Titanik’te “Daha Güvenli Kamara” Diye Bir Şey Aslında Yoktur

Aranmayan Özellikler Üstüne Bir Söyleşi’den…

‘Aranmayan Özellikler’, şimdiye kadar bir çeşit kapitalizm eleştirisi olarak anlaşıldı ve bu yaklaşım yakın bir zamanda değişmeyecek gibi görünüyor. Bu konuda senin görüşün nedir? ‘Aranmayan Özellikler’ bir kapitalizm eleştisi olarak mı tasarlandı?

Öncelikle şu yanılgıyı kaldırmak gerekiyor: Kapitalizm deyince tek bir ekonomik model ve bu modele bağlı insan ilişkilerini anlama eğilimindeyiz; oysa günümüzde kapitalizm, 19. Yüzyılda anlaşıldığı çerçeveye indirgenemez. Tek bir sistem ya da temel mekanikleri tanımlanmış bir genel modelden söz edemeyiz. Karşımızda artık kapitalizmler var; bunun anlamı ekonomik/sınıfsal ama ayrı modellerin iç içe işleyebildiği tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. IKEA’yı düşünelim: Montaj işini tüketiciye yıkarak –romandaki karakterler gibi konuşalım- bir çeşit crowdsourcing yapıyor, yani kurum açısından kapsamlı emek/maliyet getirecek bir işi, müşteriye yıkıyor. İkinci aşamada, bu montaj işi müşterinin keyif aldığı bir deneyime dönüştürülüyor ve IKEA aslında montajı tüketiciye bırakmadığında daha karlı olabileceği bazı ürünlerini de fazladan parçalara ayırmaya başlıyor. Hepsinden daha ilginci artık bu oyunu iki taraf da biliyor ve bilerek onaylıyor: Yani, pazarlama bilimini işleten ve uygulayan IKEA da biliyor, müşteri de. Bir oyun üretiliyor ve bu oyun müşteri olarak bireyi de mutlu ediyor.

Bence kapitalizm eleştirisinde kaçırdığımız nokta bu: Mutluluk. Eleştiriye insanların zorunlu sonucu mutsuzluk olan bir durumu yaşadıklarını kabul ederek başlıyoruz. Kapitalizm, ekonomik/sınıflar çelişkiler nedeniyle büyük kitlelerin sömürülmesine yol açar, evet, ama gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, yani o tüketim toplumu olarak tanımladığımız toplumlarda, gelir ve kaynak bölüşümünün aksine oranlı bir mutluluk bölüşümü vardır. Herkes Coca Cola içebilir ve Coca Cola yaşamımızı sürdürmemiz için elzem bir besin olmamakla birlikte özünde gazlı ve şekerli sudur. O kadar çok tüketilir ki birçok ülkede neredeyse nakit para geçeliliğindedir. Coca Cola içicisini hem bedensel hem de zihinsel olarak mutlu eder: Şeker, dopamin salgılamamızı sağlar; Coca Cola’nın çizdiği genç, enerjik, keyifli dünya imgesi aklımızda pekişir.

Aranmayan Özellikler’in asıl karakterleri modern şirketlerin bürokratları olarak karşımıza çıkıyor. Yukarıda tarif ettiğimiz düzeni sürdüren teknokrasinin parçaları olduklarını söyleyebiliriz. Faruk, bir finansal denetim uzmanı. Natali ve Sefa orta düzey yöneticiler. Mühendis, hekim ya da örneğin sanatçı değiller; uzmanlıkları yaşadıkları düzen içinde geçerli ve bunun dışında bireysel açıdan üretimde bulunamazlar. Gerçi mühendis, hekim ya da sanatçıların bireysel özerklikleri kuşkuludur; bugün tıp da, geniş bir teknoloji ve yöntemsel bürokrasiyle hekimleri prosedür uygulayıcıları haline dönüştürme eğilimindedir, ama bu başka ve derinleştirilmesi gereken bir konu. Modern şirketler kapitalizmin sürdürülmesinde temel parçalardır; ama kusursuz bir düzene göre ve bu sistemin öngörülmüş ilkelerine göre işlemezler. Tam tersine, kapitalizm ilke koyucu değil, ilke kaldırıcıdır- ama bunun karşılığında kural koyucudur. Kapitalist ekonomilerde sürekli bir regülasyon ve yapılanma arayışı vardır.

Aranmayan Özellikler, bütün bu işleyişin genel doğasına ilişkin bir bakış açısı ya da eleştiri getirmiyor. İnsan ilişkileri düzleminde kalıyor. Bu haliyle kapitalist bürokrasinin getirdiği ilişkilerin olağan insan ilişkileriyle çeliştiği noktaları göstermesi açısından bir eleştiridir. Bu eleştiri kendi içinde paranın ne olduğu ya da modern bir şirketin yapısı üstüne değerlendirmeler de içeriyor; ama bu değerlendirmeler karakterlerin bakış açısından kopuk değil. Bürokrasi deyince Kafka çağrışımı olacaktır; açıkçası romanın Kafkaesk bir öyküsü olduğu da eklenebilir. Tekinsiz ve daha saldırgan. Kapitalizmin bebeklik çağında da sömürgelere uzanan tehlikeli, sonu belirsiz ama karlı deniz yolculukları yatmıyor mu? Bugün kapitalist bürokrasinin yarattığı modern yapının içinde insanın yolculuğu da buna benzer. Titanik’teyseniz, hangi sınıf yolcu olduğunuz fark etmez, “daha güvenli kamara” diye bir şey aslında yoktur.

O halde, kapitalizm eleştirisi yorumlarına katıldığını anlıyoruz. Bir de şu karakterler konusu var. Aranmayan Özellikler’in bütün ana karakterleri olumsuz, kötü ya da en iyi ihtimalle sevimsiz. Teknik açıdan konuşmayı bir kenara bırakacak olursak, hani sadece antagonistlerden oluşan bir anlatı kurgulanmış, diyebiliriz. Aynı şey, zaman zaman 40 Hadis için de, söylenmişti.

Okurun sinir olması fena bir şey sayılmaz. Ama haklısın; çünkü anladığım kadarıyla insan anlayışımla ilgili bazı aykırılıklar var. Belki de Aranmayan Özellikler’de tarif ettiğim Faruk gibi insanlara kesin olarak inanamadığım içindir. Yanlış anlaşılmak istemem: İnsan doğasının, en azından senin dediğin gibi “teknik açıdan”, kötü olduğunu düşünmüyorum. İkincisi, açıkçası Türk edebiyatındaki eleştirinin kötülük konusunda yeterince iyi düşünmüş olduğunu sanmıyorum. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kadınların bacaklarına bakmasını kötülük olarak tanımlayan eleştiri yazıları okumuştum; öte yandan, şiddet ve intikam duygularının açık seçik işlendiği romanların ana karakterleri sevilebiliyor. Bu romancının yarattığı duygusal durumla da ilgili- ben zaten insanlar bu karakterleri sevsin diye yazmıyorum. Çiçikov, pozitif bir karakter değildi; Baba Karamazov da öyle değildi. Bana göre, örneğin Huzur’da, Mümtaz’ı yazarının o kadar sevmiş olması bir handikaptır. Rahmet Yolları Kesti’de hangi karakter için tam olarak “iyi” konuşabiliriz?

Karakterleri bir gözden geçirelim; gerçekten ne kadar kötüler. Faruk, kızının geleceğini güvence altına almak için didiniyor ve kendisine sunulan ahlak anlayışınca yanlış olmayan bir çalışma yöntemi izliyor. Sefa, iş yaşamının kıyıcılığından sıyrılmak istiyor ama bunun bedelini ağır biçimde ödüyor. Süleyman Kara, insanları sahte özgeçmişlerle işe alıyor; ama bir yanında da – olabileceği kadar – bir Robin Hood’luk var. Mutlak kötü olduklarını düşünmüyorum. Örneğin hiçbiri intikam almaya çalışmıyor. Hiçbiri bir başkasına – somut bir karşılığı olmadan – kötülük etmeye uğraşmıyor. Yani kötülük bir sistem sorunu olarak ortaya çıkıyor; çünkü bu tür insanların tek, büyük ve affedilmez suçu, işbirliği etmek için kullandıkları örgütlü emek gücünü dünyayı iyileştirmek için kullanmamaları… Ama bunu yapamazlar; çünkü kapitalizm dolandırıcılığı halı altına süpürebilir, ama ilkesel değişikliklere karşı başka silahları vardır. Çocuklarımızı rehin almış bir hayduttan başka bir şey değildir. Bunun karşısında iyilik ancak olumsal olabilir ve kendini çatışma içinde sayan insanın ilişkilere bakışında da makyavelizm olması kaçınılmaz olur.

40 Hadis’e gelince: O romanda cidden kötü bir karakter yoktu, ama o roman, kötülüğün insan ilişkilerini istendiği gibi yürütememenin bedeli olarak ortaya çıktığını gösteriyordu.

Açıkçası bu “sistem sorunu olarak kötülük” bana kaçamak bile değil, kolaya kaçmanın daniskası gibi geliyor. Romanın sonunda Natali, Faruk’un tecavüzüne uğruyor. Öncesinde de Faruk’u mahvetmeyi planlamış görünüyor. Bu davranışlarda, babadan kalma, hırs, ihtiras, kin duygusu yok mu? Bu insanlar sistemi değiştiren bir devrim olsa bile kötü kalırmış gibi görünmüyor mu?

Sistem sorunu ifadesindeki bayağılığı sen işaret ettikten sonra daha iyi görüyorum. Haklısın. Savunmamı izninle – önceki söylediklerimi geri almaksızın – şu yönde geliştirmeyi deniyorum: İyilik düşüncesi bir ideal ile bağlantılı olmak durumunda- yani iyi bir karakter ortaya çıktığında onunla birlikte okura bir iyi olma yolu da önermiş oluyoruz. Oysa kötü bir karakterle kendisini daha fazla sorgulamasına kapı açıyoruz. Öyle değil mi?

Yani bu karakterleri kötü olarak kurgularken böyle bir ahlaksal fikirden mi yola çıktın?

Okurun kendini sorgulaması – yani Aranmayan Özellikler’de yer alan karakterler üstünden sorgulaması beklediğim bir şey, evet, ama bu ahlaksal bir amaç gütmek anlamına gelmiyor. Tam tersine romana ideal bir karakter sokuştursaydım ahlak fikrinden yola çıkmış olacaktım. Sorunun devamında “devrim” kavramını kullandın; bu insanlar, sistemi değiştiren bir devrim olsa, neye dönüşürdü? Bu sorunun yanıtını bana göre roman karakterleri için vermek abes olurdu; ama belki de, bugünün yaşayan insanları için bir yanıt olabilir. Öncelikle şunu da sormamız gerekir: Devrim olmadı mı? Bana göre bu soruya “olmadı” demek kolaya kaçmak olacaktır; çünkü, evet, oldu! Rusya’da, Çin’de, Küba’da, Kuzey Kore’de ya da antikapitalist olduğu su götürse de İran’da. Çoğunlukla eleştirel akla ve muhalefete kapalı totaliter otokrasiler oluştu bu devrimlerin sonucunda ve kimilerinde ağır insanlık trajedileri yaşandı. Mülkiyet ilişkilerini kaldırınca her şey çözülecekmiş gibi düşünüyoruz. Oysa mülkiyet ilişkilerini birden kaldırmak toplulukları iktidarın karşısında çırılçıplak bırakmaya yaramış; yani beklenen şey olmamış- çünkü özgürleşme temel öncelik olmaktan çıkmış. Haliyle devrim insanları değiştiren bir şey zaten olmazdı; devrim, en azından bu romanda tarif edilen insanların, sonuçlarına karşı önlemler arayacağı bir şey olurdu.

Yorumunuz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir