” ise hazır yiyicidir; gerçek aydınlara terk edilmesi gereken yerleri işgal etmişledir. İşte elitizm ölçütü tam da bu karşıtlığın çözümü gibi karşımıza çıkarılır: Güya sahte bir aydın tipi vardır, elitisttir; halktan kopukluğu bir çeşit kendini beğenmişliktir, halkın dilinden konuşmaktan kaçınır çünkü aksi takdirde foyası ortaya çıkacaktır.

Kısacası elitizmle şarlatanlık neredeyse eşdeğer görülür. Örneğin arabesk müziği bayağı bulmak elitizmdir; bunu ifade eden kişi aslında halkın bir değerine dil uzatmaktadır. Bu tür bir elitizmde – eleştirene göre – bir çeşit sahtelik vardır: Aslında arabesk müziği bayağı bulduğunu söyleyen kişi de bir şeyden anladığından değil bilmişlik etmek istemektedir. Aydının, elitist damgasını yememesi için popüler değerler karşısında taviz vermesi beklenir: Bu taviz, kimi durumlarda çoğunluğun beğenisi koşulsuz kabullenmesi düzeyindedir; hatta yeri gelir, basit eleştiri cümleleri “halkın değerlerini aşağılama” biçiminde hukuk konusu bile olabilir. Aydının popüler değerler karşısında hazırola geçmesi onu elitist olmaktan, fildişi kulesinde yaşamaktan kurtarır. Çünkü, popüler dayatmacılığın özünde şu parola yatar: “Bir şey söylemeye talip olan kişi öncelikle şunları söylemelidir.”

Bugünlerde çoğu aydın, bu tür ithamlara toslamamak için suskun kalmayı tercih ediyor. Halbuki, örneğin arabesk, hakikaten pop müziğin bayağı bir alt türüdür. İnsanların gazoz içmek ya da arabesk dinlemek özgürlüğü vardır; ama bu ne gazozu sağlıklı bir içecek yapar ne de arabeski iyi müzik… Bu noktada korkulması gereken, aydının elitist bir pozisyon alıp halkla kopukluğunu bir tutuma çevirmesi değil, düşüncesini açmaktan çekinmesidir. Çünkü aydın, aşağılanma ihtimaline karşı bile açıklığını korumalıdır. İşi kolaylaşmayacaktır. Aksine, sahtelik anlamına gelen elitizm suçlaması aydını aşağılanmanın bir başka düzeyine taşır: Taklitçilik.

Aydın Mukallittir

Taklitçilik, gecikmiş modernliklerde aydın kesime yöneltilen ağır suçlamalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Buna göre aydın, çıktığı kabuğu beğenmeyen kişidir; başka bir yerde – büyük olasılıkla Batı uygarlığında – gördüğü şeyleri yüzeysel olarak taklit eder ve böylelikle kendi halkı karşısında üstünlük taslar. Aslında bu bir tez olmaktan çok istihbarat projesi gibi görünmektedir; çünkü halk, olağan koşullarda, züppece olsa bile başka uygarlıklardan gelen zenginlikler ya da önerilere hiçbir zaman kapalı olmamıştır. Bugünlerde insanlar saç traşlarından otomobil tercihlerine, evlilik ilişkilerinin düzenlenmesinden çocuk yetiştirme pratiklerine kadar Batı uygarlığının, çoğunlukla da Amerikan yaşam tarzının etkisi altındadır; hemen hemen hiç kimsenin bundan şikâyeti olmadığı gibi daha fazlasını talep ettiklerini de açık seçik gözlemleyebiliyoruz. Gelenek yüzeysel formlardan ibaret kalmıştır. Görücü usülü evlenme gibi görenekler bile dönüşüm geçirmiştir. Hatta popüler kültürün gelenekçiliği ya da “yerli ve milli” olma hayali bile ithal bir projedir. Geç modernleşen toplumlarda, globalizasyonun sürekli ve önlenemez etkilerinden aydın kesimlerin ya da eşdeğer elitlerin sorumlu tutulması yerleşik bir sorundur. Halbuki büyük bir ülke olmanın ölçüsünü geniş otobanlar inşa etmek olarak tanımlamak kadar taklitçi çok az şey vardır; bugün Kuzey Kore bile – neden bilmiyorum – otobanları ve benzer büyük yapılarıyla övünen bir siyasete sahiptir. Bu yaygın propaganda yönteminin altında muhtemelen Hitler yönetimindeki Almanya’da başlamış, müdaheleci ABD yönetimleriyle Dünya’nın bütününe nüfuz etmiş bir askeri ideolojinin yattığını görmek zor değildir.

Bugün için konuşacak olursak, aydın, taklitçilik konusunda çoğunlukla yaşadığı toplumun gerisindedir. Yine de örneğin, bir popçu çıkıp ABD’de doğmuş bir dans türünü gösterisine alsa ciddi bir tepki görmezken, bir yazarın LGBT temalı bir roman yazması ve içerik konusunda belki biraz ileri gitmesi bu “taklitçilik” çerçevesi içinden görülüp saldırıya uğrayabilir. Çünkü, öyle ya, LGBT vurgusu – en azından şimdilik – yaşadığımız toplumun köklü değerlerini aşındırma ihtimali taşımaktadır. Tahmin edilebileceği gibi mesele köklü bir değerin aşındırılması değil egemen popüler kültürün, yani hala iş yapan popüler kanıların zarar görmesidir. Diğer bir deyişle, aslında popüler kültürün aydınlarının lehine bir pozisyonun korunduğunu görüyoruz; bunun nedenleri de sanırım mevcut piyasa ilişkilerinden beslenen bir oligarşinin çıkarlarının yaşatılmasında aranmalıdır. Dolayısıyla taklitçilik damgasını yiyen aydını – bir sonraki aşamada – daha yıkıcı bir suçlama bekler: Batı uşağı olmak.

Aydın, Batı’ya Hizmet Eder

Ulus-Devlet zaman zaman bir paranoya sistemidir; bu sistem, Dünya’nın her yerinde işleyebilmek için aydınlarla iki yönlü bir etkileşim kurmak çabasındadır. Ulus-Devlet, ülkenin asıl sahibinin “halk” olduğu ideolojisi üstünde temellenmiştir. Oysa, ülkenin hatta halkın üretim gücünün asıl sahibi çoğunlukla – zaman zaman kimlerden oluştuğu az çok değişen – bir oligarşidir. Bu oligarşi, üretimin halkla daha bonkörce paylaşılabildiği görece zengin Batı ekonomilerinde liberal bir hayat tarzına açıktır. Dar ekonomilerde halkın güdümlenmesi despotik ideolojilerle gerçekleşebilir; bunun için de günah keçilerine ya da ağır yaptırımları olan ama oldukça değişken yasal düzenlemelere sırtını dayar. Tam despot rejimlerde, örneğin Kuzey Kore gibi marjinal örneklerde, aydın sınıfı zaten yoktur; bir şey söylenecekse devlet söyler. Böyle bir ortamda aykırı bir şey söylemek despot bir rejimde muhtemelen “ajanlık” suçlamasıyla sonuçlanacaktır. Ancak, ajan suçlaması Ulus-Devlet oligarşilerinin bilinçaltında yatar; hatta, karşıt görüşlü aydın kesimleri arasında bile sıklıkla ortaya çıkar. Örneğin bugün bile, karşı görüşlü aydınları birbirlerini “vatanı satmak”la “proje olmak”la suçlarken görebilirsiniz.

Pekiyi aydının olumlu bir pozisyonu olabilir mi?

Aydının nasıl tutunacağı içinden çıkması güç bir sorundur. Popüler kültürün aydınları için piyasa ilişkilerinin akışına uyum sağlamak – ki bu da göründüğü kadar kolay değildir – gerekliliği vardır. Ancak, hiçbir aydın popüler kültürü tam anlamıyla karşısına almaz. Piyasa ilişkileriyle belirlenmiş ve değer yargıları kökten saptırılmış bile olsa, teknik olarak ‘söyleyen kişi’ olan aydının egemen dilin ve iletişim araçlarından kendini bütünüyle soyutlaması susması anlamına gelecektir. Öte yandan çıkardığı iş (ya da söylediği şey) popüler kültürün mekanizması içinde güçlü bir yankı uyandırmayabilir. Örneğin bu durumda aydının tutumu ne olmalıdır? Aydın, kapitalizm için eskisi kadar değerli bir meta değildir; hatta kapitalizmin ideal organizasyonu içinde aydını sınıfı fazlasıyla yavaş ve pürüzlü bir insan formudur. Kültür endürstrisi günümüzde, yetenekli insanları pazarlamaya değil yeteneğin kendisini de tasarlamaya yönelmiştir.

Aydının pozisyonuyla ilgili umut verici bir şey söyleyebilmek ancak insanla ilgili umut duymakla mümkün olabilir. Bütün bu manipülasyon ekosistemi içinde insan – bildiğimiz haliyle insan- hala yaşayabilir mi? Örneğin bize sıklıkla halka bir şey dayatılamayacağı, eninde sonunda halkın kendi gerçeğini yaratacağı söylenir. Oysa pratikte öyle olmadığını, toplumu tasarlamaya dönük projelerin gayet kalıcı izler bıraktığını gözlemliyoruz. Dolayısıyla bu sorunun yanıtı biraz kendi içine kapanan bir kısırdöngüye uzanıyor. Aydın olmak dediğimiz şey, ya da bu yazının bağlamı içinde ayırdığımız biçimiyle, ‘ciddi’ aydın olmak dediğimiz şey, insana inanmakla başlıyor. İnsana inanmak için de insanca olan hiçbir şeye – ideolojik olarak saptırılabileceğine, kendi özgürlüğüne düşman olabileceğine- yabancı olmamak gerekiyor. İnsanın değişip değişemeyeceğini kimse bilemez; böyle bir değişimi ummanın yararından da emin değilim. Özünde, aydınlardan açık olmaları dışında bir şey beklenemeyeceği düşüncesindeyim. Gürültülü kanaatlerin, uçucu imajların ve çıkar savaşlarının dumanlı fırtınası içinde insan kendine tutulan aynada gördüğü şeyi bile tanımayabilir.