Perec’nin Çağla Diyaloğu

Notos’un son sayısında (Şubat-Mart 2016, 56) Georges Perec ile yapılmış söyleşinin çevirisi var. Yazarın olgun yıllarında gerçekleştirilmiş, dolayısıyla Yaşam Kullanma Kılavuzu ile Kayboluş da içlerinde olmak üzere birçok kitabından söz etmiş Perec; kendi yazı pratiğinden, edebiyat görüşünden de… Perec benim için – bunun bir anlamı varsa – anlaşılması güç bir yazar oldu. Ortaya koyduğu yapıtların okuru zorlayıcılığından söz etmiyorum; tam tersine, titiz bir çevirmene denk gelmişseniz, Perec okunması en keyifli, en kolay yazarlardan biridir. Benim çektiğim güçlük, Perec’nin yaptığı şeyi niçin yaptığını anlamakta oldu. “Şeyler” gibi deneysel olmaktan uzak bir kitapla yola çıkıyor Perec; usta bir anlatıcı, uyanık bir gözlemci ve sözünü sakınmayan bir eleştirmen. Kısacası Batı standartları içinde modern roman tarihine adını yazdırmaya yetecek ölçütlere karşılık veriyor. Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) ile ilişkisi Perec’yi ayrı bir düzeye taşıyor. İçinde “e” harfinin hiç geçmediği “Kayboluş” isminde bir polisiye kaleme alıyor. Baş yapıtı kabul edilebilecek olan Yaşam Kullanma Kılavuzu da Kayboluş’u aratmayacak kadar zorlayıcı oyunlar üstüne kurulmuş çok katmanlı, çok biçemli, iç içe geçen çapraşık kurmacalardan oluşan bir roman.

Ne yalan söyleyeyim, Perec’nin yolunu anlayamamak beni uzun süre rahatsız etti. Dille giriştiği iddialı denemeler bana göre virtüözlükten başka bir şey değildi ve bir yazarın işini böyle görmüyordum. “E” harfini kullanmadan roman yazmak sadece zahmetli bir işti, pekala yeterince zaman ve dikkatle gerçekleştirilebilirdi ve bununla anılmak bir edebiyat değeri ortaya koymak sayılmamalıydı. Yanıldığımı Perec’nin kitap-lık dergisinde yayımlanan bir yazısını okuyunca fark ettim: Perec, kendi yazarlık çabasını Brecht’in yabancılaştırma etkisiyle karşılaştırıyordu. Kezâ, Notos’taki söyleşide de sık sık anlattığı şeyle araya mesafe koymaya değiniyor. Aslında Batı edebiyatı açısından 19. yüzyıl gerçekçiliğine kadar götürülebilecek tipik bir teknik bu: Tuhaflaştırma, Rus yapısalcılarının koyduğu adıyla ostrananie… Bir nesneyi bütünüyle yabancı bir gözle görüp anlatmaya çalışmak. Perec, Oulipo’da anlattığı şeye mesafe koyma işini uçlara taşımanın imkanını bulmuştu. Dile ya da kurmacaya zorlayıcı bir kural konduğunda, örneğin “e” harfini kullanmadan yazmak gibi, kurala uymak amacıyla gerçekleştirilen işçilik yazarı yerleşik zihin durumundan uzaklaştıracak, baktığı şeyi “e” harfi olmayan bir dağarcıkla yeniden keşfetmeye çalışacak. Raslantısal biçimde de olsa görme yolunu tahmin edilemez biçimde değiştirmiş olacak. Bunu düşününce Perec’nin, Roland Barthes’a duyduğu ilgi de açıklığa kavuşuyor. Barthes yazarın (biçemin) ölümünü ilan etmişti; bu ilanı D. F. Wallace gibi yazarlar pek umursamadılar ama Perec, içindeki yazarı öldürmenin, edebiyat adına yüksek bir potansiyel sunduğunu tahmin etmişti.

Kabul etmek gerekir. Bu müthiş bir buluş, bir o kadar da büyük risk. Yine de bu yöntemde içime sinmeyen bir şey var: Bir kere yinelenmesi pek mümkün değil; avangard bir deneme ve yeniden denendiğinde ancak eskimiş bir sonuç verir. İkincisi, – bundan Perec de söyleşide söz ediyor – “Kayboluş” romanında olduğu gibi deneye temel oluşturan şey, örneğin “e” harfi kullanılmaması yapıtın kolaylıkla önüne geçebilir. Açıkçası “e” harfinin yokluğu açısından okunmak yazarı hayalkırıklığına uğratabilir. Üçüncüsü, romanın bana göre geride kalmış olsa bile asıl meselesi olan şeyi, yani bir karakter yaratmayı imkan dışına itebilir. Perec’nin deneysel yapıtlarında incelikle betimlenmiş karakterler vardır, evet, ama sanki hepsi bir masa ya da sokak lambası gibi anlatılmıştır. Perec’nin özellikle Oulipo’dan çıkış alan romanları bir karakteri ancak müzik kadar yaratabilir gibi bir sezgiye sahibim. Bu bir hafifseme değil, olamaz, bu sadece romanın/öykünün yönüne ilişkin bir karar ayrılığı belki.

Bütün bunların ne önemi var? Bir yazıyı böyle bitirmek oldukça haddini bilmezce belki ama oluyor işte. Perec’yle uzlaşamıyorum hala; çünkü, çağının her insanı gibi kendinden çıkmanın bir yolunu aradı ve müthiş zekice bir çözüm üretti. Ama çözümün, sanki evet, altında ağır bir çilecilik ve dil fetişizmi yatan, hazla işkenceyi birbirine karıştıran yaratıcılığı dışında hiçbir karşılığı yok.