Varlık, Kasım 2016

Türkçe edebiyatın rol modelleri

Bir roman kişisinin namusuyla ilgili yargıya nasıl varırız? Modern edebiyat geleneğinin geliştirdiği yorumlama alışkanlığı içinde romanlara namus açısından yaklaşmak yadırgatıcı görünüyor. En azından “namus” bir edebiyat ya da edebiyatla varılmak istenen bir değeri işaret etmek için fazlasıyla bulanık kalıyor. Diğer yandan roman kişileri – hele de bizim edebiyatımızda – hemen hiçbir zaman ahlakça belirsiz bir alanda bırakılmamıştır. Roman kişilerinin iyi ya da kötü olduklarını söylemek karşı karşıya olduğumuz metnin oylumu ölçüsünde zorlaşır. Namus ise, her ne kadar çamurlaşmış bir hamasetle aşkıncı bir sezgi arasında salınan riskli bir terim olarak karşımıza çıkıyor olsa bile, iyi/kötü ayrımından bağımsız olarak kolaylaşabilir. Namus cazip bir kategoridir; çünkü tartışılmaya açık olmayan bir özellik olarak rahatlıkla masaya konabilir. Çapraşık insan ilişkilerinin ve tarihsel durumların yarattığı çoklukları hesaba katma zahmetine gerek kalmadan savunulabilecek bir değerdir.

Modern Türk edebiyatının doğuşu aynı zamanda mevcut toplum değerlerinin baştan yaratıldığı bir yenilenme döneminin parçasıydı. Bugün, söz konusu toplum değerlerinin edebiyatla ilişkisinin karşılıklı olduğunu anlamaya çok daha yakın durumdayız. Ahmet Mithat, Felâtun Bey ile Râkım Efendi’yi yazarken taşıyıcılığını yaptığı sentetik değerlerin aynı zamanda yaratıcılığını da üstleniyordu; bu durumda geçmişin değerleri de, bu yaratıcı sürecin katkı maddeleri arasındaydı. Gelenekten hatta örften bütünüyle hiçbir zaman vazgeçilmedi. Aynı şeyi Namık Kemal’in İntibah’ı için bile söyleyemez miyiz? Mevcut değerlerin kimi zaman eleştiri süzgecinden geçirilmeden savunulması, köleliğin, yani cariye edinmenin savunulabildiği bir ölçüt karmaşasına yol alabiliyordu. Elbette kurucu yapıtların artık yıllardır dillere pelesenk olmuş tezlerine daha fazla zaman ayırarak Türk romanının ahlakçı temellerini çözümlemeye girişilebilir; ancak bu yazıda özellikle durmak istediğim, bu ahlakçı temelin günümüze kadar, adı ya da görünümü çokça değilse bile, az bir biçim değişikliğiyle gelmiş bir parçasını ele almak: Namusçuluk.

Aslında namus deyince, yani terimin çıplak kullanımıyla akla gelen birkaç isim var: Başta da Kemal Tahir’i sayabiliriz. Kimi romanlarında – özellikle jöntürk ideologları daha çok konuşturduğu Esir Şehrin Mahpusu, Esir Şehrin İnsanları, Yol Ayrımı ya da Kurt Kanunu’nda – namus terimi doğrudan dile getirilir. Kişilerini anadolu köylülerinden kurduğu romanlarındaysa insanların davranışlarını ve kararlarını belirlemede namus motifi neredeyse bütünüyle ortadan kalkar. Köy bağlamında Kemal Tahir’in bize gösterdiği namus feodal bir değer gibidir. Oysa kentliler bağlamında neredeyse şövalye kültlerine has bir soy üstünlüğü parolası haline gelir. Bu iki insan türü arasındaki ayrım son derece keskindir; aynı romanda bile namus herkese nasip olmaz. Esir Şehrin İnsanları’nın Kamil Bey’i – zengin bir Abdülhamit paşasının biricik oğlu – Milli Mücadele yıllarında tarafını seçmekte neredeyse hiç duraksamaz; yine aynı romanda, İç Ege’de birçok köyün Yunan/Rum işgâline hazırlandığını, kimi kasabaların bayraklarını değiştirdiğini okuruz. En azından Kemal Tahir romanlarını masaya koyacak olursak Anadolu köylüsü ile Türk aydını arasındaki çelişki sadece Milli Mücadele yıllarının olağanüstü koşullarına özgü değildir. Kemal Tahir’in köylüyü anlattığı romanlarının hemen hepsinde bayağı çıkar çatışmaları kişilikleri belirler. Açgözlülük kişileri birbirlerine karşı içten pazarlıklı olmaya ve merhametsizce tuzaklar kurmaya yönlendirir; bu ahlakça düşük davranışların altyapısında bir çeşit eğitimsizlik ya da idrak eksikliği bulmak da zordur- çünkü Kemal Tahir’in köylüleri oldukça uyanık, kurnaz ve hesapçıdır. Nitekim pek çoğunda çerçiler, tefeciler ya da türedi toprak ağaları alıp yürürken açgözülülüklerini iyi yönetemeyenler kurban olur.

Demek Kemal Tahir’in yapıtlarına yüzeysel bir bakışla bile edebiyatımızda namus kavramının görünümü üstünde birtakım ipuçları toplayabiliyoruz: Her şeyden önce namus, bireyin içinde taşıdığı bir değerdir, bir başkasına taşınabilmesi kolay değildir. Namusun eğitimle ya da bilinçlenmeyle ilişkisi kuşkuludur; gerçi eğitim düzeyi yükseldikçe bu roman kişilerinin vicdanlı kimselere dönüşme olasılığı artar, yine de Kemal Tahir tam böyle bir portre sunmadığı için kesin bir yargıya varılamaz. Namuslu kimseler, kişilik özelliklerini başka koşullarda namussuzluğa yönelebilecek kişileri doğru yola yönlendirmekte kullanabilir. Burada biraz peygamberimsi bir yol göstericilikle de karşı karşıyayız; Kemal Tahir’in yapıtlarında, sözgelimi aydınların köylerden çıkacağına ilişkin bir belirti bulmak zordur. Yazarın köy enstitülerine bile mesafeli bir tutumumu olduğunu anımsayalım.

Kişisel görüşüm, Kemal Tahir’in yaratmak istediği namuslu devlet adamı kişiliğiyle gözlemlediği gerçekler arasında bir çözüm köprüsü kurmakta zorlandığı yönünde. Örneğin Devlet Ana, Osman Bey’in kişiliğinde bir ideal devlet adamının iradesini sunuyor; tabi böyle bir çözüm ister istemez, toplumların yazgısının bir çeşit “Osman Bey bulma” ve onu siyasal erkin başına getirme olasılığına bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Romanı okumak keyifli bile olsa siyasal açıdan böyle bir çözümü beklemenin anlamsızlığı ortadadır; devletler çoğunlukla, namus kalıplarımıza uyan kadrolar tarafından kurulmaz, bu kalıpları sonradan biz o kişilere yakıştırırız- Kemal Tahir, bu hakikatı kavramaktan uzak bir romancı olsaydı, herhalde köy romanlarında acımasızlıkla ortaya koyduğu çıkar çatışmalarını işlemezdi. Öte yandan, namusu bir ilke olarak işlemenin gereğine inandığını belli eden izler de bırakmıştır. Kâmil Bey namusludur, Kurt Kanunu’nun “Kara Kemal”i yanılmış ama namuslu bir aydındır, Bir Mülkiyet Kalesi’nin Mahir Efendi’si, bazı insanca kusurlarına – ki belli belirsiz mal hırsı ve hesapsızlığı dışında bir kusurunu kaydetmek zordur – namuslu bir insandır. Kemal Tahir’in romanlarında namusun ne olduğunu açık seçik görürürüz: Namus, roman kişisinin bir kriz anında aldığı “büyük karar”da ortaya çıkar- nitekim Kamil Bey de Mahir Efendi de böyle bir anda, birkaç dakikaya sığmış bir karar anında taraflarını seçerek Milli Mücadele içinde yer alır. Abdülhamit’in boşa çıkmış zabitlerinden biri olarak Mahir Efendi, mütareke yıllarında İstanbul’da direnişçi kesimlerle irtibat halindedir; ancak, Milli Mücadele’ye tüm varlığıyla katılması – aslında kurgunun gidişi açısından böyle bir ana gerek yokken bile – oldukça keskin bir kararın sonucudur. İstanbul sokaklarında bir Fransız zabit ile çarşaflı bir kadını kol kola görmeye dayanamamasıyla harekete geçer:

Bir Fransız zabit ile çarşaflı bir kadın kolkola önlerinden geçti.

Traşı uzamış sıska bir Yahudi, bunlara Fransızca bir şeyler söyleyerek mal teklif etti.

Ekmekçi fırınından çıkan, üstü başı un içinde bir Laz, şaşırarak durdu.

Yahudi gülüyordu:

Lazoğlu gördün mü? Fransız zabitleri Türk karılarının tadına bakıyor.

...

Bu muhavereyi işitmemiş olsaydılar, belki sinema müşterileri dişlerini sıkmakla iktifa edeceklerdi.

...

Mahir Efendi, Murat’ın elini bıraktı.

...

Zabitle kadın dörtyol ağzına varınca, sanki kalabalık bir işaret almış gibi ayrıldı. Fesini cebine sokmuş olan Mahir Efendi’nin işini kolaylaştırdı. Murat, babasının elini arka cebine götürdüğünü gördü.

Üst üste iki kurşun patladı.

(Bir Mülkiyet Kalesi, s.314-315)

Kemal Tahir’den alıntıladğımız yukarıdaki çok kısa parçada bile namus kavramının doğuşuna temel oluşturan ve oldukça sorunlu birçok ögeyi bir arada buluyoruz. Her şeyden önce roman kişisi bir kriz durumunun içindedir: İstanbul düşman kuvvetlerince işgal altındadır ve bir Fransız zabiti bir Türk kadınının “tadına” bakacaktır. Kadınlığın namus taşıyıcılığı olmasının ötesinde, Mahir Efendi için olayı aşağılayıcı kılan şeylerden biri Yahudi çerçinin sözleridir; Kemal Tahir’in milliyetçiliğinin antisemitizm sınırlarında dolaştığını ayrıca belirtmeye bilmem gerek var mı? (Aynı romanda işgal kuvvetleriyle işbirliğine giren bir başka yahudiden daha söz edilir) Mahir Efendi, bu kriz durumu karşısında, artık oğlunun – yani aslında ailesinin elini bırakacak kadar – riskli bir karar vermiş ve Fransız zabitini öldürmüştür. Romanında devamındaysa Anadolu’ya geçer Milli Mücadele’nin bir askeri olur.

Toplum sorunlarını işleyen romanların kaçınılmaz duraklarından biri kuşkusuz sınıf çatışmaları ya da sınıflı toplum yapısının getirdiği sömürü düzeni olagelmiştir. Sınıf çatışmasını işleyen ya da romanında yarattığı dünyanın gerçeği olarak ele alan bir yazardan – aslında ideolojik konumu ne olursa olsun – taraf olması beklenir. Yazarın taraf olmasının bedelini de çoğunlukla roman kişileri öder. (Sınıf çatışması sadece sosyalist dünya görüşüne sahip yazarlarca ele alınmaz; aslında, liberal, muhafazakar ya da apaçık faşist eğilimlerin ortaya döküldüğü yapıtlarda bile ezilen sınıfların durumu, direnişi hatta başkaldırısı cazip bir konu olabilmektedir.) Toplum sorunlarının dile getirildiği romanların pek çoğunda tamamıyla şablonlaşmamışsa bile okurla yazar arasında bir çeşit işaret dilinin işlemesini sağlayan klişeler hala yürürlüktedir: Aydın kişilerin topluma karşı yozlaşması, sömürü düzeni, ezilen kesimlerin tutuculuğu, tarafını çıkarına göre belirleyen işbirlikçi kişiler... Klişelerin bir doğruyu temsil ettikleri sürece zararsız olduğu akla getirilebilir. Oysa klişe, düşüncenin donmuş bir halidir. Yarıştan çekilmiş bir fotoğrafın çerçevelenmiş karesidir; yani hakiki bir koşu değildir. Düşünceden değil kabulden beslenir.

Mithat Cemal Kuntay, tek romanı Üç İstanbul’u 1938’de okurla buluşturmuş. Sırasıyla İstibdat, İttihat ve Terakki, ve Mütereke Yılları boyunca Adnan’ın gelişimini ve değişimini bir İstanbul panoraması önünde anlatır. Adnan, namus açısından incelenmesi güç bir kişi gibi görünür; istibdat dönemi boyunca gizli bir muhaliftir. Bir türlü bitiremediği bir romanı vardır ve – yoksul bir gençlik geçirmesine karşın - dönemin neredeyse bütün aydın tipleriyle karşılaşacak geniş bir çevreye sahiptir. Adnan, olgunlaştıkça kariyerinde ilerler ve çürümenin içine gömülür; İttihat ve Terakki’nin iktidarı sırasında büyük bir zenginliğe kavuşmasına karşın yanlış hayatı doğru yaşayamamanın mutsuzluğunu çekmektedir: Evet, Adnan, romanın neredeyse her sayfasında mutsuzdur! Gençliğinde, istibdat karanlığı içinde yitip gitmekten ve kenara itilmiş olmaktan huzursuz olmuştur; yaşı ilerledikçe zenginleşse ve itibar kazansa bile tatminsizliği sadece biçim değiştirir.

Üç İstanbul’da, Fethi Naci’nin dikkat ettiği gibi, hiçbir romanımızda olmadığı kadar çok kişi vardır (Naci, s.32). Üç İstanbul’da “namus” kartı romanın başlarında şöyle bir görünüp kaybolan Mehmet Raif – ki Mithat Cemal’in biyografisini kaleme alacak kadar sevdiğini bildiğimiz Mehmet Âkif’i temsil ettiği söylenir – ve Dağistanlı Hoca’ya emanet edilmiştir. Bu kart, pek ortaya çıkmaz; belki de Mithat Cemal, romanının konu ettiği o kapkara çürümüşlüğün dünyasına namusu öylece koyuvermeyi istememiştir. Adnan kesinlikle namuslu bir kişi değildir; rahata kolayca alışmıştır, insanlarla dürüst ilişkiler kurmamıştır ve bu namus yoksunluğuyla okurun önünde rezil edilmeyi hak etmiştir. Mithat Cemal, belli yönlerden natüralist bir yazar olarak değerlendirilebilir mi? Üç İstanbul, insan doğasının habisliğini değil toplumun değer yargılarının çöküşünü ve çürümesini mesele etmiş bir romandır; bu nedenle natüralizm yerine, tıpkı Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si gibi yozlaşmışlık eleştirisi yönünden okunabilir diye düşünüyorum. Çünkü romanın bütünü boyunca kişilerin çürümüşlüğü konusunda okur kuşkuda kalmaz; Adnan, namuslu olmayı seçmemiştir ya da belki de başından beri namus Adnan’ın kumaşında yoktur. Zamanın akışına uymuş ve önüne çıkan fırsatları başkalarının hayatları aleyhine bile olsa kullanmaktan çekinmemiş, aşklarını bile hırslarının parçası olarak yaşamıştır. Mehmet Raif’in temsil ettiği yol, daha romanın ilk sayfalarında terk edilmiştir.

Mithat Cemal’de namusun dış yüzünü görüyoruz: Namusun ölçü olmadığı bir toplumun çürümüş düzenini anlatıyor. İşgal yıllarının portresidir bu; yukarıda da değindiğimiz gibi, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si örneğinde de açıkça görülebilir. Namus, anlık bir kararla kazanılabilen bir şeydir demiştik; Yol Ayrımı’nda Murat, bir çeşit parrhesiastes olarak, hakikatı açık bir tehdide karşı dile getirerek namusluları arasında adını yazdırırken, Bir Mülkiyet Kalesi’nde Mahir Efendi, yine anlık bir kararla mütareke döneminde bir işgal askerini öldürür ve kendini Milli Mücadele’nin ortasında bulur. Elbette namus kararı sadece savaş ya da direniş durumunda verilecek diye bir şey yoktur; Reşat Nuri Güntekin’in Damga adlı romanında İffet, sevdiği kadına leke sürülmemesi için “hırsız” damgası yemeyi göze alır ve bütün hayatını etkileyecek bir karar almış olur. Orhan Kemal’in otobiyografik özellikte olduğu anlaşılan Avare Yıllar ve Baba Evi romanlarındaki Baba – ki Orhan Kemal’in kendi babasından, yani muhalifliği nedeniyle sürgüne gönderilen Abdülkadir Kemali Bey’den izler taşıdığı söylenebilir – aynı şekilde sözünü esirgememenin kurbanı olmuştur.

Namus, romantik esinlenmeler taşısa bile Türk romanına özgü sayılabilir mi? Ya da namuslu olmayı sadece “iyi” olmak olarak tarif edebilir miyiz? Namuslu roman kişileri çoğunlukla kötüler arasında değildir; ancak namus, en azından kurmaca boyutunda düşünüldüğünde, roman kişisinin bir risk almasını ve böylelikle kişiliğini kanıtlamasını gerektirir. Namusu kanıtlayan eylem çoğunlukla hesapta değilken ortaya çıkar; kişiyi tam da, taraf olmanın riskli yanına fırlatır. Bu seçim kişinin yaşamını bütünüyle değiştirme potansiyelini taşımaktadır. Kısacası namus, alelade bir ahlak kararından öte bir yaşamı başka bir yaşama bütünüyle tercih etme durumunda ortaya çıkacaktır. Kriz anlarında namuslu olma kararı çok kısa bir süre içinde verilmelidir; roman kişisinin bilincinin uyanması düşünümsel bir süreç içinde de kurgulanabilir. Geçmişini sorgulayan, böylece bir dönüşüme yol alan roman kişilerini aklımıza getirelim: Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’ini örneğin...

Ancak daha yakın zamana ait örneklere geçmeden önce, namus kavramının bize özgü yanını berraklaştırmak adına Avrupa edebiyatından birkaç örnek üstünde durabiliriz: Flaubert’in, Madame Bovary’sini aklımıza getirelim. Romandaki hemen hiçbir karaktere namus üstünden bir yakıştırma yapmamız mümkün değildir; Emma Bovary’nin safça hayallerle hırslarını gerçekleştirmeye çalışırken yaşadığı trajedi yürek burkucudur. Yanlışlar yapmışsa bile bu kadar ağırını hak etmemiştir; ancak işin içinde namusluluk açısından bir tercihin olduğunu söyleyemeyiz. (Elbette burada yerleşik “namus” kullanımı açısından bakmadığım, yani Emma’nın eşini aldatmasını bir namus konusu saymadığım okurun gözünden kaçmamıştır, diye düşünüyorum) Ian McEwan’ın Cumartesi romanındaki cerrah, kendisini ve çocuklarını öldürmeye kalkan kişinin ameliyatına girmekte hiç duraksamamamıştır; bu tutumunun kötü bir insan olmamaktan öte bir profesyonel olarak belli değerlere inanmasıyla açıklanması mümkündir. Ulysses’ta, Stephen Dedalus, annesinin ölümü sırasında yalandan bile olsa nedamet getirmeyi reddeder; vicdansızlığın yalana tercih edildiği böyle bir anın edebiyatlaşması öğreticidir. Bir namus kararından çok bireyin sadık kalmaya çalıştığı bir çeşit içsel olgunluk karşımıza çıkıyor. Oysa namus, dış dünyaya karşı işlenen bir ahlaksal davranıştır ve her şeyden önce kendinden başka bir şeyle, bir üst bilinçle mukayyet olan kişinin harcıdır. Batı edebiyatından başka örnekler de sıralanabilir: Belki de pragmatik bir ahlak anlayışının toplum normuna dönüştüğü bir anlayış içinde namusun yerini bir çeşit işlenmiş vicdan almıştır. Rus edebiyatının kendine özgü dünyası içinde bizim namuslu karakterlerimizin benzerleri bulunabilir. Sözgelimi, Karamazov Kardeşler’in Mitya’sı ile Bir Mülkiyet Kalesi’nin Mahir Efendi’si arasında uçarılık ve dürüstlük açısından bir benzerlik vardır.

Namus kavramının anlaşılmasında en zorlayıcı yönlerinden birinin ideolojilerden bağımsız kabul edilmesi olduğunu söyleyebilir miyiz? Namus, bir kişinin marksist, İslamcı ya da milliyetçi olmasından bağımsızdır. Düşmanlar da namuslu olabilir; ancak düşmanların da namuslu kabul edilebilmesi özünde birkaç yüzyıllık bir şeydir ve romantizmin yükselişiyle güçlenen bir dünya görüşünün parçasıdır. Bu konuda Isaiah Berlin’in yorumuna göz atılabilir:

Voltaire’in Hz. Muhammed üstüne yazdığı tiyatro oyununu alın. Voltaire’in Muhammed’e özel bir ilgisi yoktur ve oyun, hiç kuşkusuz, Kiliseye bir saldırı olarak tasarlanmıştı. Yine de, Muhammed, her türlü özgürlük, adalet, akıl çabalarını ezen, boşinançlı, zalim ve bağnaz bir canavar olarak anlatılmıştır.

...

Bir de çok daha sonra Carlyle, Kahramanlar, Kahraman-Tapısı ve Tarihte Kahramanlığa İlişkin Şeyler kitabında birçok kahramanı sıralayıp çözümlerken Muhammed’i de anlatmaktadır. Muhammed, “bizzat Doğa’nın büyük kucağından (demir gibi) dökülüp kalıplanmış ateşli bir Yaşam kitlesi” diye anlatılmaktadır.

...

Carlyle, Kuran’ın doğrularıyla hiç ilgilenmemektedir... Muhammed’de hayranlık duyduğu, onun doğal bir güç olması, yoğun bir yaşam sürmesi ve yanında birçok izleyicisinin bulunmasıdır; insanlığın yaşamında Muhammed’in aracılık ettiği büyük ve etkileyici bir olay, müthiş bir görüngü, temel bir doğa eylemi olmuştur.

(Berlin, s. 29)

Çapkınlık da – zaman zaman çürümenin bir parçası gibi işlense de – namus konusu değildir. Namus roman kişisinin kendi çıkarıyla aşkın bir değer arasında kendi hayatını doğrudan etkileyen bir karar verme cesareti gösterdiğinde ortaya çıkar. Burada kişinin inancı ön plana çıkar: Çünkü, kararı ideolojik olarak ne yönde olursa olsun, namusluluğunun sınaması kendi inancına bağlılığındadır; inancının doğrusu karşısında çıkarını hatta hayatını feda edebiliyorsa namusludur. Aksi takdirde, en iyi ihtimalle zaaf göstermiş bir kişi olarak kayda geçer. O halde edebiyat tarihinin en namuslu kişisine, üstelik namusunu her sınamada kuşkuya yer bırakmaz biçimde kanıtlayan tek kişisine bakalım: Don Quijote.

Don Quijote bir değerler romanı olarak okunmuş mudur? Dünyanın en çok okunmuş ve değerlendirilmiş bir metni için bu tür herhangi bir soruya hayır yanıtı vermek zor; ama namus açısından okunduğunda, Kâmil Bey ya da Mahir Efendi, Emma Bovary’dan çok daha fazla Don Quijote’dur. Belki Dmitri Karamazov ya da Pierre Bezuhov da Don Quijote’yle bu soy akrabalığı kurmuş roman kişileri arasında sayılabilir. Elbette bu tür yargılarda fazlasıyla kişisel bir görüş bulmak mümkün; ama Türk edebiyatındaki, hatta belki Türk siyasetindeki namus kurgusunun kaynaklarının – pek çok şey gibi - Batı edebiyatının romantik-gerçekçi büyük damarından beslendiğini söylemek doğruya çok da uzak olmayacaktır. Kısacası, Devlet Ana’da çizilen Osman Bey ya da Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sı gibilerinden çok namusun edebi kökenlerini belki de Batı’dan ithal ettik.

Edebiyat yapıtlarının ve edebiyat yapıtlarının sunduğu kişilerin yarattığı sınırsız çeşitlilik içinde namus kavramını soyutlayacak temel genellemeler üretmek güç olabilir; yine de, en azından Türk edebiyatı içinde, pek çok romanda namus kavramının ve namuslu kişilerin bir karşılığı olduğunu söyleyebiliriz. Günümüze yaklaştığımızda namusun – özellikle arka arkaya gelen darbeler ve politik belirsizliklerden sonra - tuhaf bir evrim geçirdiğini ve geçmişteki soy görüntüsünden kopup yavaş yavaş lümpen bir çıkarsızlığın savunmasına dönüştüğünü görüyoruz. Ancak bu örneklere değinmeden önce günümüze daha yakın ustalardan birkaç örnek üstüne düşünce deneyine girişelim.

Oğuz Atay’ın kişileri, insan ilişkilerindeki yerleşik değerlerin ikiyüzlülüğüne karşı savaş halindedir; bir değişmez olarak Atay’ın kişileri bu savaşı kaybeder- çünkü bu da, bir çeşit Don Quijote savaşıdır, bir bakıma kaybedilme yazgısı bu kişiliklerin doğrulaması anlamını taşımaktadır. Atay’ın kişileri insan ilişkilerinin ideal bir durumuna inanmıştır; ancak bu ideal durum karşısında küçük burjuvalık olarak biraz klişe biçimde tanımlanmış bir hayat anlayışı bulurlar. Küçük burjuva yaşamı eleştirisi Atay’da da züppelik ve yozlaşmışlık çizgisindedir; ancak bu sefer, burjuva yaşamı denen şey, salon salamanje ya da ayakkabıyla basılan puf gibi alelade göstergelerle tarif edilse bile, kişileri ince ince kıyan, adeta Kafka’nın Ceza Sömürgesi’nde tarif ettiği korkunç makine gibi zamana yayarak ezip yok eden bir işkenceye dönüşür. Atay romanlarında namus kavramı yüzeyden kolaylıkla sıyrılamaz; oysa yazarın, özellikle Bir Bilim Adamının Romanı ya da yarım kalan Eylembilim gibi yapıtları göz önüne alındığında “namus” kavramı tıpkı Kemal Tahir’de olduğu gibi keskin ve daha ilginci aşkın biçimde berraklaşır. Çıkarını savunamayan bir insan türü olarak tutunamayanın (disconnectus erectus) tarifi bile bir çeşit pasif namus manifestosudur. Çıkarını savunamamak, doğuştan kaybeden olmak, kaybeden olarak doğmak... Günümüzün edebiyatında da sıklıkla karşımıza çıkan bu klişeler aslında – evet – temellerini romantik Batı edebiyatından alıp Türk edebiyatında bir olgunluğa kavuştuktan sonra süzüle süzüle suyunun suyu haline namusluluk kalıntıları değil mi? Üstelik günümüzün örnekleri Atay’da işlendiği gibi, bir roman kişisinde yakın tarihi açan incelik ve düşünce derinliğine sahip olacak yerde, tam tersine bütün düşünce çabasını yoksayan bir küstahlıktan başka bir şeyi nadiren sunuyor.

Pekiyi bizim edebiyatımızda Don Quijote’u benimseten ama Emma Bovary’yı kapı dışarı eden şey nedir? Öyle ya, her iki roman karakteri de – şövalyeliğin ya da aşkın – inançla bağlı oldukları yüce değerlerin peşinde akıp tükeniyordu. Don Quijote, şarap fıçılarını düşmanları gibi görerek kılıçtan geçirirken aynı zamanda küçük düşüyordu; bu halin karşılığı edebiyatımızda Oğuz Atay’ın yapıtlarında olsa bile, büsbütün namustan anladığımız şeye karşılık gelmez. Kâmil Bey ya da Mahir Efendi, sonunu hesap etmeden eşiği geçerek namuslu sıfatını kazanırken bir bilinç kaybı ya da beyhude bir çaba içinde değildi; ki Atay’ın kişileri de aslında, içinde oldukları toplum durumunun bilincindedir- hatta acılarının kaynağı bu bilinçlilik halinin yoğunluğudur ve oyunlara sarılmalarının nedeni de bu bilinçliliği yumuşatmanın bir yolunu aramaktır. Bu yoğun bilinçlilik durumu namus anlatısının bir parçası mıdır? Akla hemen Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak ya da Bir Düğün Gecesi romanlarındaki aykırı kişileri geliyor; ilk romanın kişisi, bir kadın profesör, toplum karşısında acılı uyanıklığını intihar yoluyla ortadan kaldırmaya çabalar. İkincideyse intihar edemediği için uyanıklığını alkolle gidermeye çalışan bir Tezel’le karşılaşırız. Atay’ın kişileri oyunlarla kopmaya çalışırken Ağaoğlu’nun kişileri daha keskin bir direniş gösterir. Kısacası, insan/toplum ilişkileri gerçeği karşısında kendi bilincine karşı – Don Quijote’nin fıçılara saldırması gibi – savaş açmış iki tür kişiden söz ediyoruz. Toplumun çürümüş ilişkileri içinde olmamanın bedelini ödemek de namuslu bir insanın seçimi midir? Değer yıkımının bu derece yoğun yaşandığı bir toplumda, bir tarih durumunda, kişi ancak tarihin oyuncağı olarak toplumun olağan ilişkilerine dahil olabiliyorsa, intihar ya da oyunlara kaçmak nasıl bir seçim olarak anlaşılmalıdır? Bu sorunun ucunu açık bırakmayı tercih edeceğim; yine de bana göre, böyle bir karar alma anı da, bir çeşit namus meselesi olarak adlandırılabilir- elbette bu yazının çerçevesi içinde kavramaya çalıştığımız namus kurgusunun sınırlarında.

Namusun ne olduğu romana göre hemen hemen anlaşılabilir. Ancak, namusun bir kişilik özelliği olarak gelişimi pek konu edilmemiştir. Anlık bir karar olarak ortaya çıkması namusun durumunu karmaşıklaştırır. Namus, kişileri kutsayan ve ne zaman ortaya çıkacağı belirsiz bir melek gibidir; kimileri de İsa gibi, ya da İsa’nın bir prototipi olan Selim Işık gibi, doğuştan bu ışığı taşımaktadır. Neredeyse şunu söyleyebiliriz: Namus gelişen bir meleke değildir, ya vardır ya da yoktur. Kemal Tahir’in yazdığı Kâmil Bey’in neden namuslu olduğunu hayat hikayesinden çıkarmak pek olası değildir, aynı koşullar, aynı hikaye bir başka kişiyi de namussuz olarak geliştirebilirdi. Tezel’in niçin çürümüş toplum ilişkilerinden kaçındığını, niçin ötekilere ayak uydurmadığını sezmek aslında güçtür; o soy bir kişiliktir ve böyle davranır, davranmalıdır. Turgut Özben’in, Selim’in intihar haberini gazetede gördüğünde neden biraz kaygılanıp sonra işinin başına dönmediğini anlamak o kadar kolay değildir; geçmiş çok az insanı bu kadar güçlü biçimde kendine bağlar. Belki de namus, en azından saydığımız yazarların bilinçaltında, hep verili, hep bağışlanmış bir değerdi ve belli kişileri seçiyordu. Aynı formülü Don Quijote’ye uygulasak, dünya romanının en namuslu kişisini seçen şeyin delilik derecesinde arzulanan bir benlik düşüncesi olduğunu görürdük diye düşünüyorum. Don Quijote, kendini o kadar büyük görür ki, kitaplarda okuduğu o soy değerlere sahip olmamayı kabullenemez; hemen hemen aynı şeyi Emma Bovary için de söyleyebiliriz. Namus belki de, insanın kusursuz görmek istediği kendi benliğine tapmasından başka biçimde kurgulanamaz.

Kaynakça:

Berlin, Isaiah. (2004) Romantikliğin Kökleri. Çev.: Mete Tunçay. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Naci, Fethi. (2015). Yüzyılın 100 Türk Romanı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Tahir, Kemal. (2005). Bir Mülkiyet Kalesi. İstanbul: İthaki.