Çocuklarımıza ne öğreteceğiz?

(Gazeteduvar.com, 9 Ağustos 2017)
Türkiye’de halk ve devlet arasında ne zaman bir anlayış boşluğu oluşsa hemen bir evrim tartışması patlıyor. Sudaki bulanıklık mide bulandırmaya başladığında hava değişikliği olarak böyle bir tartışma yaratılıyor.

Sözgelimi 19 Mart 2009’da Ali Kırca tarafından sunulan “Siyaset Meydanı” programının gündemi evrimdi. Celâl Şengör, iki ilahiyatçıyla birlikte çıkıp hazır bulunan ilahiyat öğrencilerini şoka uğratmıştı. Şengör, ustalıkla ve hiç yerinmeden en budalaca soruları bile yanıtladı. Zavallı öğrenciler karşılarında ilk kez ciddi ve konusuna hakim bir bilim adamı görmenin şaşkınlığı içindeydi. Bu programın kayıtları Youtube’da bulunabilir.

İlahiyat fakülteleri, lisans düzeyinde eğitim verir; ne düşündükleri ya da neye inandıkları bir yana, lisans düzeyinde eğitim alan öğrencilerin temel bilim kültürü ve bilimin yöntemleri konusunda o derece cahilce yetişmesi yürek burkucudur.

Aynı yıl, Ağustos ayında Sansürsüz’de Yiğit Bulut yönetiminde evrim yeniden tartışıldı. Küfür kıyamet…

Evrim tartışmalarıyla birlikte koşut giden birkaç mesele daha var: Yıllardır herkese dert olmuş bir hadis kavgası… Hadislere itibar edilmeli mi? Kur’an tek kaynak olarak yeterli? İki tartışma aslında aynı derdin sonucudur; yazının devamında bunu da açıklamaya çalışacağım.

2012 Mart’ında bu sefer Beyaz TV’de evrim tartışılmış. Heyecanlı hakaretlerle dolu bu programlar da gündem olmuş. 2015’te ve 2016’da evrim tartışmaları yeniden gündeme gelmiş. Kısacası evrim tartışması bir çeşit iç sıkıntısı… Biraz biçim biraz yüz değiştirerek ekrana taşınabiliyor.

MAYMUNDAN GELEMEYEN MUHAFAZAKARLIK

Evrim tartışması özünde “maymundan gelmek” ya da “Adem ve Havva’nın çocukları ensest ilişkiye mi girdi?” türünden karikatürleştirmelerden daha kritik bir noktaya temas ediyor. Bu ülkenin çocuklarına nasıl bilim öğreteceğiz?

Hani komplo teorilerine meraklı birisi kolaylıkla bu tartışmaların bir çeşit “muhafazakarlık” testi olduğunu iddia edebilir; toplumun ne kadar muhafazakarlaştığını, din/bilim ilişkisini nasıl görmek istediğini ölçmenin bir yolu olarak görebilir.

Böyle bir amaca hizmet etmiyorsa bile bu tartışmalardan pekala toplumun nereye yöneldiğini ya da yönlendirildiğini tahmin etmek imkanı olabilir mi?

Gerçekten, zaman içinde bu tartışmaya katılanların profili görece muhafazakarlaştı diyebiliriz. Celal Şengör gibi açıkça ateist olduğunu beyan etmiş keskin isimler daha az görünürken Caner Taslaman gibi modern inançlılar ağırlığı oluşturuyor. Deniz Ergi Ersoy örneğindeki biyoloji profesörleri ancak naiflikleri ölçüsünde yer bulabiliyor.

SİNEK KÜÇÜK AMA EVRİM MİDE BULANDIRIR

Bugünlerde evrim konusunun lise müfredatından çıkarılmasıyla tartışma yeniden alevlendi. Aslında tartışmanın tarafları ve içeriği konusunda hemen hiçbir ilerleme yok. Sanki sürekli aynı turnusoldan geçiyoruz.

Önce Nuray Mert evrim teorisinin bilim olarak kabul edilmesine karşı olduğunu yumurtladı. Üstelik “bugünkü maymunlar neden insan olmuyor?” seviyesinde kabul edebileceğimiz “sadece bir teori” ifadesini allayıp pullayarak. Gelen tepkilere “Hacc” suresinden bir ayetle başlayan bir yazıyla karşılık verdi: “Sizin Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız, hepsi bir araya gelseler de bir sinek bile yaratamazlar.”

Yazıda “sığ pozitivist yaklaşım”ların modasının geçtiğini ifade etti; hatta yazıyı bitirirken evrimin de tıpkı din gibi inanç meselesi olan bir dogma sayılabileceğine ilişkin bir şeyler ekledi.

Yani Nuray Mert’e göre Allah’a inanmayanlar da bir şeye tapıyor. Sanırım “sığ pozitivizm”e tapıyor bu insanlar… Artık bize ezberlettikleri bu yafta, uzun yıllardır Türkiye’de entelektüellerin uğradığı en haksız eleştirilerden biridir. Din karşısında eleştiri anlamına gelebilecek her söz, bir görüş olarak değil “bir inanç” olarak kodlanır. Üstelik dinin önerdiği inanç “bizim”ken, bu karşı görüş ithal edilmiş ve daha değersiz bir inanç olarak sunulur.

Tartışılacak “daha önemli” şeylerin olduğunu söyleyip sıvışan Nuray Mert’in bu sorumsuzluğunu anlamakta zorlanmıyorum. Türkiye’de yerleşikleşmiş düşünce tembelliğinin, kolaya kaçmanın ve kişilik çözülmesinin bir örneği.

Bununla birlikte asıl soru hâlâ boşlukta kalıyor: Çocuklarımıza ne öğreteceğiz? Müfredata neyin gireceğine nasıl karar vereceğiz?

EVRİM KARŞITLARINDAN EVRİMİ ÖĞRENMEK

Kendi çocukluğuma dönüp düşünüyorum. Evrim teorisiyle ilk olarak Vehbi Vakkasoğlu’nun “Öğretmenin Not Defteri” başlığıyla yazdığı kitaplarda karşılaştım. Her çocuk gibi bilime meraklıydım. Okumaya belki her çocuktan biraz daha ilgiliydim. Muhafazakar bir aile çevresinde büyüdüğüm için Jules Vernes ya da Enid Blyton’ların arasına “büyükler” mutlaka böyle dini ve milli değerli kitaplar sokuştururdu.

Kısacası bütün bu tür bayağı çocuk literatürünü okudum. Gönül rahatlığıyla bayağı diyebilirim; çünkü ideolojik hedeflerle son derece sorumsuzca yazılmış bu tür şeyleri okutmanın çocuk istismarı olduğuna inanıyorum.

Vehbi Vakkasoğlu, Almanya’da çalışmış bir din öğretmeni. İslami bir anlayışla yazdığı kitaplarda çocukları din konusunda bilgilendirmeyi ve elbette etki altına almayı hedefliyor. Öğretmenin Not Defteri, bir öğretmenin öğrencilerinin sorduğu birtakım soruları yanıtlarmış gibi kurgulanmış. Bunlar dinle ilgili birtakım kuşkuları da içeriyor, örneğin “Her şeyi Allah yarattıysa Allah’ı kim yarattı?” türü şeyler. Buna benzer soruları örneğin Caner Taslaman da cevaplamaya çalışıyor ama – yukarıda Allah var (!) – Vehbi Vakkasoğlu kesinlikle daha iyi.

İşte evrim teorisi üstüne ilk bilgilerimi bu kitaptan aldım; muhtemelen Almanya’da görev yaptığı için Vehbi Vakkasoğlu bütün bu evrim/din tartışmalarına daha sık muhatap olmuştur. Kitaptaki tartışma heyecansızdı; ama bir endişe de uyandırmıyordu. Doğal seçilime gelene kadar her şey iyi gidiyordu. Neredeyse Darwin’in “maymuna benzediği için” bu teoriyi uydurduğuna bile inanacaktım; ama doğal seçilim açıklamasıyla taşlar yerine oturdu.

DÜŞÜNCENİN DOĞAL SEÇİLİMİ

Ki bütün mesele de budur: Bilim tarihinde taşların yerine oturduğu anlar nadirdir. Newton’ın kafasına düştüğü söylenen elma, John Dalton’ın “Quaker” dostlarına atom modelini açıklayışı, Einstein’in ışık hızında ilerleyen bir trende aynadaki görüntünün akıbetini düşünmesi…

Evrim teorisi, bilim tarihinin en büyük sıçramalarından biri. Karşıtlarından dinlemek bile bana keyif veriyor… İçimden geldiği gibi söyleyeceğim: Evrim teorisinin karşıtları; sığ, bayağı, bazen kendilerinin bile inanmakta zorlandıkları abuk subuk argümanlar uyduruyorlar.

Düşünün: Nuray Mert gibi eğitimli bir entelektüel “sinek bile yaratamazlar”a sarılmış. Bundan daha aşağı bir düşünsel pozisyon düşünemiyorum. Bu kafaya göre, Özel Görelilik Kuramı’nı tartışmak için ışık hızına çıkmamız ya da Waterloo Savaşı’nın gerçekleştiğini bilmek için zaman makinesi icat etmemiz gerekir.

TEKNOLOJİSİNİ AL AMA AHLAKSIZLIĞIYLA

Sanırım Gorki’nin sözü: “Zaferden sonra metafizik iyidir ama savaştan önce size kesin bir bilim gerekir.” Şöyle de yorumlanabilir: Elinizdeki bilgiyi gerçek hayatta sınayacaksanız bilime sırtınızı vermelisiniz. Ya da daha da açıklaştırırsak: “Sağlığınız iyiyken hadisleri savunabilirsiniz. Ama karnınız ağrıyorsa deve sidiği içmek yerine reçetede yazan ilacı denersiniz.”

Bugünün evrim karşıtları sırtlarını genellikle bilimin kesinliğine ilişkin – eh yine Batı’dan alınma – eleştirilere dayıyorlar.

Batı kültürü zengin bir eleştiri geleneğine sahip, bu doğru. Bilim tarihi de bir masumiyet hikayesi değildir. Hiroşima bilimin sonucudur, Auschwitz de öyle. Öte yandan anestezi ve antibiyotiklerin fena kazanımlar olmadığını da inkar etmemek gerek.

Bilimsel bulgular, doğayı ve evreni elimizden geldiğince nesnel yöntemlerle incelememiz sonucu oluşur. Sonuçlar ahlaken doğru ya da yanlış değildir. Elde edilen sonuçlara göre araçlar ve çözümler geliştiririz. Maalesef bunların çoğu silahlar… Ne ekersek onu biçeriz…

Ancak evrim karşıtlarının silahlarla ilgili sıkıntısı olduğunu hiç görmedim. Tanklara ya da savaş uçaklarına hayran olanlarına çok rastladım. Bilimin araçsal yönünden hiçbir rahatsızlıkları yoktur; hatta mümkünse bilim onlar için böyle bir çeşit zanaat olmalıdır- ne de olsa Tanrı’yı bile bir zanaatkar gibi hayal ederler.

Bilim, son derece kıyıcı biçimde eleştirilmiştir; fena da olmamıştır bu- bilim adamlarının sorumluluğu artmıştır bu sayede. Öte yandan bilimin eleştirisi denen şey çoğunlukla – bilimle aynı olmayan – “aydınlanma”nın eleştirisidir.

YANILMA PAYININ BÖLÜŞÜLEMEYEN MİRASI

Bilimin yanılma payı yok mudur? Kimse yoktur diyemez. Ancak bilimin yanılma payının olması belli bir konudaki bilim-dışı gelişigüzel yaklaşımları daha doğru ya da haklı kılmaz.

Evet, bilim ancak olumsal, yani doğruya mümkün olan en yakın ölçüde açıklamalara girişir. Tanımı gereği böyledir. Ama bu keyfi yorumlar üretebileceği ve bunları sorumsuzca halka sunabileceği anlamına gelmez. Bulgularını defalarca sınamadan geçirmeli ve bütün bu işlemi kapsamlı ölçümlemelerle desteklemelidir.

Kendi adıma iddiasını hiçbir sınamadan geçirmeden, sadece basit akıl yürütme yoluyla ortaya sürenlerden çok yöntemli ve çoklu sınamadan geçmiş bilgiye rağbet ediyorum. Pi sayısını tam hesaplayamamış olabilirsiniz; ancak dairenin çevresinin çapına oranının Pi’ye eşit olmadığını söylemek için bunu öne sürmek yeterli değildir.

Pekiyi, dünyayı ve canlı yaşamı bir Tanrı’nın yarattığını söylemekle bütün bunların uzaylıların kurguladığı bir simülasyon olduğunu söylemek arasında inanılırlık açısından ne gibi bir fark var?

Öte yandan, birisi meyve sineği ile insan DNA’sının arasındaki benzerlikleri ve farkları belirlediğinde, bunları başka canlıların DNA’sıyla anlamlı bir hiyerarşi içinde gösterebildiğinde bir fark koymuş oluyor. İşte bilim o değerli küçük farktan kaynaklanıyor ve o farkın oluşması 150 yılı aşan bir süre boyunca binlerce insanın çalışmasıyla gerçekleşebiliyor.

Evrim teorisi üstüne yazılmış bu standartta milyonlarca makale mevcuttur; dileyen Google Scholar’a girip arayarak sonucu görebilir. Evrim teorisini destekleyen deneyler de mevcuttur. Çok da uzağa gitmeye gerek yok; insanlar sinek yaratamıyor ama sadece birkaç kurt türünden yüzlerce irili ufaklı köpek türü oluşturmayı başarmışlar…

Kısacası inanç başka, bilim başkadır. Sorun Mert’in ve benzer demode liberallerin söylediği gibi insanların bilimi putlaştırmalarında yatmıyor. Sorun, inancın önerdiği şeyi bilimin desteklememesinde hatta neredeyse açık biçimde aykırı düşmesinde…

YALANDAN KORKMAM EVRİMDEN KORKTUĞUM KADAR

Karşıtları, bilimin sınırlarının tüketildiğini, insanın gerçeğini bilimin ötesinde aramasının imkanlarını sorguluyorlar. Bunun nasıl olduğunu sorduğunuzda, ikinci dereceden polinomların türevini almayı bilmeyen birisi karşınıza çıkıp size Heisenberg Belirsizliği ile ilgili ders vermeye kalkıyor. Bu da bana hep karşılaştığım bir istismar biçimini anımsatıyor: Yalancılık.

Evet, yalancılık.

Maalesef bilim karşıtlarının çoğu yalan söylüyorlar. Su içer gibi yalan söylüyorlar, inandıkları din ya da kutsalları her neyse, onun üstüne oturup gerine gerine yalan söylüyorlar. Bu yalanları en güzel evrim teorisi üstüne söyledikleri ortaya döküyor.

Düzeltiyorum. Evrim karşıtlarının çoğu yalan söylemiyor. Hepsi yalan söylüyor.

Örneğin neredeyse evrim karşıtı hemen her yayında şu iddiaya rastlarsınız: Batı’da artık evrim öğretilmiyor. Müfredattan çıkarıldı. Batı üniversitelerinde artık evrimin geçersiz olduğu kabul edildi.

Yalan… Milyonlarca makale var, neredeyse bütün üniversitelerde evrimci biyoloji eğitimi veren kürsüler var.

Fosil kayıtlarında ara türlerin olmadığını söylüyorlar. Yalan… Karbon 14 testi ya da başka yöntemlerle ilgili olmayan bilgiler üretiyorlar. Şarlatanlığa bile gerek duymuyorlar. Sadece, kelimenin tam anlamıyla gözünüzün içine baka baka yalan söylüyorlar.

Darwin’in Yahudi olduğunu – ne ilgisi varsa! – söyleyip bir taşla iki aşağılık yalan söylemeye çalışanlar var.

Evrim teorisinin “sınanabilir” olmadığını, dolayısıyla bilimsel olamayacağını söylüyorlar. Yalan…

Olmayan üniversite isimleri, olmayan profesör isimleri uydurup onların ağzından da yalan söylüyorlar… Ki – herhalde kendilerinden daha muteber gördükleri için – bu uydurmalar da hep Batılı isimler oluyor.

Yanlış demiyorum, yalan. Yalan söylüyorlar işte.

Son zamanlarda da tartışmanın bazı tarafları evrimin İslam’a aykırı olmadığını söylüyorlar. Evet bazılarında bir manevra çabası var. Sizce içten içe buna inanıyorlar mı? Umarım inanıyorlardır; çünkü bu da apaçık bir yalan.

Hassas ayar, akıllı tasarım… Bunların hepsi ABD’de yeni kuşak Hristiyan tarikatlarınca tüketilmiş temelsiz boş iddialar. Hiçbir geçerlilikleri de yok.

SAHİHLİĞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Gelelim hadislerle ilgili sancıya; yanılmıyorsam bu konuya yakın zamanda kafayı takanlardan ilki merhum Yaşar Nuri Öztürk’tü.

Büyük şöhret kazanmasına karşın İslamcılar arasında hiçbir zaman tam benimsenmedi; halbuki 80’den önce Hareket gibi dergilerde yazmış, siyaseten çekirdekten bir din adamıydı. Zeki bir adamdı ancak dini popülist bilim gibi kurgulamaya çalışırken “Doğrusu, biz insanı karışım olan bir spermden yarattık.” türü ifadelerle meâl yazacak kadar savruklaşabiliyordu.

Dinde bir yenileşme yaratmak isteyen kim olursa olsun, önce hadislere bir savaş açıyor. Edip Yüksel, İhsan Eliaçık, Yaşar Nuri… Bugünlerde Caner Taslaman. Hadis karşıtları Kur’an’ı tek ölçü kabul etmeyi öneriyor.

Karşılarında, gelenekten din adamları var: Hadisler olmadan Kur’an’ın anlaşılamayacağını söylüyor, hadislerin de dinin özü olduğunu kabul ediyorlar.

Tartışmanın din tarihindeki köklerine girmeyeceğim; meraklısı bulup bu konuda bolca literatür okuyabilir. Bana göre bu tartışmanın bugün için ne ifade ettiği önemlidir:

Kur’an’ın kaynak olarak yeterli olduğunu savunanlar, bireyle inancı arasından çekilmeyi öneriyor. Herkes açıp Kur’an’ı okur ve anlayabilir, anladığı gibi de uygular diyor. Akla uygun biçimde yorumlandığında Kur’an’ın insanlık için yol gösterici kitap olarak yeterli olduğunu savunuyorlar.

Hadisçiler ise Kur’an’ın hadisler yardımı olmadan tam olarak anlaşılamayacağını, ibadetlerin bile doğru dürüst yapılamayacağını savunuyor; örneğin Kur’an’da namazın nasıl kılınacağı tarif edilmez, diyorlar. Bunlar için hadislere başvurmak gerekir ve elbette hadisleri açıklayabilecek bir uzmana. Fıkıh, tefsir ya da hadis uzmanlarına.

Yani tartışmanın özü şu: Dinde, insanların tabi olacağı bir otorite olmalı mı? Olmamalı mı?

GEVİŞ GETİRİLEN MODERNLİK

Kısacası bu tartışma tamamıyla anlamsız değil. Diyanet’in en büyük bütçelerden birini aldığı, Sünni İslam’ı bir ideoloji olarak benimsemiş bir devlette otoritesiz din olabilir mi? Tartışma sadece iman tazeleme işlevi görüyor. Ne Caner Taslaman’ın ne de Yaşar Nuri’nin bu konuda söylediğinin hükmü yok. Kalıcı olmuyor, bir yere de varmıyor.

Varsa ne olur? Tartışmanın ikinci aşaması başlar: Kur’an ayetleri elenmeye, cımbızlanmaya ve değiştirilmeye başlar ve din yavaş yavaş tasfiye olur. Bu nedenle din vardır ve tek otoritesi devlettir noktasında çoğunluk ikna oluyor. Devlet Kur’an’ı nasıl okumamızı isterse öyle okuruz.

Çünkü toplumsal bilinçaltımızda şu yazılıdır: Din elden giderse birliğimiz dağılır, parça parça oluruz, çoluğumuz çocuğumuz ortada kalır.

İNSANIN TAPUSU KİMDE? EVRİM Mİ? DİN Mİ?

Evrimin gündeme getirilmesi de özünde bir din tartışmasıdır. Modern biyolojinin “Tanrı” gibi bir sorunu ya da araştırma alanı yoktur. Yaratılış denen şeyin kavramsal olarak ne olduğu bile belli değildir.

Bütün tartışmalarda dikkat ederseniz Darwin dışında bir bilim adamının adı zikredilmez; sanki modern biyoloji Darwin’le başlamış ve bitmiştir. Darwin’i de alternatif ve elbette yalancı bir peygamber gibi konumlama çabası vardır.

Bu tartışma bilimin içeriği üstüne hiç değildir; özünde, tam da Nuray Mert’in ısrarla yaptığı gibi, evrimin de bir “inanç sorunu” olduğunu ikrar etmek üzere gerçekleşir.

Lafı da çok dolandırmaya gerek yok. Evrim ile kastedilen açıkça bilimdir. Bilimin, “sığ pozitivizm” türü kolaycı yaftalarla bir inanç meselesi olarak sunulmasından başka bir niyete bağlanmaz.

Eğer cidden nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz gibi metafizik soruların peşinde olsaydık, herhalde öncelikle kutsal kitapları tartışmamız ve bu kitaplardaki açık çelişkileri masaya yatırmamız gerekirdi- ki o durumda muhtemelen halkın değerlerini tahkir etmekten ötürü hakim karşısına çıkabilirsiniz. Ya da en azından bu konuda Hristiyanlığın, Museviliğin, Budizmin ve diğer dinlerin açıklamalarını tartışıyor olurduk.

Kısacası, iktidar açısından bu tür bir tartışma halkla toplumu bir ayara çekmek için bir araçtır. Bu tür polemiklerle, bilimin ne kadarının makbul olduğu ya da dine nasıl inanılacağı konusunda bir rehber oluşur.

Aslında işin ucunda Ortaçağ skolastizminin yeniden yaratıldığını öngörebiliriz: Halkın bilimle ilişkisi otoritenin izin verdiği ölçüde kalır. Halka verilen şey bellidir: Öğrenilmeyen ama ezberletilen bir din ya da bir çeşit din/bilim kokteyli.

Asıl soru hâlâ boşluktadır: Çocuklarımıza ne öğreteceğiz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir