Yazmak eylem midir?

Yazmak eylem midir? Bu soruyu yanıtlaması sanıldığı kadar kolay değil; çünkü, evet, yazı yoluyla eyleme dönüşmüş pek çok örnek sayılabilir. Ancak günümüzde eylem denince çoğunlukla güncel olan karşısında çabucak politik bir tutum oluşturmak anlaşılıyor. Bu tür çabukluk, her yazı türü için olmasa bile, edebiyat için pek olanaklı değildir. Edebiyat, bir tepki aracı olmamıştır; belki – tarihsel durumuna göre – tepkileri sanat yoluyla bir anlam dünyasına taşıyabilir. Toplum için değer taşıyacak bir edebiyat yapıtı zaman isteyen titiz bir çalışma sonucu doğar. Üstelik bu çalışmanın içinde güncel olan karşısında o an mümkün olan tutumların bir eleştirisi de olmalıdır.

Başka bir açıdan daha soralım: Yazardan, yazı dışında bir tutum beklenebilir mi? Ya da yazı pratiğini bir tutuma göre oluşturması istenebilir mi? Örneğin yazarın bir bildiriye imza atmasını, bir sokak eylemine katılmasını, bir politikacıya karşı açık muhalefetin içinde olması gibi… Sıklıkla karşılaştığımız bu istek aslında yazarın edebiyat kimliğine yönelmiş değildir. Çoğunlukla yazarın birey olarak kamusal kimliği, yani eğer bir tanınmış yazarsa şöhretini ya da o kadar tanınmamışsa bile pekala basında “yazar” olarak anılabilecek olması talep edilmektedir. Yazarın, birey olarak, toplum içinde topluma karşı sorumluluğu ortaya sürülmektedir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısı propaganda denen saptırma bilimini yarattı. Totaliter rejimlerin – en azından İkinci Dünya Savaşı öncesindeki görünümleriyle – zayıfladığı günümüzde propaganda, kitle kültürünü yeniden üreten bir dizi bilim olarak yaşamaktadır. Aslında kitle iletişim çağının doruğunda, televizyon, basın ve sosyal medyanın alanının genişlediği bu dönemde, edebiyatın propaganda değeri pek yüksek değildir. Öte yandan, belki de diğer kanallar oldukça etkin biçimde kontrol altında tutulduğu için, devrimci, marjinal ya da bazen korkutucu derecede gerici oluşumlar edebiyatı bir oyun alanı olarak görmektedir. Yazar, açık ya da kapalı çağrılar arasındadır; bunların bir kısmını, ideolojik görüşleri açısından haklı ya da haksız bulabilir, katılmak isteyebilir ya da istemeyebilir- bir kısmı konusunda da kafası karışık ya da bulanık kalabilir.

Açık konuşmak gerekirse yazarların da başka bireyler gibi bu tür çağrılar karşısında istenen tutumu benimsemelerinin altında çoğunlukla suçluluk kaygısı yatar. Eylem çağrısı, yazara bir tercih sunmaz; sadece bir sorumluluğu yerine getirmesini anımsatır. Çağrıyı bu şekilde kurgulamak propagandistlerin tipik ve aslında biraz geride kalmış bir oyunudur. Zaman zaman iyi niyetle ve gerçekten toplum yararına bir eylem için yapılsa bile bu tür çağrılar saygısız ve daha beteri tehlikelidir. Bunun çok basit bir nedeni vardır: Bu tür bir çağrı hiçbir zaman yazarın önüne bir diyalog önerisiyle gelmez; yani, sorunu ortaya koyup yazarın kendi yargısına göre ne tutum önerebileceğini dinlemeyi beklemez. Ne söyleneceği üç aşağı beş yukarı bellidir; yazarın kamusal kimliğini ve üslubunu ister. Bunun karşılığında onurunu geri vermeyi teklif eder. Yargı gücünü ya da eleştirel bakışını umursamaz. Sabırsızdır- ya da sabırsızlık oyununu oynamaktadır. Elbette, kimi zaman, bu tür çağrıların karşısında yazar ya da sanatçı onurundan fazlasını alabilir. Basına adını anımsatır, kendini gösterir ve yerini sağlamlaştırmaya çabalar.

Yazar, birey olarak, kendi bilincinde yaşayan bir isteğin sahibidir; ancak birey olarak var olmak, başka bireylerle ilişki kurmayı, görülmeyi ve kabul edilmeyi gerekli kılar. Bu ancak başkasının isteğini istek olarak anlamakla, tanımakla ve istemekle olacak bir şeydir. Sanat başkasına, ama istek sahibi başka bir bilince yönelmektir; kişinin kendi bilinci içinde kalarak sanat değeri üretmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla yazar, her şeyden önce sanatsal üretimi için, yazdığı / yazar olarak kendini var ettiği dünya dışında bir ilişki ve yönelim oluşturmak durumundadır. Kısacası, başka bilinçlerin işlenmiş isteği olan bir tutuma yönelmesi sadece olağan değil aynı zamanda heyecan verici olabilir. Hemingway, ve Orwell, İspanya İç Savaşı’nda gönüllü olmuştu; Byron, Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek verdi.

Öte yandan, yazara bir tercih sunmayan eylem çağrısı, yazarı birey olarak kabul etmemektedir; diğer bir deyişle onu, bir yazar, bir sanatçı değil bir etiketin taşıyıcısı, yani edilgen bir varlık olarak talep eder. Bu çağrı, devrimci bir sokak eylemi, bir basın bildirisi olabileceği gibi bir salon daveti biçimini de alabilir. Elbette bunların hiçbirine katılmakta sakınca görmeyebilir yazar; hatta bu tür çağrıları çok düşünmeden, sadece çağıran kişinin kimliğine göre değerlendirip geri çevirebilir ya da kabul edebilir. Yazarın tutumunu doğrulayan, içinde yazar olarak bulunduğu eylemin, yapıtıyla kurduğu ilişkide olduğu gibi kendisine bir istek alanı bırakıp bırakmadığıdır. Bu da, son derece öznel bir iç hesaplaşmanın sonucu olarak çoğunlukla dışavurulmaz.

Bana göre edebiyatçılar, işlerinin ya da kişiliklerinin indirgenmesine yol açacak tutumlardan mutlaka kaçınmalıdır. Tabi bu genelgeçer bir formül değildir ve etkin siyasetin içinde olanlar açısından eylem zaman zaman kişiliği söndüren bir hıza ulaşabilir. Yine de, bu tür çağrıların hemen hiçbirinde, çağrılan yazarın yazdıkları ya da sanat anlayışı ilk gerekçe olmaz. “Yapıtlarında şunu işlemiştin. Bu eylem senin amaçlarınla örtüşüyor.” gibi bir çağrıyla çok ender olarak karşılaşırız. Malesef çoklukla, birbiriyle düşünce/sanat ilişkisi kurmamış bir deste yazarı vitrine yerleştirmek ya da sahaya sürmek gibi özünde trajikomik bir sonuç ortaya çıkar. Buna itiraz etmek için sanatı ya da edebiyatı her şeyiyle aşan insanlık durumları karşısında herkesin istisnasız bir araya gelmesinin istenebileceğin ileri sürülebilir. Bu doğru bir itirazdır; ancak o durumda bu çağrı kişileri sanat ya da edebiyat başlığıyla çağırmamalı ve öyle sunmamalıdır; aksi takdirde bazen yazar bazen de eylem çağrısını gerçekleştiren kesimce bir görünürlük sağlamaktan başka işe yaramaz.

İlk sorunun yanıtına dönecek olursak: Yazmak eylemdir ve eleştirel sağduyuyla işlenmiş nitelikli bir edebiyat yapıtı yumuşak ya da sert bir bildiriden daha fazlasını verir. Edebiyatın iyi bir yanı varsa o da herhalde güncel kalmak zorunda olmayışıdır. İşine saygı duyan çalışkan gazeteciler o boşluğu çok daha ustaca kapatacaktır.

Yazarın, gerici ideolojilerin aldatıcı görünümleri karşısında uyanık kalması ise olmazsa olmazdır; ancak bunu hızlı kararlar almak zorunda kaldığı akıcı bir güncel etkinlik içinde başaramaz. Zihnen hazırlıklı olmalı ve eleştirel kavramlarla düşünmeye çalışmalıdır. Edebiyat, çağın aksine yavaştır ve yavaşlığı savunmak durumundadır; çünkü eleştirel sağduyu, tıpkı bir çocuğun topluma değer katacak iyi bir birey olarak yetiştirilmesi gibi uzun süreli ve incelikle yaratılan bir şeydir.