Süleyman’ın Şifreleri

Ali Bulunmaz, Aranmayan Özellikler’i Sabit Fikir’e değerlendirmiş.

Selçuk Orhan, Aranmayan Özellikler’de var olmayanın olmuş gibi gösterildiği ve hayali şeylerle ceplerin dolduğu bir ülkede, yakın geçmişin kalıntılarını yokluyor.

Yazının tamamını okumak için: http://www.sabitfikir.com/elestiri/suleymanin-sifreleri

Aradığımız Roman: Aranmayan Özellikler

Evren Kuçlu, arkakapak.com’daki yazısıyla Aranmayan Özellikler’i eleştirmenlerde aradığımız dikkatle gözden geçiriyor ve değerlendiriyor:

Selçuk Orhan ilk öykü kitabı Kansızlık’ta bugün geleceği yeri işaret etmişti. İlk romanı “40 Hadis” o yerin daha yakın bir tarifini vermişti bizlere. Aranmayan Özellikler ise o adreste duruyor ve ileride bir yeri işaret ediyor. Doğrusu roman sağanağına tutulduğunuz şu günlerde başınızı sokacak bir yer arıyorsanız Aranmayan Özellikler’in sayfaları arasına saklanın.

Yazının tamamını okumak için: http://www.arkakapak.com/genel/aradigimiz-roman-aranmayan-ozellikler/

Zekâ mı Para mı?

Erkut Tezerdi, Aranmayan Özellikler’i Hürriyet Kampüs için değerlendirmiş:

Selçuk Orhan’ın yeni romanı Aranmayan Özellikler’de, zekânın parayı satın aldığına ve kapitalizm denen hayali yaratığın boynuna tasma takıldığına şahit oluyoruz.

Yazının tümün erişmek için tıklayın: http://www.hurriyetkampus.com/haberler/kitap/zeka-mi-para-mi-

Yoldaşını Öldürmek

Yoldaşını Öldürmek - Aytekin Yılmaz

Yoldaşını Öldürmek – Aytekin Yılmaz

Sol örgütlerin içindeki infaz uygulamaları ilk olarak Gün Zileli’nin anılarını okurken dikkatimi çekmişti. Zileli’nin tanıklıkları – ya da anlatımı diyelim – bu infazları sert biçimde eleştirmekle birlikte nasıl geliştikleri ve nasıl uygulandıkları üstüne ayrıntıya girmiyordu. 40 Hadis’i yazarken yakın Türkiye tarihiyle ilgili resmi olmayan, dokunabildiğim her şeye ulaşmaya çalışmıştım; benim seçtiğim infaz öyküsü – romanın kendi ekseni açısından da anlamlı olduğundan – sağ örgütler içindendir. Ancak Aytekin Yılmaz’ın tanıklıklarını daha erken okumuş olsaydım belki kullanmak isteyebilirdim.

Aytekin Yılmaz, 1992’de terör örgütü üyesi olarak tutuklanmış ve 2001’e kadar Bayrampaşa ve Bursa cezaevlerinde kalmış. PKK üyesiymiş. Yazdıklarından bu örgüte devrimci amaçlarla katıldığını anlıyoruz. Hapishanede geçirdiği yıllarda hem PKK’nın hem de başka örgütlerin koğuş içinde kurdukları baskıcı tahakküme maruz kalmış. Siyasi tutuklular – belki de bir hayatta kalma yöntemi olarak – hapishanelerinde bağlı oldukları örgütlerin yapıları içinde yer alıyor. (daha&helliip;)

Liszt ya da Chopin’in Aynası

Liszt / Chopin
Liszt, Chopin için yazdığı küçük kitapta, Chopin’in kompozisyonlarıyla ilgili olarak İngilizce çevirisiyle şöyle bir ifade kullanmış: “In his compositions, boldness is always justified; richness, even exuberance, never interferes with clearness; singularity never degenerates into uncouth fantasticalness; the sculpturing is never disorderly; the luxury of ornament never overloads the chaste eloquence of the principal lines.” Kabaca çevirmeye çalışırsam: “Kompozisyonlarında ölçülü bir cesaret vardır. Çeşitlilik bakımından zengindir, hatta coşkuludur, ama bu özelliklerin berraklığa müdahele etmesine izin vermez. Herkesten farklı ve tektir ama (nevi şahsına münhasırdır 🙂 bokunu çıkarıp fantaziye kaçmaz. Muntazam çalışan bir heykeltraş gibidir. Kompozisyonlarını pahalı mücevherlerle süsler ama bunu yaparken söyleyişinde ilkesel doğrulara bağlı kalır.” Çevirirken biraz fazla yorumlamış olabilirim; ama özellikle Liszt’in son cümlesinde, “chaste eloquence” için pekala “iffetli belagat” diyebilirdim. Oldukça ağır kaçardı.

Sanatçıların elinden çıkan bunun gibi eleştiri yazılarına karşı uyanık olmak gerektiğini düşünürüm. Liszt, çağdaşı olan Chopin’in bir bakıma hayranıydı. Resitallerinin hemen hepsinde en az bir Chopin bestesi yer alırdı. Genç yaşta yitirdiği meslektaşının sanatına karşı cömert bir beğeniye sahip olduğunu zaten onun adını taşıyan bir kitap yazmasından anlıyoruz. Ancak bütün bunlar Liszt’in müzik anlayışında, yani sanata bakışında, Chopin’i her şeyiyle onayladığını göstermez. Alıntıladığım cümlelerde bir hayranlık bildirisinden öte bir şey var. Liszt, kendi yapıtlarının çoğunda Chopin için övgü olarak sıraladıklarının tam tersini yapmıştır. Piyano virtüözü olduğu için transkripsiyonları dahil birçok eserinde sınırları zorlamıştır. Süreksizlikler, kopuşlar ve ezginin bütünlüğüne bağlı kalmadığı pasajlar çokçadır. Zaman zaman kendini sadece enstrümanla ellerinin ilişkisine bırakmış gibidir. Nereye varmaya çalışıyorum? Belki de şu garip bir yorum olmaz: Liszt, Chopin’i kompozisyonlarında korkak buluyordu. Berrak kalmak kaygısıyla çeşitliliği / çokluğu feda ettiğini düşünüyordu. Chopin bir elitistti; tek ve rafine bir zevki yansıtmak istiyor, yapıtının ayağa düşmesi ihtimalinden deli gibi korkuyordu- bu nedenle fantaziye kaçmayı denemesi söz konusu bile olamazdı. Elitistlerin beğenisine bağlı kalmaya çabalıyordu; bu nedenle, en büyük gücünden, tek ve eşsiz olma becerisinden bile ödün verebiliyordu.

Et

Vejetaryenler ve veganlar için sanırım modern dünyanın çileciler diyebiliriz. Vejetaryenlikle ilgili hiç karşı görüşüm yok. Vejetaryenlerin topluluklar oluşturmalarını, yaşam biçimlerini sürdürme ve yayma etkinliklerini de elbette temel haklar arasında görüyorum. Tam tersine, yaşamlarının tümüyle ya da bir yönüyle ilgili bir konuda çileciliği tercih etmiş bireyler – birçok insan gibi – bende de saygı uyandırıyor. Bir Fransisken rahibi, bir halveti dervişi ya da manastıra kapanmış bir budist aynı saygıyı uyandırabilirdi. Yaşamının tümünü ya da bir yönünü çileli bir yola adamış herkes için bu söylenebilir. Disiplinli bir asker, ailesinden vazgeçen bir devrimci, bir Japon origami ustası, tutkulu bir böcekbilimci… Belki şundan: Çilecilik, zihnimizin derin kodlarında erdemlilikle bağlantılıdır. Erdem ise başkaları için kendi yaşamının bir yönünden ya da tamamından vazgeçmek değil midir? Çileci bir kimseyle karşılaştığımızda belki de arketipik kodlarımız bu diğerkâm erdemle karşılaştığımızı söylüyor. Belki de bizi kandırıyor. (daha&helliip;)

Kullanıcı Deneyimi Açısından Kitap Fuarı Şeysi

Beylikdüzü’ne taşındığından beri kitap fuarına daha az gidiyorum. Gerçi artık etkinliklere katılım artıyormuş, ilgi yüksekmiş… Belki yayıncılar, kimi yazarlar hatta kitap meraklıları memnundur.  Yılda bir kutlanan bir kitap bayramı… Gönül işçisini de esnafı da sevindirir.

Bana gelince, problemleri görmeye yatkın mıtırıklı biri olduğum için bu konuda belki de yersiz şikayetlerim var.

İlk olarak: Tüyap’ın lokasyonu merkeze çok uzak. Servis işletiyorlar, metrobüs var, sabah vakitlice çıkınca araçla hızlı gidiliyor ama dayanamıyorum. Hadımköy Beylikdüzü’nden sonra mı? Avcılar ile Ispartakule arasındaki ilişki ne bilmiyorum? Adamlara da hak veriyorum. Bu kalabalığı sığdıracak bir fuar alanını Dolmabahçe Sarayı’na kuracak halleri yok. Hak veriyorum ama sonuçta mutsuzum.

İkinci olarak: Tüyap’ın fuar alanı kesinlikle kitap ya da bu boyutta bir perakende satışı için tasarlanmamış. Büyük teknelerin, motorlu araçların, elektronik cihazların ya da kurumsal yazılım ürünlerinin sunumu için hazırlanmış. Üstelik bu sunumların tüketiciye değil iş kolları tarafından başka iş kollarına yapılabilmesi için… Yani Tüyap milyonlarca perakende alıcının gezip dinlenerek küçük alışverişler yapabileceği bir yer değil. Kafeler ve başka dinlenme ortamları kitap fuarı boyunca oluşan talebi karşılamakta çok yetersiz kalıyor. İnsanlar yerlere oturuyor. Koridorlarda sıkışıyor. Bizim gibi küçük çocuklu ailelerinin gezmesini kolaylaştıracak hiçbir şey yok. Fuar alanı çevresinde de şöyle “insan” girecek tek bir yer olmaması cabası- kelimenin tam anlamıyla çöl.

Üçüncü olarak: Yayınevleri, kalabalıklar için tasarlanmamış olan bu sorunlu alana yanlış stand tasarımıyla tüy dikiyor. Tipik bir yayınevi standı okurları dışarıda bırakan kare bir alan şeklinde hazırlanmış. Bu alanın dört kenarını pazar tezgahları oluşturuyor. Ortada kalan boş alan kitap satıcıları ya da varsa imzaya gelen yazarın konforu için ayrılmış. Haliyle kitapseverler pazar tezgahlarının dışında itiş kakış bakınıyor. Kitap bakmak uzun bir iş… İnceliyorsun, arkakapağını hatta iç sayfalarını gözden geçiriyorsun. Tek bir kitap alışverişi bile kitap tezgahı önünde bir yığılmaya neden oluyor çünkü kitaba bakan okurun bir adım geri çekilip başkalarına yer vermesi pek olası değil; aksi takdirde hırsız sanılmaktan çekiniyor. Tezgah önünde yer edinip bir kitabı bulduğunuz takdirde sağa sola hareket edip başka kitaplar bakmaya ve toplamaya imkan yok. Tek bir kitap almışsanız bile kasa kuyruğuna girmek ve yine uzun uzun beklemek gerekiyor. Malesef bu sorunlu stand tasarımını neredeyse bütün yayınevleri uygulamış. Çalışanların konforu için standa ikinci kat çıkanlar var ama okurun erişimi en az düşünülen şey… Okur daha çok kitabı aşırma potansiyeli olan biri gibi düşünülmüş. Tezgahın dışında dursun yeter… Standını içi gezilebilen küçük bir dükkan gibi düzenleyen çok az yayınevi vardı. Örneğin Metis bu anlamda görece iyi bir örnek oluşturmuş ama onda da yayın çeşitliliğini gösteren bir sunum hazırlanamamış.

Dördüncü olarak: Yayınevi çalışanlarının – editörlerin düzeltmenlerin vb. fuarda satışçı olarak yer alması tam bir kaos yaratıyor. Ama özellikle butik yayınevlerinde durum bu. Bu ikisi ayrı meslek- ayrıca açıkçası yayınevi çalışanları satışçıların girdiği yoğunluğa pek alışık değiller; baskının daha az olduğu ortamda çalışma eğilimindeler. Elleri ağır, canları kolay sıkılıyor, çabuk daralıyorlar ve POS cihazı kullanmayı bilmeyenler bile var.  Örneğin bir yayınevinde iş kitaplarının konduğu bölümdeki görevliye okur başka bir kitabı soruyor, aynı yayınevinin klasik kitaplar serisinden bir kitabı- görevli başından savmak için yok diyor. Halbuki arkadaşına sorsa yardımcı olacak.

Beşinci olarak: Galiba Tüyap, imzalar için ayrı alan yaratmış ama yayınevleri yazarlarını hala standlarında sunmayı tercih ediyor. Bu saçmasapan bir görüntüye yol açıyor. Yazar kitap yığınlarının arasında iki satışçının arasında boş boş bakınıyor.  Popüler yazarlar çoğunlukla televizyonda yüzüne aşina olunan kişiler; bunlara tuhaf bir rağbet var- ne yazdığını pek bilmeden de insanlar kuyruğa girebiliyor. Kitap imzalatmanın, kitabın içeriğinden ve yazardan tamamıyla bağımsız böyle bir merağa dönüşmesi acayip ama yayıncılığa katkı sağlayacaksa eh iyi bir şey… Havaya kaldırılan iPad’ler ile fotoğraf çekmeye çalışanlar da cabası… Özetle, aslında imza alanlarının ayrılması standlar arasındaki koridorların boşalmasından yazarların hak ettikleri şekilde sunulmasına kadar pek çok sorunu çözebilecekken tercih edilmemiş. Belki de en doğrusu kitap imzalamayı bir panelle birleşik bir etkinlik olarak düşünmek ve imzalama işini hemen panel sonrasına bırakmak- bu durumda salon sıkıntısı olur mu bilmiyorum, çünkü Tüyap evet, kesinlikle perakende satış için değil!

Altıncı olarak: Yayınevlerinin ayrı salonlarda ayrı standları var. Bunun gereğini ve anlamını anlayamadım. Standlarını ikilemek yerine daha geniş alanlı standlar vermek doğru olmaz mıydı? Belki stand alanları küçük ama ferah kitapçılar gibi tasarlanabilirdi. Yayınevleri de daha görkemli bir sunuma kavuşurdu.

Yedinci olarak:  Yurtdışından katılım çok az ve daha çok ‘agent’lar seviyesinde- açıkçası fuarda bulup da İnternet üstünden alamayacağım hiçbir yerli telif (çeviri ya da Türk edebiyatı) olduğunu sanmıyorum. Haliyle yurtdışından katılım büyük bir katkı sağlayabilirdi. Amazon’dan getirmesi kargo ya da alışveriş limitleri nedeniyle sınırlı kitaplar var.

Sekizinci olarak: Sanki yayınevleri fuara taze kitaplar yetiştirmek derdinde değil. Açıkçası böyle bir fuarın, bir yazarın beklenmedik yeni bir kitabını sunmak ya da yeni bir yazarı sunmak / sunabilmek dışında neye derman olacağını kestirebilmiş değilim ama bu işlev tamamıyla göz ardı edilmiş.

Dokuzuncu olarak: Fuar alanı bu kalabalığa uygun seviyede bir havalandırma sağlamıyor. Kitap zaten oksijen düşmanı bir ürün- bu havasızlık baş ağrısına ve başka sağlık sorunlarına yol açabilir. Akşam aldığınız kitapları gözden geçirmek isteyince baş ağrısıyla ara vermek zorunda kalmak pek hoş değil…

Onuncu olarak: Dinlenme alanları yok! Son derece yetersiz. Buna daha önce değinmiştim ama Tüyap’ta büyük salonlardaki yoğunluğa karşın Pazar öğleden sonra bile güya imza için ayrılan salonlar bomboş… Gerçi havasız ama bu bölümleri madem kullanmayacaklardı dinlenme parkları olarak tasarlamak hem okuru rahatlatır hem de çay-kahve satışıyla hem de okurun ikinci tur alışverişe katılmak üzere enerji toplamasını sağlayarak kazancı artırırdı.

Onbirinci olarak: Ağaç! Ne olur ağaç… Fuar alanı kurarken üstü kapalı ve otoparklı bir depodan fazlasını tasarlamak neden bu kadar zor? Fuar alanı geniş bir alanın ortasında, yeşillendirilmiş bir kampüsün bir parçası olsa hem ziyaretçiler hem de çevre için daha iyi olmaz mıydı? TEM hattı boyunca geniş alanları toplu konutlar ve sanayi siteleri bölüyor… Aralarındaysa uçsuz bucaklık bir yoksunluk görüntüsü. Ağaçsız, kıraç, bomboş… Yeni beton anıtları bekleyen umutsuz boşluklar. Buraları ağaçlandırmak biraz olsun “hayat” katmaz mı? Yoksa yeni Türkiye’nin görüntüsü bu mu?

GÜNDELİK OYUNLARIN HIZLI GEÇMİŞİ

İnternet’in yaşamımıza girmesine kadar bilgisayar oyunları konvansiyonel pazarlardan dağıtılan paket programlar olarak ya da oyun salonları yoluyla çoğunlukla yaşça genç ve kentli bir kitleyi ilgilendiriyordu. Günümüzde 80 ya da daha öncesinde doğmuş, bugün 30’lu 40’lı yaşlarındaki pek çok yetişkin ilk kuşak PC’leri, Commodore 64’ü, Amiga 500’ü ve belki Atari 800XL, Amstrad CPC 464, Spectrum 48K gibi cihazları bir nostalji duygusuyla anımsayacaktır. Aslında elektronik oyunların tarihi kişisel bilgisayarlardan da öncesine dayanıyor; ama bu eğlence ürünlerinin tüketiminin kitlesel bir boyuta dönüşmesi elbette bilgisayarın – tıpkı televizyon gibi – değişmez bir ev eşyasına dönüşmesiyle başlar. (daha&helliip;)

KISIR EDEBİYATIN ELEŞTİRİSİ

Bir arkadaşım Türkçe edebiyat yapıtlarını okumamak için şöyle bir gerekçe bulmuştu: “Okunacak temel yapıtlarla ilgili öncelikli bir liste çıkarsam, herhalde Türkçe olanlara ömrüm boyunca sıra gelmez.” Bu katı yaklaşımın sınırlı bir akılcılıkla belli tarihsel kavramları – örneğin “ulus” kavramını – hiçe saymaktan doğduğu söylenebilir. (daha&helliip;)

ÖYKÜNÜN GÜDÜK AĞACI

90’lı ve 2000’li yılların öykü dergilerinde dikkate almaya değer bir nokta var: Birçok derginin hemen her sayısında, “öykü” ya da “yazmak” üstüne en az birkaç öykü yer almış. Kimi zaman, yazarın yazma anının somutlaştığı bir imgeyle başlanmış; örneğin, bilgisayar ya da daktilosunun karşısında, yazdığı ilk cümleyi izleyen bir yazar… Kimi zaman öykünün ya da anlatmanın ne olduğu üstüne konuşan bir karakter devreye giriyor. (daha&helliip;)

1 2 3 4 5