PETER SELLERS VE RECEP İVEDİK YA DA OĞUZ ATAY VE ONUR ÜNLÜ

Yakın tarihi içinde defalarca çözülmelere uğramış, bağlandığı her değerin kısa süre içinde fos çıkmasına alışmış, en tepeden en tabana kadar kandırılmış bir toplumun isteyeceği son şey herhalde hesap vermektir.

Oğuz Atay

OĞUZ ATAY SİNEMADA

Bugün Blake Edwards’ın -başoyuncu Peter Sellers- ‘The Party’ adlı filmini gördüm.” Oğuz Atay, 26 Nisan 1970’de, filmi Londra’da, çok sevdiği Sevin’le birlikte izlemiştir. “İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikâyesi. İlk defa, bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. Böyle bir insan ne yapabilir?

***

Blake Edwards ve Peter Sellers ikilisini çoğumuz meşhur Pembe Panter filmlerinden tanıyoruz. Peter Sellers, Pembe Panter’lerde “Müfettiş Clouseau” olarak, tam Oğuz Atay’ın tanımladığı gibi “İyi niyetli ve korkunç sakar” bir karakteri canlandırır. Blake Edwards’ın ince işçiliği ve Peter Sellers’ın beklenmedik jestleri seyirciyi kahkahaya boğan enerjik, neşeli ve unutulmaz bir komedi doğurmuştur.

KOMEDİDEN HÜZNE

The Party için bu komedi türünün zirvesi demek sanırım yanlış olmaz. Bu sefer Peter Sellers kodaman stüdyo sahiplerinin, ünlü yapımcıların ve aktörlerin bulunduğu bir Hollywood partisine yanlışlıkla davet edilen Hint kökenli önemsiz bir aktörü – figüranı? – Bakshi’yi canlandırır. Partide tam anlamıyla “yalnız adam”dır. Yavruağzı takımı, kırmızı çorapları, az sonra bir tekini havuza düşüreceği tuhaf ayakkabıları… Sakarlıklarının sonuçlarını örtbas etmeye çalışırken bir yandan da diğer davetlilerle yakınlaşmaya çalışır; Clint Eastwood bozması kibirli bir aktör dışında kimseden yüz bulamaz, o da aslında bu önemsiz adamın kendine hayran oluşundan hoşlanmıştır. Filmin bir noktasında, mahsur kaldığı tuvaletten kaçmaya çalışırken avluya bakan pergolanın üstünden kayıp havuza düşer. Boğulmak üzere olan Bakshi’nin yardımına az önce yapımcısı tarafından taciz edilen bir kızcağız dışında kimse koşmaz.

***

Sonunda tabii, kız çıkıyor ve onun kalbini alıyor.” yazar Oğuz Atay günlüğüne, aynı sayfada, sanki Sevin’le biten ilişkisini açıklar gibi devam eder: “O tatlı bakışın sahibi, sonra, içine düştüğü ümitsiz pişmanlıktan kurtaramaz onu. Bu ağırlığı da kimse çekemez. Sevin bile… Şimdi yalnızlığımı ve çaresizliğimi daha iyi görüyorum.

RECEP İVEDİK’İN YALNIZLIĞI

Geçtiğimiz günlerde şair ve yönetmen Onur Ünlü’nün “Recep İvedik” üstüne ettiği sözlerle sosyal medyada gündem oluşu karşısında Oğuz Atay’ın günlüğüne bu yazdıklarını anımsamamak elde değil. Onur Ünlü, sığ entelektüelliğimizi yüzümüze vurma pahasına bizi “Recep İvedik” üstüne düşünmeye çağırıyor ve şöyle diyor: “Recep İvedik, acayip yalnız bir karakterdir. O yalnızlık, Recep İvedik’i tuhaf bir yaratığa dönüştürmüştür. Çıkış noktasındaki yalnızlık öldürücü bir yalnızlıktır. Mesela Kemal Sunal yalnız değildi, Kemal Sunal bir toplumu temsil ederdi, Recep İvedik yalnızdır. Recep İvedik daha derinlikli bir karakterdir; çünkü ne yapıyorsa yalnızlıktan yapıyor.

“HİÇBİR ŞEYİM BEN”

Sellers, hiçbir zaman Pembe Panter ya da The Party gibi filmlerin aktörü olmaktan – parası dışında elbette – memnun olmadı. Yaşamı hayal kırıklıklarıyla dolu bir başarı öyküsüdür. Dr. Stranglove ya da Lolita gibi Kubrick yapımlarındaki olağanüstü oyunculuğuna karşın komedileriyle akılda kalmıştır. Sophia Loren’e âşık olmuş, ama Loren tarafından arkadaş olarak görülmüştür. Bir söyleşisinde şöyle der: “Bildiğim kadarıyla, hiçbir şeyim ben. Kendime ait bir kişiliğim yok. Başkalarının karşısına çıkaracak bir karakterim hiç olmadı. Kendim için, tam bir yabancıyım.

***

Sellers, bu hiçliğinin ve yabancılığının izini sürmeyi bırakmadı. Yaşamının sonuna doğru, Jerzy Kosinski’nin “Orada Olmak” adlı kitabından tam da kendini anlatan bir film çıkardı. Hiçbir zaman Pembe Panter kadar hatırlanmayacak ama olağanüstü bir film…

RECEP İVEDİK İLE TOPLUMUN ORTAK DERDİ

Recep İvedik’in, Onur Ünlü tarafından ifade edilen yalnızlığı da belki bir kişilik yokluğunun perdeye yansımasıdır. Ancak, Recep İvedik’i cazip kılan, bana kalırsa, toplumun bir kişilik yokluğunu istemesi, daha doğrusu toplumun bir kişilik sahibi olmaktan kaçınmasıdır. Recep İvedik’in seyircisi kendisini “Karaambar Kamyoncular Derneği” üyesi olarak görmek istemez; ama Recep İvedik’in yıkıp geçtiği “Beyaz Türk” hayatını sürse bile sahiplenici değildir.

“KOMPLEKSLİYİM, AGRESİFİM”

En önemli nokta da şu: Peter Sellers’ın oynadığı Müfettiş karakteri kendisinin farkında değildir. Zeki bir dedektif olduğuna güveni tamdır. Donkişotvari bir hayalgücüne sahiptir. Oysa Recep İvedik karakterini iki kelime açıklar: “Kompleksliyim, agresifim.” Recep İvedik ne mal olduğunu çok iyi bilen bir karakterdir. Aslında seyircisi de bunu sever: Aşağılık duygusunun verdiği yüce keyfi.

***

Kısa yakın tarihi içinde defalarca çözülmelere uğramış, bağlandığı her değerin kısa süre içinde fos çıkmasına alışmış, en tepeden en tabana kadar kandırılmış bir toplumun isteyeceği son şey herhalde hesap vermektir. Bir kişiliğe tutunmak böyle bir toplumda riskten başka ne olabilir? Sadece suçlanmak için yeni nedenler getirir bir kişilik. O halde, Recep İvedik’in asgari özelliklerinden daha güvenli nerede buluşabiliriz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir