YAKIN EDEBİYAT TARİHİMİZİN DÖNÜŞÜMLERİ: OĞUZ ATAY VE İSMET ÖZEL ÖRNEKLERİ

Ey baba, kurtar beni, ey yeryüzü, varsa senin gibi

Tanrılık gücü ırmakları da… Dönüştür beni,

Kaldır güzelliğimi, kurtar beni. Bir gevşeme

Başlamış elinde kolunda yavaştan, yakarınca,

İncecik kabuklar örtmüş yumuşacık göğsünü,

Saçları yaprağa dönüşmüş, kolları dallara.

Birer kök olmuş çevik ayakları toprakta

Sımsıkı, başı ağaç doruğu, alımlılığı kalmış bir,

Seviyor Phoebus onu gene, sarmış sağ kolunu

Kütüğe, bir yürek vuruşu sezdi kabukta,

Kucakladı dalları canlıymış gibi kollarıyla,

Öptü bir süre kütüğü, ağaç duymadı öpücükleri.

Bağırdı yürekten tanrı: Karım olmadın, adımla

Anılan bir ağaç oldun artık. Seninle süslenecek

Saçlarımız, sadağımız, kavalımız…

Sen süsleyeceksin Latium yiğitlerini giderken

Sevinçli bir sesle türküler söyleyerekten

Triumph’un şenlik alayları dizi dizi Capitol’a

Augustus konaklarının kapılarında güvenle

Duracaksın, koruyacaksın meşeden tolgayı ortada,

Başım durdukça duracaksın sen de yeşil yeşil.

Bitirmiş  sözü Paean, eğmiş ağaç dallarını

Bir baş gibi sallamış doruğunu, açıkça. 

(Dönüşümler – Birinci Kitap, Ovidius)

 

Ovidius’un anlattığı dönüşümlerin hemen hepsinde aslında bir trajedi, yazgının karşısında yenilmişlik yatar. Dönüşümün kahramanı başlangıçta mutlu hiç değilse tasasız bir öykünün çocuğudur; gün gelir, güzelliği yüzünden azgın bir Tanrı’nın saldırısına uğrar. Kahraman önce kaçar, çırpınır, yakarır ya da gücü yettiğince karşı koyar, olanaksız bir savaş verir. Yenilgiye hükümlü olduğunu kavradığı noktada kendini yazgıya tümüyle teslim eder, hatta hepsinden önemlisi, bir bakıma “son” anlamına gelen dönüşümü kendisi talep etmeye başlar. Trajik ögenin, Ovidius’un ele aldığı konudan, yani Klasik Yunan mitolojisinden ileri geldiğini söylemek bana göre çok kolay değil; tam tersine, çoğunda tanrılarla insanların çatışma ya da birleşme anlarının öykülendiği bu mitlerde erken çağların Doğa’yı anlamlandırma çabasını izleyebiliriz. Ovidius, mitolojiyi aslında kendi çağının kent yaşamına taşımış, bir bakıma günümüz modern sanatıyla karşılaştırılabilecek bir yapıt ortaya koymuştur.

Modern edebiyatın en sık karşımıza çıkan izleklerinden biri olarak dönüşüm aslında Ovidius’tan beri hep birbirine yakın/benzer belli yönleniyle yinelenir durur. Her şeyden önce bir çeşit Altın Çağ vardır; ki dönüşüm anında ya da sonrasında terkedilen, geride kalan, yitirilen bu Altın Çağ’ın aldatıcı olduğu gerçeği doğar. Dönüşümü başlatan da zaten yazgının ya da kaçınılmaz bir gerçeğin görünüşü biçiminde bir saldırıdır. (Yunan mitolojisinde yazgıyı tanrıların keyfi davranışları temsil ediyordu.) Edebiyat yapıtlarının bütünlüğü içindeyse dönüşüm aslında aynı zamanda sonlanış anlamına gelme eğilimdedir. Dönüşümün tamamlanması, kişinin ya da nesnenin, başta olduğu biçimiyle karşılaştırılması güç, yeni bir biçim almasıyla aslında sona ulaşılması, sanat yapıtının izleğinin tükenmesi anlamına gelir. Artık eklenecek her parça, başka ve ayrı bir yapıtın adımlarını oluşturacaktır.

Dönüşüm kavramını açıklamak için değişim ile aralarındaki ayrımı keskinleştirmek gerekiyor. Değişen nesne ya da kişi,  değişimden önceki durumunu anımsatan ana ögelerinden tamamıyla kopmamıştır. Dönüşümse nesneyi ya da kişiyi derinden, köklerinden etkiler; dönüşmüş nesneyi ya da kişiyi geçmişiyle karşılaştırmak, benzerlikler bulmak zorlaşmıştır. Nesnelerin ya da canlıların dönüşümü çoğunlukla ölçülebilir özellikler taşır. Sözgelimi kül ile odun arasındaki ayrım su götürmez, ya da larva ile kelebek arasındaki benzerlikleri ancak derin bilimsel incelemelerde belirleyebiliriz, ki böyle incelemeler bile karşımıza yeni, daha da öze ilişkin ayrılıkları, büyük dönüşümü oluşturan küçük dönüşüm noktalarını verecektir. Öte yandan, insanların daha doğrusu kişiliklerin dönüşümü kolayca içine işlenebilecek bir konu değildir; çünkü insan, hiçbir dönüşümünde ya da değişiminde dış etkilere kapalı olamaz. Kişilik dediğimiz şey, aslında özel bir bireyin toplumla ilişkilerinin düzenine verilen addır. Dolayısıyla kişiliklerin dönüşümü toplum ilişkilerinin belli çağda geçerli düzeninden, titreşim ya da sarsıntılarından ayrı düşünülemez. Kişinin bağımsız bir iç evreninin olup olmadığı, böyle dış etkilere kapalı bir özün dönüşüme kaynaklık etme gücü aslında kişilik kavramının metafizik kanadında kalıyor.

Dönüşüm ile değişim arasında bir diğer ayrımı da, kişilerin yazgısıyla tarihin kesişme noktasında arayabiliriz: Dönüşüm, bu kesin bir kural olmamakla birlikte çoğunlukla bireyin karşı koyamadığı, maruz kaldığı bir gelişmeden doğar. Değişmeyse kişinin kendini biçimlendirme çabasının sonuçlarıdır. Edebiyat yapıtlarına da yansıyan yönü üç aşağı beş yukarı böyledir; örneğin modern dönüşüm mitlerinin merkezinde sayabileceğimiz Gregor Samsa, kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur- bunun önüne geçemez. Michel Butor’un Değişme’sindeyse aslında bir karar değişikliğinin zihinsel tutanağından başka bir şey yer almaz. Dönüşümün ölçüsüz, coşkulu, önlenemez bir yanı vardır; görünüşte kişi kendini dönüşmekten sakınabilecek gibidir. Oysa dönüşüm anı geldiğinde, direnmek ya da karşı koymak şöyle dursun, dönüşmenin coşkusuna/heyecanına kapılacaktır.

Bu noktada aslında C.G. Jung’un, dönüşüm arketipleri bir yazısına, Kehf  Suresi’nin simgesel çözümlemesini denediği, “Dönüşüm Sürecini Canlandıran Bir Simge Dizisi Örneği başlıklı yazısına değinebiliriz. Kehf Suresi’nde, hizmetçisiyle birlikte iki denizin birleştiği yere varmaya çalışan Musa’nın azıkları olan balığı yitirmeleri, daha sonra balığın yittiği yerde Hızır’la karşılaşmaları üstüne Jung şöyle diyor:

“Bütün bu süreç çok tipik bir şeyi, hayati önem taşıyan bir anın farkına varılması’nı anlatır; bu motif birçok mitte karşımıza çıkar. Musa, farkına varmadan yaşam kaynağını bulduğunu ve yeniden kaybettiğini anlar, ki bu dikkate şayan bir sezgi olarak nitelendirilebilir. Yemeyi düşündükleri balık bilinçdışının bir içeriğidir ve ilkkökenle bir bağ kurulmasını sağlar. Balık, yeniden doğmuş, yeni bir yaşama kavuşmuştur. Yorumlara göre, bunun gerçekleşmesinin nedeni, abıhayatla temas etmiş olmasıdır. Balık denize atladığında, yeniden bilinçdışının içeriği olur…”

Jung’un dikkati, kendi biliminin nesnesine, bilinçdışına yoğunlaştığı için ayetleri bağlamından koparıp mitik bir okumaya yöneldiği savunulabilir; ancak bana göre “dönüşüm” kavramını oluşturan çok temel ipuçlarını ortaya çıkardığı da tartışılmaz. Jung’un, dönüşüm ile yeniden doğuş kavramlarını değiştirikli kullanması, çakıştırması raslantı değildir. Dönüşüm, özellikle kişilik süreçlerinin dönüşümü yeniden doğma arzusuyla doğrudan ilintilidir- bu arzunun ötesinde de ölümsüzlük arayışı yatar:

Dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük sezgisi bilinçdışının kendine özg yapısıyla ilgilidir. Zira bilinçdışının mekandışı ve zamandışı bir yanı vardır.

Dönüşmenin bireyin denetiminde olamadığını Jung da sezmiştir; verdiği örnekte de, dönüşmek için kişiler hiçbir şekilde egemen olamadıkları karanlık bilinçdışının içeriğine mecbur ve maruzdurlar- yani dönüşüm bilinçdışından çağırdığında, geri çevirme güçleri yoktur. Jung’un bilinçdışı kavramının aslında insanlığın psikolojik ilkörneklerini kapsadığı akla getirilirse, bireyleri aşan bir etkinin devrede olduğu sonucu çıkarılabilir. Bir bakıma dönüşüm bireyin yadsınmasıdır. Birey, kendini yadsıyıp dönüşümün geldiği kaynağa, bilinçdışına, imana, yazgıya ya da düşmanına teslim olarak yeniden doğar.

Dönüşümle ilgili olarak yukarıdaki temellendirmelere bağlı kalarak kısa kısa çeşitli edebiyat yapıtlarından söz edelim. Açık seçik olmasa da, dönüşmek-değişmek konularında en çok kafa yormuş romancılarımızdan birisi Oğuz Atay’dır. Atay’ın yaşamöyküsü de aslında dönüşüm sayabileceğimiz kırılma noktalarıyla doludur. Üniversiteden mezun olunca ilk önce edebiyat, politika ve sanat çalışmalarını bir yana bırakarak müteahhitliğe girişir; aynı zamanda evlenir, sonradan kitaplarında “küçük burjuva yaşamı” olarak sürekli horgöreceği bir aile kurmaya çalışır. Oysa işlerini yürütemediği gibi evliliğine de son verecektir- daha sonra Tutunamayanlar’ı yazmaya giriştiği süreç başlar.

Atay’ın romanlarında kişisel dönüşüm süreçleri değilse de, bireylerin dönüşüm çabaları açık bir biçimde yer alır: Tutunamayanlar, aslında arkadaşı Selim Işık’ın intiharını öğrendikten sonra bir dönüşüm evresine giren Turgut Özben’in öyküsüdür. Turgut Özben, tıpkı yazarı gibi, küçük burjuvalığından sıyrılmaya, Selim Işık gibi bir Tutunamayan olmaya çabalar- bu yolda evini, karısını terkeder- hem intihar eden arkadaşının geçmişini araştırır, hem de okuyup yazmaya başlar. Tehlikeli Oyunlar’da, Hikmet de dönüşmeye uğraşmış, çabasını da aslında beraber olduğu kadınlara yansıtmıştır. Eylembilim’in Server Gözbudak’ı da politik bir dönüşüm geçirme çabası göz ardı edilemez.

Ancak Atay’ın kişilerinde dönüşüm çabası, büsbütün bir hayalkırıklığına varmazsa bile, sonucuna bir türlü ulaşamaz. Bir bakıma “Tutunamayan” olarak adlandırılmalarının altında da dönüşümle elde edecekleri olmuşluğu sağlayamamaları yatar. (Atay’ın günlüklerinde de sıkça vurguladığı, “çocuk kalmışlık”, “yarım aydın”lık bununla ilgili sayılabilir.) Atay’ın kişilerinin bir türlü dönüşememesinin nedeni belki de yukarda saydığımız en önemli kuralı ihlal etmeleridir: Dönüşüm, elde edilmez, dönüşüme maruz kalınır ya da teslim olunur. Oysa Atay’ın kişilerinin hemen hepsinde bir çeşit teslim olma, kendini bırakma sıkıntısı vardır. Ne Hikmet sevgilisi Bilge ya da Sevgi’ye sorgulamalardan arınmış bir aşkla bağlanabilir, ne de Turgut, Selim Işık’ın ölümünden sonra çıktığı yolculuğuna inanmayı başarır. İkisi de kendi kişiliklerine karşı sınırsız bir alay içindedir; Atay’ın yapıtlarında, üstbenin en keskin kılıcına, ironiya başvurması da bu çizgide anlamlıdır. Atay’da, bilinçdışı neredeyse hiç yoktur, karanlık yoktur, çiğ aydınlık içinde üstbenliğiyle çırılçıplak kalan birey vardır. Bu yüzden Atay’ın yapıtları dönüşememe anıtları olarak okunabilir.

Dönüşüm konusunda Atay’dan çok daha zorlayıcı başka bir örneğe yönelelim: İsmet Özel. Özel’in yapıtı üstüne dönüşüm izleği üstünden konuşmak güçleşmiştir- çünkü şairin yaşamöyküsü, Özel’in yapıtında dönüşümün izini sürme çabasına karşı kendini dayatan bir gerçeklik olarak karşımızdadır. Özel, yetmişli yılların başına kadar tanrıtanımaz bir sosyalisttir- daha sonra müslüman olur. Türkiye’nin o yıllarla birlikte içine girdiği entelektüel çatlak açısından bu geçişi daha da keskinleşmiştir. Şiirinin izlediği yolun da, şiirinde daha geniş bir “ben” (şimdilerdeki söyleyişiyle “Türkiye”) olarak ifade ettiği kişisel tarihiyle iç içe olmasında ısrarlıdır. (Belki Erbain’e, çocukluk çağında yazdığı bir şiirle başlaması, kronoloji tutkusunun yanısıra böyle de açıklanabilir.)

Özel’in ilk şiirlerinde biliçdışının çarpıcı bir biçimde su yüzüne çıkma eğilimi görülür; dönüşüm tutkusu belki doğrudan değil ama, dönüşümü oluşturan imgelerle donatılmıştır. Şiddet, daha doğrusu, yıkma, bozma, yerinden etme, çarpışma, savaş çağrıştıran devingen bir dille yazmaktadır. Ancak bu dil bir yandan da tensel-erotik bir dağarcıkla sınırları belirsiz bir beden olarak “ben”i yaratmaya başlamıştır:

 

İşte, zehirli oklar kullanıyoruz o yanıltan savaşlarda. Yıkıyoruz, yaban çiçeklerinin açtığını görüyoruz kıyıda. O kargaşalık içinde ben yıldızlara bakıyorum. Çevresini soğutuyor suya düşen ay. Yıkıyoruz. Yıkmak, kutsal kini yürekli olmanın.

(Yağmurun Kapıları Karanlık)

 

Ya güneş ya da morluk onu ben yağmurladım

Takvimlere kinle baktığı zamansızlık içinde

Belki de yumuşak tüylerini öptü akşamın

Ya da oğlaklar sığınıyor çiçekliğine

(Karoon)

 

Onlara dayanıyorum yürekli savaşçılara

Saçları uzun bir unutkanlıkla örülmüş

Kanlarının ardında tehlikeler yürüyen

Korkunun gözlerini aradığı omuzlarında

(Seni Olan Yenilgi)

 

Sinsi gülüşlerimizdir şimdi pis bir suda yıkanan

korkulardır katar katar inerler gökyüzünden.

Ay sürekli yükselirse içimizde

Çirkin ama güçlü bir tanrıya taptığımızdandır

ondan ki sıkıcıyız bu eski ayaklarla

ondan ki ulu bir tiksintiyle hazırlanmışız

Kemerlerimizdeki en güzel geyik ölüm.

(Gececil Kuşların Ürkmediği Aydınlık)

 

İsmet Özel’in şiirlerine tahtını kuran, “ben” bilinçdışının serbest kaldığı bir çatışma alanı içinden türer; çocukluk, insan gövdesi, öpüş sıkça yinelenen imgelerdir- dahası bedenin sarkastik yanlarını da sıklıkla vurgulama eğilimindedir: Ter, koku, yaralar… Özel’in ilk şiirlerindeki “ben”in bütüncül bir gövdeye sahip olduğunu söylemek zordur. Bu erken ben için tarih de bilinçdışının tarihinden başka bir şey değildir. Yönü belirsiz bir çarpışma içindedir; sanki ortasına atıldığı kargaşa içinde, duyularına yönelen tüm uyaranları saldırı olarak alıp karşılık verme çabası içindedir.

Bu çekirdek “ben”in İsmet Özel’in şiirinde tümüyle terkedildiğini savunamayız; ancak zaman içinde gözden kaçmayacak bir dönüşüm geçirerek bir çeşit tarihsel ben olmaya zorlanacaktır. 60’ların ortalarına doğru yazdığı şiirlerinde “ben”deki dönüşümün sancıları belirginleşmiştir, ancak ilk şiirleri yaratan çatışma/çarpışma arayışının karşılığı aslında şiir düzleminde hala kesinleşmemiştir:

 

birdenbire benim ağzıma takılır her şey

giderim akşama özgü göğsümü açmaya

 

Ben nereye adımı yazsam

nereyi göstersem parmaklarımla

orası şapkalar yüklü bir vagondur,

nerede daralmış görsem bir adamı

akşamın güzelim buğusunda eli-ayağı tutulmuş

bir çiçeğe uzanırken utandığını görsem

işte iğrentim yayılıyor derim, işte sırtlanlar soluyor ellerimde

(Bakmaklar)

 

Benim çünkü buram ağrır, bacaklarımı hor görürüm aynalarda

bağrıma bir gül tünemiştir, kanar yanakları bir oğlanın yağmurdan

hüznü hor görürüm çürütür çünkü o kuşu koltukaltlarımda

hırlıyım böylece büyür aşkın bir salgıdan öteye geçemediği

tanrım, Pekos Bil’im üşüt beni.

(Geceleyin Bir Korku)

 

Sınırları belirsiz gövdenin şiirdeki işlevi burada da korunmaktadır; saldırıya uğramakta, karşılık yaratmaya çalışmaktadır. Tüm merkezcilliğine karşın, İsmet Özel şiirlerinde, (belki baştan sona hepsinde) ben’in güvenli ve kesinleşmiş bir barınağı, bir yurdu yoktur. Sorularla yanıtların karmaşık çarpışmasında ya kendini korumaya çalışmakta ya da saldırıya geçmeye çalışmaktadır. Bu “ben” kendi gövdesiyle birleşmeye de direnir; gövde de, aslında bu ben’i saran belirsiz, korkularla dolu hatta kimi şiirlerde gotikleştirilmiş (çokça “gece” imgesiyle karşılanan) evrenin ikircimli bir parçasıdır. Hem arzulanır, hem de tiksintiyle kenara itilir.

Oysa, bu “ben”in güvenli bir yuva gereksinmesi yok değildir:

 

Kara bir irin akıyor

öpünce o yıkılmış gülüşünden çocukların

Kara bir salgıdır çünkü büyük

serüvenler ve çocukların soluk alışları da.

Ürker herkes üşümüş bir anahtar olagelmekten

bir çocuğun şehri çarpar yüzümün varoşlarına

(Bir Ağrı Yakıldıkça Sevilmeli)

 

Özel’in daha sonra yazdığı şiirlerde, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, “ben”in bir bağlılık arayışında olduğu görülür; Geceleyin Bir Korku’da, “üşüt beni” diyen şair, Bir Ağrı Yakıldıkça Sevilmeli’de, “Ürker herkes üşümüş bir anahtar olagelmekten” diyerek “ben”in yönünü belirler. “Ben”, teslim olarak, anahtar kilide yerleşerek kurtulacaktır. Özel şiiri de, Dönüşüm’ün yukarıda belirlediğimiz en belirleyici kuralını yinelemiştir.

 

Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir

uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor.

Şehrin şarkısını söylediğim zaman

yağız bir kımıltı oluyor sesim

bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de

ölürsem bir partizan gbi öleceğim

azgın bir gebelik halinde

yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde

(Partizan)

 

Yukarıda alıntıladığımız dizelerde, “ben” yerini bulmuş gibidir- en azından, kendisi olmayan şeye katılma isteğini şiddetli biçimde elevermektedir. Öte yandan, Özel’in bu yönde en kararlı şiirlerinden biri olmasına karşın Partizan bile ben ile bütüncül bir gövdeyi bir araya getirmez. Gövde yine parçalanmış, tamamıyla feda edilmiştir; “ben” kendini bir akışa, bir fırtınaya teslim etmiş gibidir. Yine de, iddia edildiği gibi bir genişliğe kavuştuğunu söylemek zordur; çünkü tam tersine şiirin taşkınlığı “ben”i boğmaktadır:

 

Beni dinmeyen bir mavilik kanırtıyor

buna dayanamam

bir çeteci dişleriyle söküyor kanımdaki çiviyi

buna da.

(Partizan)

 

Partizan, sözgelimi Amentü gibi, bir bilinçlenme ya da uyanış ifadesinden çok, bir sağalma, yani hastalıktan kurtulma sevincinin anlatımına benzemektedir. Dahası, Özel’in özellikle sosyalist görüşe bağlı olduğu çağlarına ait şiirlerinde, “ben”in kavuştuğu bütünlükle hala sorunluk bir ilişki içinde olduğu izlenebilir:

 

Benliğim kurtlanmış bir çocuğu

sıkıştıradursun beynimde

yengiyi yabanca söken

avucunun

avucunun böğürtlenlerine abanmak istiyor canım

böyle geçiyor içimden

(Çağdaş Bir Ürperti)

 

Hazırım ey kalaycı çırakları ve güğümcüler

ey rakı sürülmüş yaralarım.

Ey rakı sürülmüş yaralarım gövdeleşin

kırçıl acılarım benim

gök de bir mendil takınsın boynuna

benim kağşayan umutlarım gövdeleşin

çünkü ben oraya gidiyorum: boğulmaya

(Bir Devrimcinin Armonikası)

 

Ben ki gövdemi bütünüyle ne yapmalıyım

tahta bir bavul

gibi duruyorum insanın kıyısında

(Bir Devrimcinin Armonikası)

 

saçlarıma bin küsur yalnızlığı takıp girdiğim şehre

insan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam

(Kan Kalesi)

 

artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım

böğrümde kambur çocuklardan bir payanda

(Kan Kalesi)

 

her yerimde urlar çıkıyor, biraz kürt, biraz köylü, biraz makina

kangren oluyorum bahar geldiği için

urlarımı kesiyorum kör bir usturayla

ama kopmuyor onlar ve bana şehri dolaştırıyor

bırakabileceğim her şeyi bıraktırıyor bana

(Kan Kalesi)

 

Yukarıdaki dizelerin bir devrimcinin atılımını destekleyecek ifadeler olmadığı su götürmez. Özel’in şiirinde, bütünlük arayışının aldatıcı bir yanı vardır; şiirdeki “ben” katılmış, kendisi olmayan bir şeye ait-teslim olmuş gibi görünmesine karşın hala kendini kuşatan evreni korkulu ilişkilerin bir yumağı olarak algılamaktadır. Direnme biçimi için seçtiği yollar çok ilginçtir: Boğulmak, parçalanmak, urlarını kesmek… Böylece kendi gerçeğine daha da yaklaştığını sezmektedir; öte yandan gövdeyle “ben” arasındaki bağ neredeyse tümüyle bir horgörüye indirgenmiştir. Oysa tensel duyumun çekiciliği de şiirde korunmaktadır. Belki de gövdeyle duyumu birbirinden ayırma çabasından söz edilebilir.

Özel şiirinde, gövde anlam ve görevine kavuşmak için, sosyalist dağarcığın “yaşamak”ını bekleyecektir:

 

Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan

beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz

çünkü ben ayaklanmanın domurmuş haliyim

yürüsem rahmet boşanacak

sana bir karşılık vereceğim

(Yaşamak Umrumdadır)

 

Sevgilim Hayat şiirinde de, yaşamak devrimin de kaynağı olarak, “ben”le gövdeyi aynı bütünde yakalamış görünmektedir. Oysa, İsmet Özel’in şiirinde işleyen zihin açısından aslında yaşamakla “gövde”nin bileşimi yanılsamadan başka bir şey değildir;  Sevgilim Hayat’ta bile, gövde ile ben arasındaki karmaşık kopukluk bir kez daha, şiddetsiz bile olsa yankılanır:

 

yüzüme bak

ve rahmini bana doğru tekrarla

ben öyle bilirim ki yaşamak

berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır

yani sıcacık benekleri çocukluğumun

cılk yaralar halinde

yayılırlar toprağa

etlerimiz kokar

gökyüzünü kokutur

(Sevgilim Hayat)

 

Yukarıdaki dizelerde, yaşamak, gövdeden koparılıp göğe taşınmıştır; gövde çürümüye eğilimli olarak toprak üstünde kalmıştır. Sarkastik imgeler, kokan et, cılk yara; çocukluğun sıcak izlerini, yani aslında yeri hala belirsiz kalan “ben”i tehdit eden bir gelecektir. Bu kopuş, Özel’in şiirinde neredeyse hiçbir zaman kesin bir biçimde onanmaz. Dahası, belli bir dönem şiirlerinde, büyük olasılıkla ideolojik etkilerle başat bir imgeye dönüşen “yaşamak” aslında Özel’in şiirlerindeki “ben”i çevreleyen belirsiz evrenin bir parçasıdır:

 

Sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde

bir demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir

bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin

yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir

çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin

bıraktın vazgeçilmez ırmakları

gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin

(Mazot)

 

Yukarıdaki dizelerde aslında, devrimcinin hesaplaşmaya gönderildiği şeyin “yaşama”nın ta kendisi olduğunu çıkarmak için yeterli kanıt bulunabilir.

Özel’in, herkesin malumu olduğu kişisel dönüşümü (ki Özel için bu dönüşümün anlamı bir çeşit uyanış-kurtuluştur) şiirinde biraz daha başka bir boyutta görünmektedir; şiirin ben’i, dönüşebilmek adına, yine kendini parçalama yoluna çıkar:

 

İşte bütün müsveddelerimi yırttım

işte artık göğsümün kıllarıyla

gövdemin kokusundan buharlaşıyor şiir

işte onlar artık saçların kadar Boşnak

karşılıksız mektuplarım gibi yepyenidir

(Kötü Şiirler)

 

“Ben”, daha önce geçici olarak teslim olduğu bütünlükten kendini özgürleştirme arayışına başlar:

 

bana soru sor artık

beni kurtarma, konuştur

beni yaz geceleri patlayan sağnaklara bağışla

(Sevgilime İftira)

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

Aşklarım inançlarım işgal altındadır

tabutumun üstünde zar atıyorlar

cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar

denize yaklaşınca kumlar ve çakıltaşları

geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.

(Kanla Kirlenmiş Evrak)

 

yazık, şairler kadar cesur değilim

çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan

(Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak)

 

İsmet Özel’in o yıllarda yazdığı şiirlerde bir pişmanlık kaynağı olarak yansıyan “yaşamak”, daha geç şiirlerinde tamamıyla yadsınacaktır; kendi varoluşunu yaşamak olarak adlandırmaktan kaçınan bir “ben”e dönüşeceği noktaya kadar gövdesiyle kopukluğu keskinleşecektir. Bu yıllarda yazdığı şiirlerin tabanını oluşturan düşüncenin de, aslında herhangi bir Dünya görüşünden bağımsız olduğu savunulabilir. 70’li yıllardan sonra Özel’in şiirlerinde tamamıyla akıl değilse de, “akıl yürütme” hakim olmaya başlar. Bu aslında “ben”in, bir “üstben” olarak katılaşarak, yaşamayı ve dolayısıyla yaşam ile ilişki kurmanın tek aracı olan gövdeyi (ki Özel’de hiçbir aşamada “ben”le bir bütün kuramamıştır) yadsıma çizgisini imler:

 

Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka

Sonuçları bir bir gözden geçiriyorum

(Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü)

 

Özel için dönüşüm, şiddetle eşdeğerdir:

 

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın

ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir

haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın

yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

(Esenlik Bildirisi)

 

1974 tarihine ait Amentü şiirinin ise sadece İsmet Özel’in değil, Türkiye tarihinin de önemli bir anı olduğunu söylemek gerekiyor. Özel’in islama geçişi toplum tarihimiz açısından titizlikle incelenmesi gereken bir konudur; dahası sadece bir birey olarak İsmet Özel’in kişisel kararı olarak anlaşılıp göz ardı edilmemelidir.

Özel’in 74 sonrası şiirinin ayrı bir tür dönüşümü içerdiği söylenebilir: Önceki şiirlerinde gövdenin olduğu yeri “akıl” alır, ki aslında bu yer değiştirmenin sonuçları çok daha ilginç bir yazının konusu olabilir. İsmet Özel’in şiirinde akıl da, tıpkı gövdenin olduğu gibi, bütünlüksüz bir kavrama, her duyu noktasına yanıt üretme çabasıdır. Akıl, Özel şiirinde “kadınların sahiden doğurduğuna / toprağın sürüldüğüne inanmıyorum” ya da “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” dizelerinde olduğu gibi kendi çıkış noktalarını yadsıyan bir parçalanışa ilerler.

Bilimselliği, yapıtı sanatçının yaşamında yalıtma pratiğinde arayan modern eleştiriyi, dönüşüm gibi keskin konular karşısında biraz kulak ardı etmek gerekiyor. Yapıtlardaki dönüşümlerin özü elbette kaçınılmaz olarak sanatçının yaşamöyküsünde yatar; özellikle Türkiye’de, birçok okur için, kendisine sunulan metnin sahibinin geçirdiği dönüşüm yapıtın değeriyle özdeştir. Çünkü neredeyse ikiyüz yıldır Türk insanına bulanık olmayan, tamamıyla berrak hiçbir şey  önerilmemiştir. Dönüşmenin bir anlamı, evet, sonlanmadır; ancak aynı zamanda kimsenin görmezden gelemeyeceği bir ikizi vardır: Kurtuluş.

Atay’da da, İsmet Özel’de, yapıtlarında izleyebildiğimiz dönüşümün sadece edebiyatımızı değil, eğer varsa, “Türkiye’nin Ruhu” diyebileceğimiz şeyi anlamak açısından büyük önemi olduğunu düşünüyorum. Atay’ın “dönüşememe sıkıntısı” da, Özel’in şiirlerinde karşımıza çıkan “yurtsuz ben” de, aslında toplumsal tarihimizin acı dışavurumlarıdır. İki sanatçı da yaşamöykülerini Türkiye tarihiyle özdeşleştirme eğilimindedir. (Oğuz Atay’ın yapıtı üstünde yeterince durmadığımın farkındayım; ancak Atay öykülerinde de, romanlarında da yarım kalmışlığı / tıkanmışlığı ile yakın Türkiye tarihi arasında sıkı bağlar örmüştür.) İsmet Özel’in vardığı nokta tartışmaya açık olabilir- öte yandan, özellikle 80 sonrasında Türkiye’nin, sanatçıların hatta belki de halkın tahayyülünden itildiği, yani kısacası Özel’in önceden sezdiği yurtsuz benliklerin ya da Oğuz Atay’ın trajedisini yazdığı olmamış kişiliklerin gerçekleşmeye başladığından söz edilebilir. Bu entropi karşısındaysa, edebiyatımız, (pekala İsmet Özel’i de bunun içine katabiliriz) henüz herhangi bir karşılık üretememiştir.