Çokuz, Hem Sayıca Hem de Kafaca… Haliyle Aslında Herkes Fazlalık

Aranmayan Özellikler Üstüne (Söyleşi:Berfin Sena Yıldız)
Hece 219 (Mart 2015)

Aranmayan Özellikler kurgu açısından bir satranç tahtasına benzetilebilir. Faruk adında bir danışman bir petrol şirketindeki yolsuzluğu araştırıyor. Şirkete yıllar boyunca sahte işe alımlar yapılmış. Hamle hamle ilerleyerek bunu çözmeye çalışıyor… Karşısına çıkanlar yetenekli ama psikolojik nedenlerle toplumun dışına itilmiş insanlar. Şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara, bu özel insanları bulup işe almış. İşte, bu kişiler oyunun piyonları… Sistem karşısında edilgenler ve kendilerini oyunu oynayanlara bırakmışlar. “Şah” ise Süleyman Kara gibi görünüyor roman boyunca. Sonunda bundan da emin olamıyoruz. Bu oyunu kim veya ne yönetiyor?

Romanın polisiye kurgusundan söz edildi. Ancak satranç benzetmesini ilk kez sizden işitiyorum ve çok hoşuma gitti. Haklısınız, satranç oyununda olduğu gibi karakterler üstünden hamlelerle ilerleyen bir akışı var. Bu oyunu elbette ben okurun bakış açısından aktarmaya çalıştım; haliyle okur, siyah’ın hamlesini hiç tahmin edemeden romanın ucundaki noktada Süleyman Kara’ya, sizin tabirinizle şaha ulaşmaya çalışıyor. Kurgu açısından böyle tarif edilebilir sanırım. Oyunun piyonu olmak konusuna gelince: Hepimiz bir bakımda – zaman zaman adına sistem dediğimiz – kendimizi içinde bulduğumuz yaşamın bir taşıyız; ama hepimiz piyon değiliz. Bizi ayrı kılan yanlarımız olduğuna inanıyoruz. Hatta bazen sistemi buna inandırmaya çabalıyoruz; çapraz gidebildiğimize, başka taşların üstünden atlayabildiğimize… Bu oyunu bana kalırsa yöneten şey onu bir sistem olarak anlayan toplumun kolektif zihniyetinden başka bir şey değil; örneğin nasıl doğayı bir akıllı tasarımın ürünü gibi anlamaya eğilimliysek, toplumla ilişkimizi de – iyi ya da kötü – bir sistem olarak hayal ediyoruz.

Süleyman Kara’nın oyunu yetenekli fakat bir şekilde zayıf düşmüş insanların keşfedilmesine dayanıyor. Bir yandan da rehabilitasyon merkezi gibi işliyor bu oyun; içine aldığı kişileri tedavi ediyor ya da bakımlarını üstleniyor. Fakat ölümü bekleyen zavallı insanların son nefeslerini huzurla verip vermedikleri de kuşkulu. Süleyman Kara’nın amacı size göre neydi? Neyi vermek istediniz?

Süleyman Kara, adı gibi biraz karanlık ve bence karanlıkta kalması gereken bir karakter… Bana göre Süleyman Kara sadece bir iş adamı. Sistemin bir açığını yakalıyor be bundan yararlanıyor. Ama yararlandığı şey aslında sistemden çok insan; ki zaten iş dediğimiz şeyin aslı buna dayanır. Süleyman Kara, yararlandığı her insana bir bedel ödüyor. Bu durumda onun sadece bir alışverişte olduğunu söylemek de mümkün… Bir şey istiyor ve karşılığında başka bir şey veriyor. Süleyman Kara’yı karanlıkta bırakan şey aslında hiçbir insan ilişkisinin alışverişe indirgenemeyecek olması.

Behçet Çelik, eseriniz hakkında yazdığı yazıda şöyle diyor: “Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.” Katılıyor musunuz?

Aranmayan Özellik’in fantastik denebilecek bir kurgusu var. Biraz, kuraldışı ve gerçekliği zorlayan bir öyküye sahip… Öte yandan Behçet Çelik’in çok yerinde bir belirlemeyle gösterdiği gibi insanların çalışma zamanına odaklanmış bir roman, dolayısıyla şirketlerin dünyası yoğun biçimde ortaya çıkıyor. Umarım Çelik’in söylediği gibi bu dünyadaki karakter aşınmasını gözler önüne sermeyi başarmıştır. Amacım kapitalist sisteme bir eleştiri daha getirmek değildi; bunu sosyal bilimler alanında çok derinlikli biçimde yapan bilim adamları, felsefeciler ve yazarlar var- sözgelimi Çelik’in aynı yazıda sözünü ettiği Sennett da bunlardan biri. Romancı olarak kafamda bu eleştiriyle yola çıksaydım sanırım ahlakçı yargılara varmaktan başka şey geçmezdi elime… Ne yazık ki günümüzde sanatın Türkiyedeki en ciddi sorunu da bu ahlakçılık. üstelik bunun latent bir modelini kullanıyor çoğu yapıt. İsim ya da örnek vermeden açıklamak zor ama kabaca şöyle tarif edebilirim bu modeli. Bir yozlaşma ya da kendi olmama eleştirisi yaratılıyor. Her karakterin aslında olabileceği bir paraleli var; onun gibi olsa iyi olacak… Ya da her davranışın aslında girdiği bir ahlaksal kalıp var ve yazar / sinemacı bize bunu hissettiriyor. Açıkçası bir sanat yapıtını bu derece zaafa düşüren başka bir şey düşünemiyorum. Ahlakçılık tasasızlıktır; daha kötüsü yerinde saymaktır. Kapitalizmi eleştirmek, daha doğrusu bir yapıta bu amaçla başlamak da aynı kapıya çıkar. Günümüzde artık öyle toplumun içinde ayna gezdirerek, duvardaki tüfeği patlatarak falan bir şey söyleyemezsiniz. Belki kadim din metinlerine – ama cesaretli bir şekilde – dönmek gerekir. Çünkü orada kötülük sandığınız şeyle kurtuluşun birbirine yapışık olduğunu görebiliriz.

Romandaki karakterlerin her biri marjinal kişilik özellikleri ve çeşitli patolojik belirtiler taşıyorlar. Romanı kurgularken veya öncesinde psikolojik okumalar yaptınız mı?

Marjinal kişilikler toplumdaki rahatsızlığın semptomlarını taşırlar. Bünyenin derinde yatan hastalığı bu kişiliklerde dışavurulur. Örneğin karaciğerimizdeki bir rahatsızlık sivilceler ya da morluklar şeklinde belirti verir; aslında toplumun temelindeki bazı çözülme ve sorunlar da marjinal kişilerlerde görünüm kazanır. Bunu geçmişteki yazma deneyimimden de örnekleyebilirimm İlk romanında, 40 Hadis’te de karakterler marjinal kişilik özellikleri taşıyordu. 40 Hadis’te 90’ların islamcı çevreleri işlenmişti ve oldukça aykırı kişilikleri ortaya sürmeye çalışmıştım; bu kişilerin gerçekte nasıl olduğundan çok dönemin hastalığını elevermesi önemlidir. 40 Hadis siyasi yönden daha karmaşık ve zor bir metindi. Aranmayan Özellikler’in daha serbest bir oyun alanı var ve kişileri kurgularken fantastik anlamda da marjinalleştirmeye imkan buldum. Özel olarak bu roman için psikoloji okumadım, ama doğrusunu isterseniz psikolojiden çok nörolojiye ilgim var ve o konuda çeşitli metinler okuyorum. Hekim olmadığım için çok derine inemiyorum elbette; benim amacım, insanı bu dünyanın bir varlığı olarak bilinçli kılan şeyleri anlamak. Ezeli muammayı ben çözecek değilim, ama insan bilincinden başka kurcalamaya değer fazla bir şey yok… Aranmayan Özellikler’de de belki bu saplantı göze çarpmıştır. İnsanların kim olduğundan çok nasıl düşündüklerini derleyen diyaloglarla dolu… Bu diyaloglarda ani manevralar, u dönüşleri ve ucu görünmeyen virajlar var. Çünkü insan böyle düşünür.

Muhasebeci Faruk son derece şüpheci, düz bir hesap uzmanı. Romanda başkarakter olarak karşımıza çıkan insanların içindeki cevheri çıkarıyor gibi görünen, onlara faydalı olan Süleyman Kara’nın ise narsistik özellikler taşıdığı izlenimine kapılıyoruz. Süleyman Kara karakteriyle çağımızın narsisizme esir insanına göndermede bulunuyor musunuz?

Faruk aslında “düz” görünmeyi kalkan edinmiş durumda; yani kendini ifade edişindeki düzlük belki de bir savunma mekanizmasıdır. Süleyman Kara’yı ise romanın sonuna kadar kendinden çok başkalarından duyuyoruz. Narsistik olup olmadığına ilişkin bir şey diyemem; ama şu bakımdan haklısınız: Süleyman Kara’nın görünüşünde bir Tanrı rolü var. Çağımızın insanı bana kalırsa tam tersine kendini beğenme özürlüdür. En küçük iddialaşmada bile bir ayağı geri gider. Kaçınmaya ve kolay teslim olmaya eğilimlidir. Örneğin intihar bombacılığı çağımızın bir olgusudur. Patlayıp gidivermek ve geride bir eylem bırakmak… Eylemle ilgili sonucu üstlenmeyen ve kendini sadece eylem olarak her şeyiyle bırakan bir birey. Bir yanıyla inanmış / adanmış insanın davranışı gibidir, öteki yanıyla inanmanın / kendini adamanın en kaçamak yoludur. Bir yaşam boyu anlamaya ya da anlatmaya çabalamak, kurup başkalarının yararına ya da umursamazlığına sunmak yerine patlayıp gidivermek. O nedenle keşke insanlar biraz kendini beğense ve kendini beğendiklerini ifade ederek bunun altında kalmamak için çabalasalar…

Romanın sonunda adaletin yerine gelmediği hissi uyanıyor. Faruk’un bir fazlalık olduğu hissi de uyanıyor kitabın sonunda. Natali’nin Faruk’a davranışları da bu hissimi pekiştiriyor. Anlatıcıyı bu konuma yerleştirme sebebiniz nedir?

Aslında romanın baş karakteri ne Süleyman Kara ne de Natali… Faruk. Faruk’un fazlalık olduğu ise çok yerinde bir belirleme ve belki de romanla ilgili yakalanabilecek önemli ayrıntılardan biri; çünkü Faruk’un sürdürmekte olduğu soruşturma bile çok önemli değildir. Dolandırılan şirket o kadar da büyük bir zarara girmemiştir. İnsanlarla birlikte bütün kaynakları sınırsızca bulup kullanan bir sistem için herkes tek başına fazlalıktır. Bu insanların ilişkisine de yansır. Çokuz, hem sayıca hem de kafaca… Haliyle aslında herkes fazlalık.