Hece, sayı 173, Mayıs 2011
Dijital kopyalama çağında sanat yapıtı
Benjamin, sanat yapıtının seri üretim çağında geçirdiği dönüşümü açıklamaya çalışmıştı; kopya/asıl ayrımında “asıl”dan yana metafizik bir tutum koyarak. Kopya, Benjamin’e göre bir indirgemeydi; çünkü orijinal yapıtla ulaştığımız vurucu deneyimi içermiyordu, daha beteri, belki de sanat yapıtını seri üretimin başka nesneleriyle, bir konserve kutusuyla ya da hazır gömlekle aynı sıraya sokuyordu. Benjamin’in ünlü makalesinin üstünden daha yarım yüzyıl geçmeden Andy Warhol, konserve kutusunu sanat yapıtı olarak kabul ettirmeyi başardı.
Andy Warhol’un çıkışından yaklaşık yarım yüzyıl sonra yeni bir döneme girmiş durumdayız: Dijital kopyalama çağındayız. Artık bir sanat yapıtının seri üretimi için fabrikalara, ham maddeye, dağıtım ağına ya da büyük maliyet gerektiren başka araçlara gereksinmemiz yok. Bir bilgisayar ve standart İnternet bağlantısı ile dijital formatlara dönüştürülmüş herhangi bir sanat yapıtının milyonlarca kopyasını oluşturmak ve dağıtmak mümkün... Müzik, sinema ve edebiyat yapıtlarına, lisanslı ya da lisanssız, kolayca erişebiliyoruz; üstelik yasak içerikli yayın ve yapıtlar da bu ağın içinde er geç yerini buluyor- denetimsiz bir biçimde akışın içine düşüyor.
İnternet’in yaşamımıza girdiği ilk günleri anımsayalım: 90’ların sonu, ya da pek çokları için 2000’lerin başında İnternet hala nereye varacağı kestirilemeyen teknik bir konuydu. Kültür çevrelerinde merak uyandırmasının yanısıra İnternet’e ilişmemek, teknik konularla bağlantısız olmak entelektüellerin erdemlerini kanıtlamak için öne sürdükleri bir itiraftı: “Ben böyle şeylerden hiç anlamıyorum.” Kimse yaşama bu derece hızlı el koyabileceğini hesaplamıyordu- belki de en başta, yazılım işiyle uğraşanların ya da teknoloji meraklılarının ilgi alanı içinde sayılıp es geçilmişti. Hepsinden öte, İnternet bir çeşit “mutlak” özgürlük alanı varsayılıyordu; bunun içine, yasadışı kitaplar, yazılım hırsızlıkları, pornografi, sohbet odalarında ya da paylaşım sitelerinde tanımadığımız insanlara hakaret etme rahatlığı da dahildi.
Her şeyden önce bireyler arasındaki özel iletişime el koydu İnternet; posta kültürü ve mektup yazma alışkanlığı bir anda silindi. Bu noktada, mektubun aynı zamanda bir edebiyat türü olduğunu unutmamak gerekiyor. E-posta, kişisel haberleşme biçimlerinin yerini aldı ancak bir edebiyat türü olarak gelişebileceği bir çağda doğmadı. İkincisi, metnin, kitaplarda alışık olduğumuz kalıbı dönüşüm geçirdi; İnternet bize, görsel, hareketli ya da hepsinden önemlisi etkileşimli, yani okurundan aldığı anlık tepkiyle farklılaşabilen bir kalıp sundu- neyse ki bu kalıbın olanakları üstüne hiç kimse yeterince kafa yormadı. Ama okuma alışkanlığının beli kırıldı; okurlar, zihinlerini başından sonuna bir metne odaklamak yerine tarama yöntemini tercih ediyor. Unutmadan “Google” faktörünü de eklemek gerekiyor; artık soruşturmak bir çeşit “anahtar kelime” mühendisliğine indirmenmiştir. Bu saydıklarımız aslında İnternet’in sadece başlangıç olarak hayatımıza getirdiği yenilikler...
Bugün bakınca İnternet’in –başka sayısız niteliğinin yanısıra- aynı zamanda bir sanat yapıtı çöplüğü olduğunu görüyoruz; Koreli sıradan piyanistlerin Beethoven yorumlarından, sadece küçük bir kitlenin tanıdığı Slovak Rock gruplarının şarkılarına, bağımsız öğrenci filmlerinden Güney Afrika’da çıkan edebiyat dergilerine kadar sayısız, sınırsız, bağlantılı/bağlantısız bir içeriğie ulaşabiliyoruz. Bu çokluk sanat yapıtının biricikliğini örseliyor mu? Elbette. Yayın hakları konusunda çok küçük bir ilerleme sağlanabildi; sözgelimi 90’ların başında Jethro Tull hayranı bir arkadaşım, grubun bütün albümlerine sahip olabilmek için yemez içmez harçlığından biriktirir ve her hafta Kadıköy’de kopya kaset satan tezgahları karıştırırdı. Bugün olsa Jethro Tull’ın tüm albümlerini bir günde bilgisayarına indirebilir, aynı süre içinde grubun konser kayıtlarını, özel röportajlarını, hakkında yazılıp çizilenleri ve belki başka hayranlarının yorumlarını ayrı bir paket olarak arşivleyebilirdi.
Sınırsız kopyalama çağında sanat yapıtının içeriğinin de lif lif çözüldüğünü söyleyebiliriz; 96 ya da 97’de, Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinde Thomas Pynchon’ın birkaç öyküsünü okuma şansı elde etmek büyük bir ayrıcalıktı- bugün yapıtları bir yana, yazarla ilgili en değerli makalelere ulaşmak birkaç dakikamı alıyor.
Ama sanat yapıtına ulaşmakla, sanat yapıtını deneyimlemek kesinlikle aynı sürede gerçekleşmiyor; oysa, dijital çağın insanının anlama karşısında sabrı “download” hızıyla eşitlenmiştir. Tarkovski’nin “Ivan’ın Çocukluğu” filmini izlemek ya da Tanpınar’ın Huzur’unu okumak dijital çağın insanı için – eğer bir üniversitede sanat tarihi dalında tez vermeyecekse – pek anlamlı ya da çekici değildir. İnsanların zihni parçalanmıştır; tıpkı – artık geride kalmaya başlayan – reklam kuşaklarının şiddetli akışı gibi, dünyayı ilişkisiz imgelerin bir saldırısı olarak izlemektedir.
Okur, izleyici ya da adına ne dersek diyelim, kısacası insan kendi varlığıyla bağlantıyı koparmadan sanat yapıtıyla iletişime geçebildiği çağları özleyecek mi? Özgürlüğünü koruyabilmek için bireylerin öncelikle kendilerini özne olarak adlandıracak bir iç fısıltıya gereksinmeleri yok mu? Georg Simmel, daha yüzyılın başında, modern yaşamın bir insanın kaldıramayacağı yoğunlukta uyaranlarla dolu bir dünya sunduğunu söylüyordu. James Joyce’un Bloom’u Simmel’e bir yanıt gibidir: İnsan, uyaran kalabalığı içinde yaşayabilir, çünkü bazılarını seçer, bazılarını da göz ardı eder. Günümüzün boğucu enformasyon akışı karşısında ise seçen bir özden söz etmek giderek zorlaşıyor.
Einstein’in sarsıcı tezini aklımıza getirelim: Yüksek hızlarda yaşadığımız zaman yavaşlar. Malesef bu saldırıya karşı anlamsal yanıtlar üretecek kadar donanımlı değiliz; daha doğrusu, insan değil de mitolojik Tanrı’lar bile olsak anlamak için zamana gereksinim duyarız. Çünkü anlamak istediğimiz şeyin kendine özgü zamanıyla eşitlenmek zorunda kalırız. Anlamak, iletişimin iki ucunun bir denge yakalamasıyla gerçekleşir; sınırsız hız, belirsizlik ilkesini doğurur. Anlamaya başladığımızda odağımızda nesne yer değiştirmiş ya da dönüşmüştür.
Burada şu tehlikeden söz edebiliriz: Anlamın yerini refleksleşmiş tepki almaktadır. Tepkiler, bize verili kodlardır; yargı gücüne ya da eleştirel akla başvurmadan heybeden gelişigüzel fırlattığımız hazır, ezbere eylemlerdir. Örneğin herkes ırkçılığa karşı olduğunu söyler, herkes cinsel yönelimlerin özgürlüğünü savunur, herkes dinin ya da başka olguların kamusal serbestliğini savunur- ya da karşıt düşüncede olanlar bile her zaman aynı konumu alır. Böylece, tıpkı satranç gibi çerçevesi belirlenmiş bir oyunun içinde diyalog kurmaya zorlanırız.
O halde tepki nedir? Tepki, öznenin silinmesinden başka bir şey değil; çünkü tepki de, İnternet’le erişilen içeriğin kendisi gibi bir kopyadır. Tepkiler özünde yanlış ya da gereksiz değildir; tepki hızlı bir tutum geliştirmeye yarayabilir, ancak denetimsiz hız çağının insanı verili tepkiler dışında harekete geçme becerisini yitirmek üzeredir. Reflekslere bağımlı olarak yaşayan katatonik bir duruma hapsolmuştur. Tek bir çıkışı vardır: Ruhunun aksak zamanına geri dönmek...
Sonsuz ağ, bize seçici olmak dışında bir çıkış bırakmıyor. Seçici olmak içinse yeni, acımasız ama işlek bir eleştiri bilimine gerek duyuyoruz. İnternet’in ya da aynı ölçekte görebileceğimiz başka iletişim araçlarının bize bu bilimi sağlayamaz. Çok şey okumak, çok şeyden azar azar bilmek artık adamakıllı değerini yitiren bir nitelik halini aldı; çünkü günümüzde herkesin elinin altında, en malumatfüruş adamı bile sinirlendirecek yoğunlukta bir katalog var.
Sınırsız bir ağın içinde olmak bize kendi bağlantılarımızla özerk alanlarımızı yaratma olanağı da tanıyacaktır. Böylece kimbilir, kısıtlı bir kesimce hakkıyla anlaşılmayı belirsiz bir çoğunluğun övücü tepkileriyle karşılaşmaya yeğ tutabiliriz. Edebiyatçılar (yani şairler, yazarlar, eleştirmenler ya da meslek nedeniyle bu işe bağlanan kişiler, örneğin akademisyenler) özerk alanlarda çalışmaya, kült yapıtların çevresinde toplanmaya, kendi klik ya da çevrelerini yaratmaya tarihsel olarak daha yatkın. Şifre: Diaspora. Ama bu ağın içinde yaşamanın tek ve vazgeçilmez bir kuralı var. Başkasını dinlemek, başkasına kulak vermek, başkasını kalpten bir ihtimamla okumak. Aksi takdirde verili tepkilere programlanmış cansız varlıklardan, daha korkuncu şişme bebeklerden hiçbir ayrımımız kalmayacak.