UTANAMAMAK: Vüs’at O. Bener’in Büyüklüğü

Yaşam bir deha işi değil. Bir sürgün, köle düzeni. Vüs’at O. Bener’in Dönüşsüzlüğe Övgü öyküsünde geçen bu cümlesini Turgut Uyar’ın Binlerce Pazartesi şiirinden şu dizelerle anmak gerek:

nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada

hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna

Mutsuzluk, edebiyatımızda buzdan kalesini Vüs’at O. Bener’de kurmuştur. Bener, 1950’de New York Herald Tribune ile Yeni İstanbul gazetelerinin ortaklaşa düzenlediği bir yarışmada Dost adlı öyküsüyle ödül kazanarak dikkat çeker. Herhalde, bir ödülle ortaya çıkan ve ciddiye alınabilecek en son yazarımızdır. Öyküde, Niyazi Bey adında aydın ya da az çok okumuş olduğunu anladığımız, dönemin memur sınıfından bir kişi bir kasapla arkadaşlık kurmuştur. Kasabın evine gider, konuğu olur, aynı sofraya otururlar, içerler. “Hem kasap hem kasap ruhlu” dediği bu adamı pek beğenmez gibidir Niyazi Bey, “basit bir kadın” olarak gördüğü karısını da. Ama, kasap sızdıktan sonra karısyla bir yakınlaşma yaşar, sonra durumu kurtarmak için kadına bir yalan uydurur. Bu katı çelişkiyi çok az yazara nasip olan bir beceriyle imgeye aktarır: Çengele takılı bir öküz yüreğinden toprağa kan damlıyordu. Bu taş gibi cümle o sıralarda ilk romanlarını tefrika eden Tanpınar’ın hayranlığını kazanmıştır:

Yeni İstanbul’un müsabakasındaki “Dost” hikâyesini okudunuz mu bilmiyorum? Orada Homeros’a yakın bir cümle vardı: Kasap dükkânında öküzün yüreğinden yavaş yavaş damlayan kan. (Varlık, 1 Aralık 1951, 377, s. 5-7)

Bener’in bu ilk öyküsünde aydınla halk ilişkisinin yenilenen formülü saklıdır: Aydın, artık kötü ama isteksiz bir dosttur. Halkı tanımayan, bu nedenle gülünç duruma düşen ya da halkın zararına işlere kalkışan ateşli idealistlerden bile değildir. Onlar geride kalmıştır. Bener’in kişileri halkın en mahremine kadar girer, içini bilir ama halkın zaaflarından zübükçe yararlanmaya bile kalkmaz; çünkü gördüğü şey değersizdir, boştur, kılını kıpırdatmasına değmez, çünkü kasabın karısını kendine yakıştıramaz. Bir karşılıklılık söz konusudur üstelik. Ben fena adam mıyım? diye sorar kasap iyice kafayı bulduğu bir anda. Niyazi Bey cevap verir: Herhalde ikimiz de pek iyi değiliz.

Edebiyatımızın hazır olmadığı bu keskin karamsarlık uzun süre eksik yorumlanmıştır. Vüs’at O. Bener’in getirdiği tekinsiz duygu varoluşçuluktan öğrendiğimiz birkaç ezber cümleyle aşılabilecek gibi değildir. İyilik gereksizleşmiştir, ama kötülük de bayağıdır. Bener’in kişileri, halktan kişilerle dostluk kurma uğraşından yine de vazgeçmez. Acamı başlıklı öyküsünde bu kez Zeki Bey, evini taşımasına yardım eden Selahattin’i zehir gibi soğukta yürütmemek için bir geceliğine konuk eder. Geceyarısı bir gölge görüp uyanır, Selahattin’in kalkmış, başında durduğunu sanır, ödü patlar, ışığı açar, zavallının uyuduğunu görür. Pişmanlıkla korku karışıktır; sabaha kadar gözünü kırpmaz: Uyansaydı bari. Utanamadım da.

Halkla aydının yaşadığı yeni kopukluğun en kısa, ama en yıkıcı cümlesini yazıvermiştir: Utanamadım da. Yoksulluğu, kimsesizliği, çaresizliği görmekte ya da yazmakta hiçbir eksiği yoktur Bener’in: Merhaba ettiği her adam tıka basa şiş bir tahtakurusu gibi. Delinince akıveriyor dertleri. Pis dertleri.

Vüs’at O. Bener

Ama bunları yazdığı zaman kendini bir şey yapmış saymaz. Aydının halka hiçbir şekilde dokunamayışı, onun için ya da ona karşı hiçbir şey yapamaması. Giderek insanın insanla temasının çözülmesi, imkansızlaşması, entropi. Bir şey yapmamak. Yani, yaşamamak. Bener’in anlatıcıları bir öyküsünün başlığında olduğu gibi Yaşamasız’dır.

Ancak yaşamasız bile olsa insan yaşar gider, en azından yılları devirir. Bener’in öykü ve romanlarındaki biyografik parçaların oranı zaman içinde artar; hatta Bay Muannit Sahtegi’nin Notları ve Kapan neredeyse günlük gibidir. Sorular başlıklı öyküsünde (ya da anlatısında) şöyle yazar: Düşündükçe sıradanlaşıyorsa, kendi öngörüsüzlüğü, başka öğeler yüzünden ya da rastlantıların batağında boğulmuşluklardan oluşuyorsa bir yaşam, anlatılmasından bir yarar umulabilir mi?  

Buzul Çağının Virüsü romanıysa yaşadığı döneme göre oldukça ileride sayılabilecek bir aydının zihninin dökümüdür. Bener, kolay bir yazar değildir. Türkçe’yi şaşırtıcı bir cesaretle ama ustalıkla eğip büker. Kendine özgü bir sözdizimiyle yanlışsız ama okuyanı yadırgatan keskin cümleler kurar. Sözcükler yaratmaktan çekinmez. Seçkin bir okur için yazmıştır; evet, açık söylemeli, herkes okuyamaz Vüs’at O. Bener’i.

Zamanı geldiğinde yazmak tutkusunun da bittiğini itiraf etmekten kaçmaz: Yaz deniyor, tükettim diyorum, inanmazdan geliniyor. Doğru yaşamaya bağımlıdır Bener. Bu nedenle, belki de yaşamı boyunca bir-iki günü bile kendiyle barışık geçirememiştir.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir