Yoldaşını Öldürmek

Yoldaşını Öldürmek - Aytekin Yılmaz

Yoldaşını Öldürmek – Aytekin Yılmaz

Sol örgütlerin içindeki infaz uygulamaları ilk olarak Gün Zileli’nin anılarını okurken dikkatimi çekmişti. Zileli’nin tanıklıkları – ya da anlatımı diyelim – bu infazları sert biçimde eleştirmekle birlikte nasıl geliştikleri ve nasıl uygulandıkları üstüne ayrıntıya girmiyordu. 40 Hadis’i yazarken yakın Türkiye tarihiyle ilgili resmi olmayan, dokunabildiğim her şeye ulaşmaya çalışmıştım; benim seçtiğim infaz öyküsü – romanın kendi ekseni açısından da anlamlı olduğundan – sağ örgütler içindendir. Ancak Aytekin Yılmaz’ın tanıklıklarını daha erken okumuş olsaydım belki kullanmak isteyebilirdim.

Aytekin Yılmaz, 1992’de terör örgütü üyesi olarak tutuklanmış ve 2001’e kadar Bayrampaşa ve Bursa cezaevlerinde kalmış. PKK üyesiymiş. Yazdıklarından bu örgüte devrimci amaçlarla katıldığını anlıyoruz. Hapishanede geçirdiği yıllarda hem PKK’nın hem de başka örgütlerin koğuş içinde kurdukları baskıcı tahakküme maruz kalmış. Siyasi tutuklular – belki de bir hayatta kalma yöntemi olarak – hapishanelerinde bağlı oldukları örgütlerin yapıları içinde yer alıyor. Örgütler, içeride, dışarıda olduğundan çok daha sıkı / bazen mantıksızlık derecesinde sıkı bir disiplin uyguluyor; buna uymayanlar cezalandırılıyor ya da – aslında yine bir ceza yöntemi olarak – soyutlanıyor. Malesef “infaz etmek” de örgütün üyelerinden birine uygulayabileceği cezalar arasında. Ajan, işbirlikçi gibi ağır suçlar için ölüm cezası uygulanabiliyor. Yılmaz, kendi örgütü içindeki infazların yanısıra hapishanede ayrı koğuş ya da birimlerde toplanan başka sol örgütlerdeki infazları da gözlemlemiş- hatta kendisi de böyle bir uygulamanın ucundan dönmüş.

Bu infazlar çoğunlukla örgütlerin kendi içlerindeki yapılanma ve yetki / karar mekanizması içinde kararlaştırılıyor. Yılmaz’ın anlattıklarından bir örgüt üyesinin infazla sonuçlanacak biçimde suçlanmasının zaman zaman keyfi ya da mesnetsiz şeylere de bağlı olabildiğini anlıyoruz. İnfaz çoğunlukla – farklı örgütlerde de olsa – benzer paternlerde gelişiyor: Kurban önce ranza hapsi ya da benzer uygulamalarla soyutlanıyor. Sonrasında, bir süre psikolojik ya da fiziksel işkencelere maruz kalıyor. Direnmesi, suçunu kabul etmesi ya da başka yolları denemesi sonucu değiştirmiyor. İnfaz edilenler arasında yıllarca örgütüne özveriyle hizmet etmiş kişiler de var, henüz 17-18 yaşında çocuklar da… İnfazlar da çoğunlukla acımasız yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Haftalarca aç ve susuz bırakılan, dayak ve türlü işkencelere maruz kalarak ölen Berfin’in yaşadıkları yürek dağlıyor. Kitapta Hüseyin H. adıyla geçen mahkumun koğuş koğuş kanlar içinde dolaştırılarak herkese dövdürülmesi ve o şekilde linç edilmesi ise ayrı bir şiddet hikayesi. Üstelik bu derece ağır infazların arkasından halaylar çekilip tatlılar yenerek kutlama yapılması Rene Girard’ın Günah Keçisi’nde ortaya koyduğu toplu kıyım çözümlemesini anımsatıyor.

Örgütlerin infaz tutumları aslında kendini ölümcül bir tehdit altında hisseden toplulukların şiddete yönelme eğilimini gösteriyor. Ortaçağ’da veba salgını nedeniyle Yahudilerin suçlanıp katledilmesinde ya da günümüzde (hemen hemen aynı şekilde – suya zehir karıştırdıkları gibi gerekçelerle) Suriyeli sığınmacıların hedef gösterilmesiyle örgütlerin bu tutumunda aslında aynı ilkel dürtü yatıyor. Topluluk bir kriz durumuna giriyor. Krizi şöyle tanımlayabiliriz: Nedeni belirlenmemiş bir bir yokoluş tehlikesiyle karşılaşılıyor ya da böyle bir tehlike olduğu bilgisi yayılıyor. Bu durumda topluluk şiddeti yöneltecek – çoğunlukla zayıf – bir kurban arıyor. Hapishanenin kapalı ortamında mahkumların bu kurbanı kendi içlerinde bulmalarına şaşmamak gerekir. Bu şiddetin uygulanması bir boşalma yaşatıyor; dolayısıyla sonrasında kutlama yapılması da bunun tamamlayıcı bir parçası oluyor. Şunu da eklemek gerekiyor: Örgütlerin hapishanelerdeki baskıcı tutumundan en çok devlet yararlanmış oluyor. Örgütleri içeride denetim altına almanın kolay yollarından biri de kendi içlerinde bir denetim mekanizması yaratmış olmalarını sağlamaktan başka bir şey değil… Üstelik, örgütlerin baskıcı tutumu nedeniyle ayrı hapishanelere sevk isteyen mahkumlar, zamanında ölüm orucu direnişleriyle karşı konulan Eskişehir Özel Tip hapishanesini hayata geçirmek için devlete olanak tanıyor.

Aytekin Yılmaz şu ifadeyi kitabında birkaç kez yineliyor: “Henüz iktidar olamamıştık ama her örgütün henüz iktidar olmamış bir devlet olduğunu…” Akla şu soru geliyor: Örgütlenmeksizin bir devrim olamayacağı söyleniyor; öte yandan örgütlenme işi her şeyden önce ilke olarak devrimi boşa çıkarıyor. Örgüt, hiyerarşik olarak tanımlanmış ilişkiler yaratmaya ve bunları somut yaptırımlara bağlamaya dayanıyor. Malesef, bu ilke, Büyük Friedrich’in ordusunda da, Carbonare’de de, İttihat Ve Terakki’de de hatta günümüzde – ne kadar yumuşatılsa da – Google’ın muhteşem ofislerinde de aynı şekilde işliyor. Aslında devrim yoluyla dönüştürülmesi gereken de tam olarak bu ilkenin insandışı sonuçları değil mi?

Aytekin Yılmaz’ın kitabında dikkate değer başka belirlemeler de var. Örneğin PKK’da köylü / aydın dengesiyle ilgili Öcalan’ın bir sözünü alıntıladıktan sonra, “Anlatmaya çalıştığım örgüt içi infazlarda öldürülenlerin neredeyse tümünün üniversiteli aydın gençlerden oluşması tesadüf olabilir mi?” diyor. Aytekin Yılmaz, aslında o dönemde üyesi olduğunu örgütün uyguladığı gerçek cinayetlerden söz ediyor; ancak aydın olmanın, aydın kimliğinde diretmenin ağır yaptırımlara uğraması Türkiye’de hemen hemen aynı yıllara karşılık gelir.

Örgütler, insan kaynaklarını çok genç yaşta ve idealist – yani ahlak ya da bazen suçluluk duygusu gelişmiş – bireylerden devşiriyor. Devrimci olarak istihdam ettiği bireyin aydın ya da aydınlaşma yönündeki kişiliğinin çözülmesine yol açan bir yöntem izliyor. Bu aslında şirketlerin idealist ve çalışkan bireyleri kendi yararlarına katmadeğer üretecek kişiler olarak örgütlemesine ve geliştirmesine benziyor. Öte yandan, örgütlerin aslında düşünceden çok eylem üretmeye gereksinimi olduğu için askere dönüşemeyen bireyler en değersiz kadroları oluşturuyor.

Açıkçası sol ya da sağ örgütlerin siyasetleri ya da ne kadar devrimci oldukları beni doğrudan ilgilendirmiyor. Bu tür yapılara karşı hep güvensiz ve kuşkulu oldum. Ancak bu yapıların yöntemleri aslında hayatın örgütlendiği birçok yerde karşımıza çıkıyor. Çoğumuz yaşamımızı hiç değilse geçim anlamında bir tehdit altında sürdürüyoruz ve bu zaman zaman bizi de başkalarına karşı kıyıcı bir role sokabiliyor. Hapishanede Berfin’e işkence uygulayan devrimci infaz memuru pekala başka şartlarda özel sektörde altında çalışan genç bir kızın hayatını karartan takıntılı bir yönetici olabilirdi. İki uygulama arasında şiddetin boyutu ve yaşanan trajedi açısından elbette karşılaşma götürmez bir fark vardır; ancak insanları işkenceci ya da kötü yönetici kılan içsel gerçekler birbirinden çok ayrı değildir. Yine de, kapalı bir topluluk içinde ağır baskı altındayken işkenceci olmaya direnenler olduğuna göre biraz umuttan söz etmek yanlış olmaz.

Yoldaşını Öldürmek. Aytekin Yılmaz. İletişim, 2014