Sıcak Nal, Ekim 2010, sayı 4
Bir babadan geriye ne kalır?
"Geniş geniş dalgalar..." dedi ağır ağır.
"Uzaklardan gelip çarpıyor ve parçalanıyorlar,
birbiri arkasına. Sonsuz, amaçsız, bomboş ve yolunu şaşırmış dalgalar!"
Yaşadığı süre boyunca babamla hiç konuşmadım. Önemsiz durum bildirimlerini saymıyorum elbette; sözgelimi aradığı bir eşyanın yerini sormuş olabilir, ya da anneme iletmem için bir iki kelime bir şeyler söylemiş olabilir. Bir konuda karar vermek gerektiğinde babam konuşmaz, sessizce bir yol tutardı; öyle ki sorgulanmasına ya da bir ağzının aranmasına fırsat vermezdi. Bilgi babamla konuşulamaz bir şeydi.
Pek çok nedeni olabilir babamla aramızdaki tutkulu suskunluğun; örneğin babam hiçbir zaman konuşkan bir insan olmadı. Ama kardeşlerimle, sert bir biçimde bile olsa beklenmedik şekilde parlayan konuşmalar yapabilirdi. Farklı bakış açılarına tahammülü olmasa da bir konuyu tartışma sürecine girebilirdi.
Bilmiyorum ya da psikolojik açıklamaları yetersiz bulmak hoşuma gidiyor; üstelik yakın zamana kadar babamla ilişkimin benzersiz saydığım bu biçiminden kendi adıma keyif alıyordum. Kişiliğime bir özgünlük getiriyordu, kimseye acıklı gelmeyecek çapta bir yoksunluk duygusu bir bakıma ilgilendiğim konularda motive edici bir güç olarak kullanılabilirdi.
Çünkü dil dediğimiz şey, babayla kurulan bağdan başka bir şey değildir. Anadil diye adlandırsak da anneden arzuladığımız şeyi elde etmek için aslında bir dile gerek duymayız. Kimi zaman sızlanmak ya da ağlamak; kimi zaman uzanıp dokunmak ya da içgüdüsel olarak kollarımızı açmak iletişim için yeterlidir. Dil ise anneyle, annenin sunduğu dünyayla kurulan bağı düzene sokmak, derinleştirmek, zenginleştirmek için devreye girer. Dil bize anneden kaynaklanmayan yeni bir varoluş düzlemi açar; anne tarafından karşılanmayan ya da susturulan arzu ve dürtülere yeni bir alan yaratır. O alan –hayret– babanın alanıdır. Bunun için babanın konuşması gerekmez: Yasa, sınır, otorite, bilgiyi taşımak ve aşılamak yeterlidir. Dil babadan gelir.
Dilin, edebiyat biçimlerine bürünerek bir sanat haline gelmesiyse aslında dokusunun değiştirilmesi demek; bana göre şair ve yazarları, dil ustası, dil işçisi vb. gibi dille ilişkilerini olumlayan bir çerçeveden tanımlamak eksik kalmaya mahkumdur. Konuşmak, söze dökmenin bu kadar önemsendiği bir dünyada belki de söyleyecek şey eksikliğinden çok, konuşmak için söz sırasının bir türlü gelmemesinden kaynaklanıyor; dilin babadan gelişi, her yeni kuşağın onu yeniden öğrenme, benimseme, dönüştürme, hatta reddetme sürecinde devredilmesi demek. Kısacası karşımıza kuşak meselesi çıkıyor.
O halde klasik eleştirinin edebiyat yapıtlarını ve bundan daha şaşırtıcısı sanatçıların kişiliklerini (evet, sanatçı kişilikleri de tarihselleştirilmiş metinler olarak eleştirel söylemin soykütüğüne katılır) kuşak perspektifinden bir veraset düzeni içine yerleştirmesi tesadüf değildir. Sait Faik'in Chekhov'un, Oğuz Atay'ın Joyce'un varisi olduğu gibi bir kavrayış, geçmişin birkaç önemli yapıtını bugünün birtakım yapıtlarına bağlayan kuşak bağlarını icat etmeye yarar; böylece edebiyat, geleceği olan, kendini üreten, büyüyen, serpilip gelişen organik bir bütün olarak kavranır.
Edebiyatçılar arasında kuşak etkileşimini geçerli kılmak için çabalayan bir eleştirel söylem, destekleyici bilimsel gerekçeler öne sürmekte zorlanmayacaktır; öte yandan edebiyatın ya da sanatın başka alanlarda bulunmayan, "deha" gibi kendine özgü kavramlarla ölçebildiğimiz nitelikleri bir yana bırakıldığında, yaratıcılığın babadan oğula aktarılabilir ya da taşınabilir bir kalıtım olarak ele alınması ne ölçüde savunulabilir?
Elbette edebiyat tarihinin ya da edebiyat eleştirisinin amacı geçerli öngörüler üretmek değildir; ancak insan bilimlerinin ve sanatın tarihinin örüntülerinin düşük istatistik değerleriyle bile ifade edilebilecek sonuçlar üretme beklentisinin yanlış olmadığını düşünüyorum. Bilim dışı bulduğunuz bu beklentiden rahatsızsanız, sorumu gündelik hayat düzlemine indireyim: Bir eleştirmen üç-beş belli kalıtım zincirine dayanarak bir yeniyi "keşfedebilir mi"? Veraset bağlarını doğru kurduğu takdirde, bir gün bir yeni gelenin gelip de tınısını tanıdık bir yere oturtması olanaklı mıdır?
Edebiyat tarihini mantıklı etki ve kuşak çatışması bağları yerine raslantı ve zorunlulukların oluşturduğu fraktal bir yapı olarak okumanın ne zararı vardır? Ya da şu soruyu da ekleyebiliriz: Edebiyat eleştirisi böyle bir okumanın neresinde durur?
Gerçekten, edebiyat tarihi kanonik kuşak ilişkilerinin bir toplamı değilse, bir edebiyat yapıtını bir başkasına göre daha üstün değerlememizi sağlayan ölçütlerin dayanağı nedir? Klasik modern eleştiri bunu, yapıtı diğer yapıtlarla ilişkiye sokarak, bir kuşak ve veraset ilişkisi içinde yapar; yapıtın sahibi olan yazara da bir yetkinlik derecesi atfeder.
Sanal veraset ilişkilerine dayalı bu yöntem günümüze kadar pek fena işlemedi; çünkü kuşaklar arasında ilişkiler kapalı salonlarda gerçekleşti. Özellikle bizim edebiyatımızda Cumhuriyet tarihi boyunca edebiyatla toplum arasında bir aracılık katmanı olarak işlev görmüş gazete ve dergiler, kuşak düzeninin yaratılmasını, ilişkilerin korunmasını ve bir bütünlüğe kavuşturulmasını sağlayan en etkili araçlar olmuştur.
Durum değişti mi? Pek değil; ama şöyle bir gelişmeden pekala söz edilebilir: Edebiyat, büyük bir hızla kitle iletişimi endüstrisinin bir koluna indirgenmektedir. Bu endüstri kapitalizmin keyfi ve denetlenemeyen dinamiklerinin etkisi altında olmak durumunda. Bu dinamikler ise doğası gereği kuşak düzenini yok etme eğilimindedir; en azından kuşaklar arasında veraset bağı kurmaktan değil, satış ve kar yaratma mantığından güç almaktadır.
Dönüp dolaşıp yine aynı noktada kalacağımızı sanıyorum: Dilin bulanıklığı ve belirsiz genişliği yine de edebiyatçının tek sığınağı olarak geriye kalıyor. Edebiyatçının işi de söylemekten çok dinlemek olacak belki de...