Perec’nin Çağla Diyaloğu

Notos’un son sayısında (Şubat-Mart 2016, 56) Georges Perec ile yapılmış söyleşinin çevirisi var. Yazarın olgun yıllarında gerçekleştirilmiş, dolayısıyla Yaşam Kullanma Kılavuzu ile Kayboluş da içlerinde olmak üzere birçok kitabından söz etmiş Perec; kendi yazı pratiğinden, edebiyat görüşünden de… Perec benim için – bunun bir anlamı varsa – anlaşılması güç bir yazar oldu. Ortaya koyduğu yapıtların okuru zorlayıcılığından söz etmiyorum; tam tersine, titiz bir çevirmene denk gelmişseniz, Perec okunması en keyifli, en kolay yazarlardan biridir. Benim çektiğim güçlük, Perec’nin yaptığı şeyi niçin yaptığını anlamakta oldu. “Şeyler” gibi deneysel olmaktan uzak bir kitapla yola çıkıyor Perec; usta bir anlatıcı, uyanık bir gözlemci ve sözünü sakınmayan bir eleştirmen. Kısacası Batı standartları içinde modern roman tarihine adını yazdırmaya yetecek ölçütlere karşılık veriyor. Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) ile ilişkisi Perec’yi ayrı bir düzeye taşıyor. İçinde “e” harfinin hiç geçmediği “Kayboluş” isminde bir polisiye kaleme alıyor. Baş yapıtı kabul edilebilecek olan Yaşam Kullanma Kılavuzu da Kayboluş’u aratmayacak kadar zorlayıcı oyunlar üstüne kurulmuş çok katmanlı, çok biçemli, iç içe geçen çapraşık kurmacalardan oluşan bir roman.

Ne yalan söyleyeyim, Perec’nin yolunu anlayamamak beni uzun süre rahatsız etti. Dille giriştiği iddialı denemeler bana göre virtüözlükten başka bir şey değildi ve bir yazarın işini böyle görmüyordum. “E” harfini kullanmadan roman yazmak sadece zahmetli bir işti, pekala yeterince zaman ve dikkatle gerçekleştirilebilirdi ve bununla anılmak bir edebiyat değeri ortaya koymak sayılmamalıydı. Yanıldığımı Perec’nin kitap-lık dergisinde yayımlanan bir yazısını okuyunca fark ettim: Perec, kendi yazarlık çabasını Brecht’in yabancılaştırma etkisiyle karşılaştırıyordu. Kezâ, Notos’taki söyleşide de sık sık anlattığı şeyle araya mesafe koymaya değiniyor. Aslında Batı edebiyatı açısından 19. yüzyıl gerçekçiliğine kadar götürülebilecek tipik bir teknik bu: Tuhaflaştırma, Rus yapısalcılarının koyduğu adıyla ostrananie… Bir nesneyi bütünüyle yabancı bir gözle görüp anlatmaya çalışmak. Perec, Oulipo’da anlattığı şeye mesafe koyma işini uçlara taşımanın imkanını bulmuştu. Dile ya da kurmacaya zorlayıcı bir kural konduğunda, örneğin “e” harfini kullanmadan yazmak gibi, kurala uymak amacıyla gerçekleştirilen işçilik yazarı yerleşik zihin durumundan uzaklaştıracak, baktığı şeyi “e” harfi olmayan bir dağarcıkla yeniden keşfetmeye çalışacak. Raslantısal biçimde de olsa görme yolunu tahmin edilemez biçimde değiştirmiş olacak. Bunu düşününce Perec’nin, Roland Barthes’a duyduğu ilgi de açıklığa kavuşuyor. Barthes yazarın (biçemin) ölümünü ilan etmişti; bu ilanı D. F. Wallace gibi yazarlar pek umursamadılar ama Perec, içindeki yazarı öldürmenin, edebiyat adına yüksek bir potansiyel sunduğunu tahmin etmişti.

Kabul etmek gerekir. Bu müthiş bir buluş, bir o kadar da büyük risk. Yine de bu yöntemde içime sinmeyen bir şey var: Bir kere yinelenmesi pek mümkün değil; avangard bir deneme ve yeniden denendiğinde ancak eskimiş bir sonuç verir. İkincisi, – bundan Perec de söyleşide söz ediyor – “Kayboluş” romanında olduğu gibi deneye temel oluşturan şey, örneğin “e” harfi kullanılmaması yapıtın kolaylıkla önüne geçebilir. Açıkçası “e” harfinin yokluğu açısından okunmak yazarı hayalkırıklığına uğratabilir. Üçüncüsü, romanın bana göre geride kalmış olsa bile asıl meselesi olan şeyi, yani bir karakter yaratmayı imkan dışına itebilir. Perec’nin deneysel yapıtlarında incelikle betimlenmiş karakterler vardır, evet, ama sanki hepsi bir masa ya da sokak lambası gibi anlatılmıştır. Perec’nin özellikle Oulipo’dan çıkış alan romanları bir karakteri ancak müzik kadar yaratabilir gibi bir sezgiye sahibim. Bu bir hafifseme değil, olamaz, bu sadece romanın/öykünün yönüne ilişkin bir karar ayrılığı belki.

Bütün bunların ne önemi var? Bir yazıyı böyle bitirmek oldukça haddini bilmezce belki ama oluyor işte. Perec’yle uzlaşamıyorum hala; çünkü, çağının her insanı gibi kendinden çıkmanın bir yolunu aradı ve müthiş zekice bir çözüm üretti. Ama çözümün, sanki evet, altında ağır bir çilecilik ve dil fetişizmi yatan, hazla işkenceyi birbirine karıştıran yaratıcılığı dışında hiçbir karşılığı yok.

BAYAĞILIK

Sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

682d9bde37fae14138eed30fef0fc488

Bir öykünün ya da romanın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili tavsiyeleri içeren metinlerle sık sık karşılaşırız. Karakter kurmanın, bir bakış açısı yaratmanın, kırılma noktalarının hatta aydınlanma (epiphany) öykücülüğünün pratiklerini ilkelere dökmeye çalışan, neredeyse ders kitabı bölümlerini andıran teknik yazıları (örneğin öyküde tek bir bakış açısına odaklanmalıdır vs.) ya da birtakım ahlakçı görüşleri yerleşik doğrular kılmaya çalışan (örneğin gerçek yaşamdan kopuk öyküler yazmayın vs.) nasihat edici denemeleri buna katabiliriz. Açıkçası edebiyat için, plastik sanatlarda olduğu gibi, teknik temellere dayanmanın umulan sonucu vereceğinden hep kuşkulu oldum. Öykü ya da roman yazarı bilinen / öğretilmiş en temel teknik doğrulara bağlı kalarak temiz bir atölye işi çıkarabilir; ama bu doğruları nasıl devşirdiği ve nereye taşıdığı üstüne düşünmemişse eline bu uslu temizlikten fazlası geçmez. Ahlakçı nasihatlere gelince: Uzatmadan söyleyeceğim, hepsi çöptür. Kısacası “Nasıl yazmalı?” sorusuna yanıt arayacak ya da buna ilişkin öneriler getirecek değilim; sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

Bayağılığı çoğunlukla sanat yapıtının temel sorunlarından kabul etmeyiz. Teknik olarak aşılması gereken bir engel gibi de görmeyiz; çünkü belirsiz bir alandadır, pek iyi tanımlanmamıştır üstüne üstlük ahlakçılığın güncel semptomları arasında eriyip gidebilir. Zaman zaman bayağılık kitap satışı ya da büyük bir politikacının övgüsü şeklinde ödül de getirebilir; ama hala bayağılıktır ve nasıl tek bir dize, tek bir imge bile bir kişiyi şair saymamıza yetebilirse, tek bir bayağılık örneği, bir yazarın sanatını önemsizleştirebilir.

Oysa, yazar, ilk cümleden başlayarak bayağılığa karşı savaş vermektedir. Görece acemi yazarlar için bu savaş çoğunlukla sıradışı olma çabasında kendini gösterir. Bayağılığı sıradanlıkla karıştırmak sık düşülen bir hatadır; bununla ilgili kavramsal değil ama imgesel bir çözümleme olarak şunu sunabilirim. Ekmek sıradan bir besindir; ama bu ekmeği değersiz kılmaz. Yapıtınız tıpkı ekmek gibi başka değerli yapıtlara benzeyebilir; biçimsel bir yenilik getirmese bile okuyanın aklı ve belleği için bir gıda sunabilir. Ama bayat ekmek, işte o bayağılıktır. Okura bayat bir şey veremezsiniz; bu hiç denenmemiş lezzetleri birleştiren bir pasta olsa bile… Şunu diyebilirsiniz: Bayat ekmek de karın doyurur. Hiç değilse ekmek vererek onları açlıktan kurtarıyorum. Bir sanat yapıtının düşebileceği en aşağılık durum herhalde bu tür bir çürümedir.

Pekiyi bayağılığı aşmak için sanatçının ya da sanat eleştirmeninin sezgileri dışında bir ölçüsü olabilir mi? Benim gözümde her sanat yapıtı birikmiş bir borcun ödenmesidir. Borç ne kadar büyük ve ödeme kararlılığı ne kadar yüksekse yapıt bayağılıktan o derece uzaklaşır. Borcun tarihini geciktirmek, borcu başka şeylere tahvil etmek, borcu olmadık numaralarla ertelemek, borcu kısmen ya da tamamıyla inkar etmek… Bunların hepsi bayağılığın hanesine yazılır. Samimi olmak sizi borçtan kurtarmaz; hatta tam tersine, samimi duygularınıza güvenerek borcun ağırlığını azaltmaya çalışırsanız, bayağılıkla el ele bir yola girmiş olursunuz. Sanatçı bir şeyle mukayyet olmadıkça bayağılıktan kolayca sıyrılamaz.

Bayağılık kötü niyetli bir beğenidir; örneğin yapıtın aslına olmayan bir övgüdür. Sözgelimi Ezra Pound, yazdığı bir şiirle Mussolini’nin övgüsünü kazanmayı başarmıştı. Halbuki Mussolini büyük olasılıkla Pound’un şiirini okumamıştı bile- onu Pound’un ABD’li oluşu, şöhreti ve İtalyan faşizmi karşısında duyduğu hezeyanın kullanılabilmesi ilgilendiriyordu. Bayağılık istisnasız her zaman kötülüğe hizmet eder. Partilerin dayatmasıyla yazılan ya da birilerinin hoşuna gitmek amacıyla kaleme alınan slogan derlemesi metinler bu nedenle sadece önemsiz değil aynı zamanda kötüdür. Bu metinlerden geriye hiçbir mesaj kalmaz, sadece onu tadan insanların anılarına o bayat acılığın damgasını vurmakla kalırlar.

Bayağılık vesveseli bir eleştirmendir. Sizi kötü bir yola sokmak çabasındadır. Bir şeyin suyuna gitmenizi salık verir. Okura değil ama okurun da içinde olduğu bir dar anlayışa boyun eğmenizi önerir. Kimin için yazdığınızı sorar durur. Bu soruyu elbette atlayamazsınız; ama yazdığınız kişinin ya da kesimin bayağı heyecanlarını uyarmak adına edebiyat yapamazsınız.

Bayağılık, bir düşünce tembelliğidir. Yapıt vermek düşünmeyi, karar almayı ve ortaya çıkan uygulamayı eleştiriden geçirip yeniden düşünmeyi gerektirir. Bayağı dediğimiz şeylerin çoğu – sanat yapıtları dışındaki şeylerin de – iyi düşünülmemiştir. Özellikle sanat yapıtı başkalarına sunduğumuz bir iştir; özverili düşünceyle üstünde durulmamışsa çiğ bir sonuç çıkmasının yanısıra yapıtın alıcısını hafife aldığımızı göstermiş oluruz. Elbette, okuru ya da sanat alıcısını dikkate almamayı öneren avant-garde yaklaşımları düşünce tembelliğiyle karıştırmamak gerekir. Avant-garde, ustaca kullanıldığında sanatın güçlü bir silahıdır ve nihayetinde sanat alıcısına karşı vurdumduymazlığı değil tam tersine sanat kamusunu ve belki de o kamunun içinde patlayarak insanı dönüştürmeyi amaçlar.

Neyse ki bayağılık kurtulması kolay bir sivilcedir. Olmamışlığın değilse bile olmamışlığa karşı hiçbir çaba göstermemenin semptomu olarak çıkar. Kaşımaya, patlatmaya, kurcalamaya gelmez. Sanıldığının aksine herkes tarafından görünür. İnsanlar bayağı yapıtlara yönelseler bile aslında bayağı olmayanla aradaki güçlü farkın bilincindedirler- bazen iyi bir yapıt, sadece iyiliği ve gerekliliğiyle insana korku verir. Çünkü o kapağın arkasında önlemeyecek bir değişme sorumluluğu vardır.

Oğuz Atay’ın Ruhu Üstüne Bir Not

Türkiye’nin Ruhu’nu yazmayı tasarladığını bildiğimiz Oğuz Atay’ın yapıtlarına, işlediği konuların ters küme görüntüsü açısından bakabilir miyiz? Yanılmıyorsam Nurdan Gürbilek de benzer bir şeye işaret etmişti; ama yineleme riskine karşın yeniden düşünmek istiyorum: Oğuz Atay’ın yapıtlarına almadığı, yapıtlarında konu etmediği şeyler eleştiri konusu olabilir mi? Pek değil, ama öyle mi? Atay, Türkiye’nin Ruhu’nu yazmak istiyordu; ama yapıtları – eleştirel, iğneleyici hatta yıkıcı olmalarına karşın – resmi tarih müfredatına göre biçimlenmişti. Yani resmi tarihin değinmediği hemen hiçbir şeye ilişmiyordu. Sözgelimi Kürt kimliği ya da Kürtlerin Cumhuriyet tarihindeki görünümleriyle ilgili neredeyse tek bir değinisi yoktur; tek bir göndermesi, ilgilendiğini gösteren bir işaret, bir karakter, birkaç cümle… Hiçbir şey. Günümüzün iktidarını yaratan İslamcılığa karşı da sessiz kalmıştır. Babaya Mektup’ta ve Selim Işık’ın yaz dindarlığında çok kısa bir bakar din konusuna. Atay’ın evreninde din, üstüne düşünmeye değen bir şey değildir belki, bilemiyorum. Tutunamayanlar’ın “İsa” modeli daha çok Batı romanından devşirilmiş bir İsa’dır. Atay, Ermeni sorununa da dokunmaz; yakınından bile geçmez. Dahası, Türkiye’nin Ruhu’nu Uşaklıgil ailesi üstünden yazmayı tasarladığını biliyoruz. Yani yazmış olsa bile, kimbilir, bu konulara şöyle bir dönüp bakmayacaktı bile. 50’lerde Pazar Postası’nda çalışmış, Kemal Tahir’in sohbetlerinde bulunmuş ve 71’den sonra edebiyat çevreleriyle istekli bir ilişki içinde olmuş birinin bu sorunlardan haberdar olmadığını ya da önemlerini kavramadığını söylemek imkanı var mı? Hele Oğuz Atay gibi belleği işlek birinin? Elbette bunları yazmak zorunda değildi. Sadece şuna karşılık arıyorum: Yakın tarihe kafa yormuş, büyük yapıtını Türkiye adıyla yazmaya niyetlenmiş bir yazar olarak, bu sistemli körlüğü neden sürdürdü? Belki hayatında olmayan şey romanında da yoktu; ya da böylesini daha güvenli, daha doğru bulmuştu. Bunu yazarken aklımın bir kenarında şu vardı: Kafamda Bir Tuhaflık’ta, 1960’lardan bugünlere İstanbul’un kenar mahallelerinin panoramasını yazan Orhan Pamuk, bir kez bile arabeskten söz etmemiş- ne de arabesk şarkılarına şarkıcılarına göndermede bulunma gereği duymuş. Üstelik çok derinleşmese de karakterlerinden biri pavyon şarkıcısıyken böyle yapmış. Romanın ana karakteri Mevlüt, sevdiğine mektup yazarken sözcükleri halk türkülerinden seçiyor. Roman bir belgesel değildir, neyse ki bunu anlayacak kadar kurmaca okumuşluğum var. Pamuk’un romanları tutkuyla yaratılmış edebiyat nesnesi kümeleridir. Bu metinlerde her şey tek tek ve özenle seçilip sıraya konmuştur; o zaman, tam elinin altında olduğu halde, hatta birileri ısrarla gözüne sokarken, bazı şeyleri neden atlamıştır? İşte bana kalırsa bu da eleştirinin bir sorusudur.

Çokuz, Hem Sayıca Hem de Kafaca… Haliyle Aslında Herkes Fazlalık

Aranmayan Özellikler Üstüne (Söyleşi:Berfin Sena Yıldız)
Hece 219 (Mart 2015)

Aranmayan Özellikler kurgu açısından bir satranç tahtasına benzetilebilir. Faruk adında bir danışman bir petrol şirketindeki yolsuzluğu araştırıyor. Şirkete yıllar boyunca sahte işe alımlar yapılmış. Hamle hamle ilerleyerek bunu çözmeye çalışıyor… Karşısına çıkanlar yetenekli ama psikolojik nedenlerle toplumun dışına itilmiş insanlar. Şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara, bu özel insanları bulup işe almış. İşte, bu kişiler oyunun piyonları… Sistem karşısında edilgenler ve kendilerini oyunu oynayanlara bırakmışlar. “Şah” ise Süleyman Kara gibi görünüyor roman boyunca. Sonunda bundan da emin olamıyoruz. Bu oyunu kim veya ne yönetiyor?

Romanın polisiye kurgusundan söz edildi. Ancak satranç benzetmesini ilk kez sizden işitiyorum ve çok hoşuma gitti. Haklısınız, satranç oyununda olduğu gibi karakterler üstünden hamlelerle ilerleyen bir akışı var. Bu oyunu elbette ben okurun bakış açısından aktarmaya çalıştım; haliyle okur, siyah’ın hamlesini hiç tahmin edemeden romanın ucundaki noktada Süleyman Kara’ya, sizin tabirinizle şaha ulaşmaya çalışıyor. Kurgu açısından böyle tarif edilebilir sanırım. Oyunun piyonu olmak konusuna gelince: Hepimiz bir bakımda – zaman zaman adına sistem dediğimiz – kendimizi içinde bulduğumuz yaşamın bir taşıyız; ama hepimiz piyon değiliz. Bizi ayrı kılan yanlarımız olduğuna inanıyoruz. Hatta bazen sistemi buna inandırmaya çabalıyoruz; çapraz gidebildiğimize, başka taşların üstünden atlayabildiğimize… Bu oyunu bana kalırsa yöneten şey onu bir sistem olarak anlayan toplumun kolektif zihniyetinden başka bir şey değil; örneğin nasıl doğayı bir akıllı tasarımın ürünü gibi anlamaya eğilimliysek, toplumla ilişkimizi de – iyi ya da kötü – bir sistem olarak hayal ediyoruz.

Süleyman Kara’nın oyunu yetenekli fakat bir şekilde zayıf düşmüş insanların keşfedilmesine dayanıyor. Bir yandan da rehabilitasyon merkezi gibi işliyor bu oyun; içine aldığı kişileri tedavi ediyor ya da bakımlarını üstleniyor. Fakat ölümü bekleyen zavallı insanların son nefeslerini huzurla verip vermedikleri de kuşkulu. Süleyman Kara’nın amacı size göre neydi? Neyi vermek istediniz?

Süleyman Kara, adı gibi biraz karanlık ve bence karanlıkta kalması gereken bir karakter… Bana göre Süleyman Kara sadece bir iş adamı. Sistemin bir açığını yakalıyor be bundan yararlanıyor. Ama yararlandığı şey aslında sistemden çok insan; ki zaten iş dediğimiz şeyin aslı buna dayanır. Süleyman Kara, yararlandığı her insana bir bedel ödüyor. Bu durumda onun sadece bir alışverişte olduğunu söylemek de mümkün… Bir şey istiyor ve karşılığında başka bir şey veriyor. Süleyman Kara’yı karanlıkta bırakan şey aslında hiçbir insan ilişkisinin alışverişe indirgenemeyecek olması.

Behçet Çelik, eseriniz hakkında yazdığı yazıda şöyle diyor: “Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.” Katılıyor musunuz?

Aranmayan Özellik’in fantastik denebilecek bir kurgusu var. Biraz, kuraldışı ve gerçekliği zorlayan bir öyküye sahip… Öte yandan Behçet Çelik’in çok yerinde bir belirlemeyle gösterdiği gibi insanların çalışma zamanına odaklanmış bir roman, dolayısıyla şirketlerin dünyası yoğun biçimde ortaya çıkıyor. Umarım Çelik’in söylediği gibi bu dünyadaki karakter aşınmasını gözler önüne sermeyi başarmıştır. Amacım kapitalist sisteme bir eleştiri daha getirmek değildi; bunu sosyal bilimler alanında çok derinlikli biçimde yapan bilim adamları, felsefeciler ve yazarlar var- sözgelimi Çelik’in aynı yazıda sözünü ettiği Sennett da bunlardan biri. Romancı olarak kafamda bu eleştiriyle yola çıksaydım sanırım ahlakçı yargılara varmaktan başka şey geçmezdi elime… Ne yazık ki günümüzde sanatın Türkiyedeki en ciddi sorunu da bu ahlakçılık. üstelik bunun latent bir modelini kullanıyor çoğu yapıt. İsim ya da örnek vermeden açıklamak zor ama kabaca şöyle tarif edebilirim bu modeli. Bir yozlaşma ya da kendi olmama eleştirisi yaratılıyor. Her karakterin aslında olabileceği bir paraleli var; onun gibi olsa iyi olacak… Ya da her davranışın aslında girdiği bir ahlaksal kalıp var ve yazar / sinemacı bize bunu hissettiriyor. Açıkçası bir sanat yapıtını bu derece zaafa düşüren başka bir şey düşünemiyorum. Ahlakçılık tasasızlıktır; daha kötüsü yerinde saymaktır. Kapitalizmi eleştirmek, daha doğrusu bir yapıta bu amaçla başlamak da aynı kapıya çıkar. Günümüzde artık öyle toplumun içinde ayna gezdirerek, duvardaki tüfeği patlatarak falan bir şey söyleyemezsiniz. Belki kadim din metinlerine – ama cesaretli bir şekilde – dönmek gerekir. Çünkü orada kötülük sandığınız şeyle kurtuluşun birbirine yapışık olduğunu görebiliriz.

Romandaki karakterlerin her biri marjinal kişilik özellikleri ve çeşitli patolojik belirtiler taşıyorlar. Romanı kurgularken veya öncesinde psikolojik okumalar yaptınız mı?

Marjinal kişilikler toplumdaki rahatsızlığın semptomlarını taşırlar. Bünyenin derinde yatan hastalığı bu kişiliklerde dışavurulur. Örneğin karaciğerimizdeki bir rahatsızlık sivilceler ya da morluklar şeklinde belirti verir; aslında toplumun temelindeki bazı çözülme ve sorunlar da marjinal kişilerlerde görünüm kazanır. Bunu geçmişteki yazma deneyimimden de örnekleyebilirimm İlk romanında, 40 Hadis’te de karakterler marjinal kişilik özellikleri taşıyordu. 40 Hadis’te 90’ların islamcı çevreleri işlenmişti ve oldukça aykırı kişilikleri ortaya sürmeye çalışmıştım; bu kişilerin gerçekte nasıl olduğundan çok dönemin hastalığını elevermesi önemlidir. 40 Hadis siyasi yönden daha karmaşık ve zor bir metindi. Aranmayan Özellikler’in daha serbest bir oyun alanı var ve kişileri kurgularken fantastik anlamda da marjinalleştirmeye imkan buldum. Özel olarak bu roman için psikoloji okumadım, ama doğrusunu isterseniz psikolojiden çok nörolojiye ilgim var ve o konuda çeşitli metinler okuyorum. Hekim olmadığım için çok derine inemiyorum elbette; benim amacım, insanı bu dünyanın bir varlığı olarak bilinçli kılan şeyleri anlamak. Ezeli muammayı ben çözecek değilim, ama insan bilincinden başka kurcalamaya değer fazla bir şey yok… Aranmayan Özellikler’de de belki bu saplantı göze çarpmıştır. İnsanların kim olduğundan çok nasıl düşündüklerini derleyen diyaloglarla dolu… Bu diyaloglarda ani manevralar, u dönüşleri ve ucu görünmeyen virajlar var. Çünkü insan böyle düşünür.

Muhasebeci Faruk son derece şüpheci, düz bir hesap uzmanı. Romanda başkarakter olarak karşımıza çıkan insanların içindeki cevheri çıkarıyor gibi görünen, onlara faydalı olan Süleyman Kara’nın ise narsistik özellikler taşıdığı izlenimine kapılıyoruz. Süleyman Kara karakteriyle çağımızın narsisizme esir insanına göndermede bulunuyor musunuz?

Faruk aslında “düz” görünmeyi kalkan edinmiş durumda; yani kendini ifade edişindeki düzlük belki de bir savunma mekanizmasıdır. Süleyman Kara’yı ise romanın sonuna kadar kendinden çok başkalarından duyuyoruz. Narsistik olup olmadığına ilişkin bir şey diyemem; ama şu bakımdan haklısınız: Süleyman Kara’nın görünüşünde bir Tanrı rolü var. Çağımızın insanı bana kalırsa tam tersine kendini beğenme özürlüdür. En küçük iddialaşmada bile bir ayağı geri gider. Kaçınmaya ve kolay teslim olmaya eğilimlidir. Örneğin intihar bombacılığı çağımızın bir olgusudur. Patlayıp gidivermek ve geride bir eylem bırakmak… Eylemle ilgili sonucu üstlenmeyen ve kendini sadece eylem olarak her şeyiyle bırakan bir birey. Bir yanıyla inanmış / adanmış insanın davranışı gibidir, öteki yanıyla inanmanın / kendini adamanın en kaçamak yoludur. Bir yaşam boyu anlamaya ya da anlatmaya çabalamak, kurup başkalarının yararına ya da umursamazlığına sunmak yerine patlayıp gidivermek. O nedenle keşke insanlar biraz kendini beğense ve kendini beğendiklerini ifade ederek bunun altında kalmamak için çabalasalar…

Romanın sonunda adaletin yerine gelmediği hissi uyanıyor. Faruk’un bir fazlalık olduğu hissi de uyanıyor kitabın sonunda. Natali’nin Faruk’a davranışları da bu hissimi pekiştiriyor. Anlatıcıyı bu konuma yerleştirme sebebiniz nedir?

Aslında romanın baş karakteri ne Süleyman Kara ne de Natali… Faruk. Faruk’un fazlalık olduğu ise çok yerinde bir belirleme ve belki de romanla ilgili yakalanabilecek önemli ayrıntılardan biri; çünkü Faruk’un sürdürmekte olduğu soruşturma bile çok önemli değildir. Dolandırılan şirket o kadar da büyük bir zarara girmemiştir. İnsanlarla birlikte bütün kaynakları sınırsızca bulup kullanan bir sistem için herkes tek başına fazlalıktır. Bu insanların ilişkisine de yansır. Çokuz, hem sayıca hem de kafaca… Haliyle aslında herkes fazlalık.

Etkilendiğim Kadın Yazarlar

Yazan Kadın - PicassoErkek yazarların pek çoğunun sessiz kaldığı bir konudur. Etkilendikleri USTAları açıklarken kadınların pek az yer tuttuğunu görürüz. Sanki bu alanda bir klasman söz konusuymuş ve kadınlarla erkekler ayrı bir kulvardaymış gibi örtük bir anlayış vardır. Belki USTAlık bütünüyle erkek bir kavram olarak yerleştiği için böyledir, belki de kadınların kamusal işleriyle görünmesinin görece yeni bir olgu olmasıyla ilgilidir. Yine de erkek yazarlardan kadın yazarları beğendiklerini işitsek bile onlardan etkilendiklerini açıklayan sanırım pek azdır. Pekiyi düzayak bir nesnellikle “edebiyatın / felsefenin erkeği kadını olmaz” deyip geçebilir miyiz? Buna çok emin değilim çünkü bilinçaltımızda, elimize aldığımız kitabın yazarının cinsiyetine bakarak bir karar veriyor olabiliriz. Dahası da var: Kadın yazarların etkisine – yani edebi anlamda etkisine – kadınlar da kendini kapatıyor olabilir. Bu örneğin eşcinsel bir yazardan etkilenmekle de aynı şey değildir; çünkü eşcinsel olduğunu bilsek bile erkek ya da kadın olması zihnimizin arkaplanında ilk ölçümüzdür. Daha doğrusu etki almak yönelimden çok biyolojik cinsiyetin kısıtladığı bir şey olabilir mi? Bir erkek yazar, bir kadın yazardan bir şey devşiremez mi? Bir kadın yazarla hesaplaşmaya giremez mi? Bir kadın yazara duyduğu hayranlık üstüne kendini kuramaz mı? Açıkçası bununla ilgili çok az örnek düşünebiliyorum. O nedenle, sorgulamaya kendimden başlamak istedim. Etkilendiğim, hayran olduğum, taklit ettiğim ya da kıskandığım kadın şair ve yazarlar oldu mu? Yazar olarak kendi geçmişime baktığımda buna evet diyebiliyorum. Ama ölçüsünü ve derinliğini kestirmem kolay değil; kendimle ilgili notlarım şu şekilde:

Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann

Yazmaya ilk başladığım yıllarda Bachmann’ın Malina’sını bir yerden elime geçirip okumuştum; bu kitabı sıradışı yapısı ve içedönük derinliğiyle çok sevdiğimi ama Bachmann’ın daha çok şiirlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Varlık dergisinin 95 ya da 94 yılındaki bir sayısında bir şiirini okumuştum. Benim okuduğum metni yanılmıyorsam Mustafa Ziyalan çevirmişti ama şu an Ahmet Cemal çevirisini bulabildim:

HENÜZ KORKUYORUM

Henüz korkuyorum seni nefesimin incecik telleriyle bağlamaktan,
düşlerin mavi bayraklarıyla süslemekten
ve sisli kapılarında karanlık şatomun,
beni bulasın diye meşaleler yakmaktan …

Henüz korkuyorum seni alacalı günlerden
ve güneş zamanının altın çavlanlarından ayırmaktan,
ayın o korkunç çehresinde
gümüş rengi köpükler saçtığında yüreğim.

Kaldır başını ama bakma bana!
İndirilmekte bayraklar, meşaleler sönmüş,
ve ay kapanmış kendi yörüngesine.
Gel, zamanıdır artık, gel
ve tut beni, ey kutsal çılgınlık!

17-18 yaşlarında bir hevesli için fena bir seçim sayılmaz. Bachmann’ın başka şiirlerini de okumaya çalıştım. Çatpat Almancamla orijinali ile çevirisini karşılaştırıp anlamaya çalıştım. Yukarıdaki şiiri özellikle alıntıladım; bu şiirde gotik öykülerdeki alacakaranlığın çekiciliğini ve insanın başka bir şey uğruna varoluşunu ortaya koymasındaki heyecanı buluyorum. Yazdığım öykülerin çoğunda bu tedirgin edici tutkuyu taklit etmeye çalıştım. Bachmann’dan az çok şunu öğrendim diyebilirim: Varoluş denen şey kaybedilme riskiyle ortaya konmazsa kazanılamaz. Üstelik bu riski bir kereliğine değil sürekli göze almak gerekir.

Latife Tekin

Latife Tekinİlk yazdıklarımda temel takıntım bir dil kurmaktı. Sanırım çoğu yazar için de öyledir. Kendime göre yüksek ilkeler koymaya çalıştım: Okuyan için anlaşılmaz olabilecek ifadelere yer vermemeliyim. Cümlelerin hepsi tek başına en azından bir açıdan değerli olmalı. Bir temposu olmalı, örneğin bir paragrafı oluşturan cümleler dengeli bir anlamlanma ivmesiyle yükselmeli ve kesintisiz bir kıvrımla sözü bağlayıp sıradaki paragrafa perdeyi açmalı. Metni zengin sözcüklerle donatmalıyım; imgeler yoğun olmalı ama yadırganmamalı, okuyanı boğmamalı. Okurun her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünenlerden değildim ama aradığım şeyi Latife Tekin’in – aslında oldukça genç bir yaşta yazdığı – Sevgili Arsız Ölüm’ünde buldum diyebilirim. Dergâh dergisindeki ilk öyküm, Televizyon Uykusu, Latife Tekin’den dil olarak çok şey ödünç almıştır. Sevgili Arsız Ölüm ne yazık ki haksızlığa uğramış bir romandır. Tekin’i, Marquez’in kuru bir taklitçisi olarak görecek kadar ileri gittik. Latife Tekin, Türkçe’ye kaynağı nereden olursa olsun bir büyü getirmiştir; bana göre bu büyünün düğümü kadınca bir dil kurmaya çabalarken kulağının yakaladığı fısıltılardır. Dili efendilerin kurduğunu ama yoksulların ve ezilenlerin değiştirdiğini göstermiştir.

Safiye Erol

Safiye Erol2002’de, aslında başka bir şeyi arama niyetiyle (Türk milliyetçiliğinin çözümlemesi amacıyla çalışırken) yola çıkan Murat Belge, Safiye Erol’u yeniden keşfetti. Ben de o sayede okudum. Safiye Erol; Samiha Ayverdi, Kenan Rıfai gibi mistik muhafazakarların oluşturduğu dar ve etkisi – evet sağ kesimde bile – pek az olmuş bir aydın çevresinde yer almış. 1930’ların 1940’ların değişim havasında bir çeşit fildişi kulede yazmış görünüyor. Öte yandan, dikkatli okunduğunda düşünce altyapısı açısından çevresindekilerden çok daha donanımlı olduğu ortaya çıkıyor. 1920’lerin başında Almanya’da sosyal bilimler eğitimi almış, belki bunun etkisiyle – Türkçe edebiyatta pek az örneği olan – bir edebi eğilim geliştirmiş: Safiye Erol’un yapıtlarında kişinin kendini başkasıyla kurduğu ilişki içinde var etmesi işlenir. Kadıköyü’nün Romanı örneğin, görünüşte inişli çıkışlı basit bir aşk hikayesi gibidir; ayrıca, açıkça söyleyelim, bugün kadın – erkek eşitsizliğinin ifadesi olarak gördüğümüz bazı klişelere saplanmıştır. İdeolojik defolarını bir kenara bırakacak olursak, romanın temelinde bir çeşit efendi/köle diyalektiğinin yattığını görebiliriz. Bu diyalektiğin şiddeti Ciğerdelen’de hem artar hem de romanın ana omurgasını kurar. Kısacası mistik-muhafazakar olarak kodladığımız Safiye Erol’un alışkını olmadığımız bir iç dünyası vardır. İnsanlar görünüşte tanıdığımız gibidir ama onları yaratan tekinsiz yanlarıdır. İşte Safiye Erol’un karakterlerini kat kat açarak teslim eder gibi görünürken tekinsizleştiren bu yöntemini yer yer ben de kullanmaya çalıştım.

Leyla Erbil

Sait Faik ve Leyla ErbilSait Faik’ten sonra değerli öykücüler çıkmıştır; ama bana göre başka yazarlarda etki bırakanların hemen hepsi kadındır. Yakınlarda sözgelimi, Necati Mert’in Füruzan’ın Parasız Yatılı öyküleri üstünde yazdıklarını okudum- açıkça etkilendiğini ve öyküye yönelmesinde bir aşama saydığını belirtmiş. Füruzan’ı okumadan Türkçe’nin öykü için sağlayabileceği imkanları anlamak zordur; dolayısıyla bana göre Füruzan, günümüz yazarları için, aynı zamanda bir çeşit zorunlu derstir. Ama etkilenmek başka ve biraz da kişisel bir şey… Benim için Leyla Erbil bir etki kaynağı oldu. Karanlığın Günü, tokat gibi bir romandır. Kendine özgü, bana göre taklit edilemez bir ironi anlayışı vardır Erbil’in; sözgelimi Oğuz Atay, okurla bir olup yarattığı bir anti-karakterle alay ediyor gibidir. Leyla Erbil, okurun hemen hiç suyuna gitmez, kendini sevdirmeye çabalamaz. Erbil’den öğrendiğim şey de bu sanırım: Sevimsiz olamayacaksan, bundan korkacaksan, yazmayacaksın. Çünkü yazmayı isteyeceğin şeylerin çoğu sevimsiz konular olacak…

Bu tür bir yazının sonunu getirmek zor. Örneğin Hannah Arendt, George Sand, Jane Austen ya da Gülten Akın üstüne de yazmak isterdim. Bir yazardan etkilenmek tarihsel koşullardan değil çoklukla kişisel nedenlerden kaynaklanıyor. Yaşamını tarihin olanaklarına göre oranlayabilmiş kaç kişi vardır? Bunu bilemem. Açıkçası düşüncenin cinsiyeti olduğuna inanmak isterdim; çünkü kadın yazarlardan aldığım etki – belki egemen toplumda kadının baskılanmasına karşı getirdikleri güç nedeniyle – hep daha yapıcı, daha yenileyici ve daha dönüştürücü oldu. Bu bir yanılsama olabilir; ama en azından şunu söylemem gerekir: Etkilendiğim kadın yazarlardan insan zihninin tamamıyla başka bir biçimde örülebileceğini öğrendim.

Edebiyat Yapıtlarında Samimiyet

RodchenkoÖykü ya da roman değerlendirmelerinde sıklıkla karşımıza çıkan ama yeterince tartışmadığımız bir terim var: Samimiyet. Kimi zaman anlatımdaki dil serbestliğini nitelemek için “samimi” deyip geçiliyor. Kimi zaman, örneğin yazarın tutumunu, hayata bakışını yücelten bir ifade olarak kullanılıyor. Kimi zaman, anlatılan şeyin inandırıcılığı “samimi” oluşuyla ölçülüyor. Samimiyet, kimsenin yadırgamadığı bir terim ama aslında doğru dürüst bir tanımı konmamışken bile sanat yapıtları için bir değer yargısı sayılmaya başlamış. Karşıtlarından anlamaya çalışırsak samimi; yapmacık, yapay, zorlama, seçkinci, bulanık, karışık ya da yorucu olmayan demek- yani aslında samimiyet terimi masumca bir niteleme değil. Keskin biçimde ayırıcı bir eleştirel anlayışa dayanıyor. (daha&helliip;)

Tecavüz İdeolojik Bir Suçtur

Kuğulu Çocuk - Pablo PicassoTecavüz ideolojik bir suçtur. Cinsel sapkınlık ya da başka gerekçelerle ortaya çıkması söylendiğinin aksine çok enderdir ve bu gerekçelere dayandırılması büyük ölçüde tecavüzü yaratan ideolojik arkaplanın desteklenmesine dayanır. Dolayısıyla her tecavüz toplu tecavüzdür. Tecavüzcünün zihninin arkaplanında her zaman bir ideolojik ateşleyici vardır, yani suçu işleyenin aklında korkunç ama kabul görmüş, yerleşmiş hatta toplum için ölçüt haline getirilmiş bir düşünce yatar. Neden böyle olduğuna uzun uzadıya girmeyeceğim; savaşların tarihine yüzeysel olarak bakınca bu suçun ideolojik temelleri ayna gibi ortaya çıkar. Bir şehir istila edildiğinde erkekler kılıçtan geçirilir, çocuklar kuyulara doldurularak ya da yüksekten atılarak ortadan kaldırılır ve kadınlara tecavüz edilir. Savaşın ideolojisi İlyada’da da aynıdır, İstanbul’un fethi için “Gaziler genç kızları bağrına bastı” yazan Aşıkpaşaoğlu’nda da aynıdır, Nazi işgalcilerinde de aynıdır, Berlin’e giren Rus askerlerinde de aynıdır… İyi ama savaşta olmadığımıza göre tecavüzün ideolojik arkaplanı ne olabilir? Aslında tecavüzün savaş sırasında yaşanma biçimiyle aynıdır gerekçe: Kadın düşmanı doğuran varlıktır. Tıpkı düşmanı besleyen toprak gibi tecavüz yoluyla bizleştirilir, milli’leştirilir ya da köleleştirilir. Yazılı kaynaklarda bir savaş suçudur ama fiili savaş sırasında neredeyse rasyonel bir stratejidir. Sözümona barış döneminde gerçekleştiğindeyse aslında toplumun kendi içindeki saklı ya da açık düşmanlıklarının dökülmesidir. Tecavüz, başkalaşmaya karşı bir saldırıdır; “benim arzuladığımı arzulamalısın yani beni” demektedir tecavüzcü- buradaki ben, geniş bir işbirliğidir.

Tecavüzün başka tetikleyicilerinin olması ideolojik gerçeği değiştirmez. Bu ideolojik malzemenin büyük bir bölümünü erkek olma ideolojisini yaratan yanlışlar doldurur. Bu yanlışlar insanları kitleler halinde savaşlara ya da fabrikalara sürmek için üretilmiştir. Bu program, erkeklere olduğu kadar kadınlara da yüklüdür; belki de bu nedenle cinsiyetçi yaşam anlayışına karşı mücadele tarihte bu kadar gecikmiştir. Tecavüzü, cinsel tatminsizlik ya da sapkınlıklarla açıklamaya çalışmak kolaya kaçmaktan başka bir şey değildir. Örneğin kadınların – ülkemizde belli kesimlerin sürekli önerdiği gibi – dışarıda örtündüğü hatta toplumsal yaşamda yer bulmasının sınırlandığı Arap/İran toplumlarında tecavüz oranının yüksekliği vurgulanıyor; daha kötüsü bu coğrafyalarda hemen her türlü iç kargaşa kolaylıkla kadının köleleştirildiği ve tecavüzün norm haline geldiği uygulamalara dönüşüyor. IŞİD bunun en canlı örneklerinden biridir. Diğer bir deyişle, kapanması ya da toplumsal yaşamdan geri çekilmesi kadını tecavüzden korumaz; aksine, kapalı kapılar ardında kendini savunmaktan tamamıyla yoksun bir duruma sokar. Batı toplumlarında tecavüze karşı daha sıkı bir denetim olmasına karşın önüne geçilmemesi şunu gösteriyor: Evet, Batı toplumları da erkeklik ideolojisinin kalıntılarını ortadan kaldırmış değildir. Kadın mücadelesinde daha ileri bir noktada olmalarına bakarak en azından savunma araçlarının biraz daha ileri düzeyde olduğu söylenebilir. Maalesef bu kazanımlar kolaylıkla geri çevrilebilir; çünkü Batı toplumları da militarist temeller üstünde denge kurmuştur. Yine IŞİD örneğinde gördüğümüz gibi Batı’daki insan tecavüzün normlaşabileceği bir coğrafyaya transfer edildiğinde kolaylıkla dönüşebiliyorsa bu çarpıklığın bedeli ne olursa olsun uygarlığın kalbinden sökülüp atılması gerekmektedir. Kısacası sapkınlık ya da erkeğin doğasının başka olması vb. eskilerin deyişiyle “fesane”dir.

İşte bu nedenle bugün, Özgecan’ın katilleriyle ilgili bazı kesimlerden açık ve kesin bir bir kınama duyamazsınız. Örneğin Akit gazetesi Adolf Eichmann’ın savunmalarını andıran bir genişlikle olayı “yaşam tarzı”na bağlamıştır. Akit’e göre o “yaşam tarzı” tecavüzü körükler; çünkü kadının iffetini korumamasının sonucu bu olmalıdır ya da sonuç bu olmadığında yadırganmalıdır. Aslında tecavüzün ideolojisi açısından konuşacak olursak demek istenen kabaca şudur: O yaşam tarzına sahipsen düşmanım olduğun için bunu hak ediyorsun. Haliyle tecavüzcü de Akit’in örtük anlayışına göre özünde bir askerdir. Düşman yaşam tarzına beklenen saldırıyı gerçekleştirerek onların topraklarını, onların ideolojisini savunmuştur. Aynı şekilde sözgelimi Yusuf Kaplan’ın – neredeyse çocukça bir düşünce tarzıyla – olayı televizyon dizilerinde işlenen yaşam tarzına bağlaması ideolojik bir savunmadan başka bir şey değildir. Diğer bir deyişle tecavüzün kapalı savunulmasıdır. Daha kötüsü bu olaydan kendi düşüncesi adına bir doğru çıkarma çabasıdır. Savaşların yarattığı tecavüz ideolojisini kendi düşünce planının temeli haline getirmiş olma yolunda başka isimler de sayılabilir… Twitter’da tecavüzlerin ABD’de de olduğunu söyleyerek “Çenenizi kapatın” diyen kadın yazara gelince: Tecavüz ideolojisinin kadından beklediği kabulü savunuyor; çünkü tecavüz edilen, başka bir kadın bile olsa, ideolojik bilinçaltında onun düşmanıdır. Pembe otobüsü savunan kişiye gelince: Söylediğinden kabaca şu çıkarılabilir. Gelin sizleri de cariyelerimiz kılalım; o zaman tecavüzden değilse bile ölümden kurtulursunuz ve mutlak yazgınıza konforlu biçimde seyahat edebilirsiniz.

Olayın dehşeti insanları idam cezası hatta “kısas”ı savunmaya kadar götürdü; bu duygu durumu karşısında akla dayalı bir karar almanın zorluğu ortadadır. Oysa ne idam cezası ne de kısas ne de tecavüzcülerin – ekşi sözlük’te geçtiği gibi – hapishanelerde ağır işkencelere maruz kalmasını savunmak gerekir. Çünkü şiddetin bu araçları aynı kadim tecavüz ideolojisini besleyen ve doğrulayan şeylerdir. Hukuk sisteminin kendisini de suçlulara tecavüz eden bir makineye dönüştüremezsiniz; hatta bu durumda maalesef, özellikle ülkemizde, bu tür suçluların değil siyasetçi, gazeteci, yazar ya da başka düşünce mahkumlarının öncelikli olarak ceza sırasına sokulacağını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Tecavüz bir ideolojidir ve sanıldığının aksine son derece rasyonel tarihsel temellere dayanmaktadır; buna karşı mücadele etmenin yolu akıldan vazgeçmek değildir- tecavüzün bulaşıcı rasyonalizmine karşı tetikte olmak gerekir. Maalesef şu aşamada ne tür bir eyleme geçilebileceği konusunda bir yol önerebilecek durumda değilim. Kadın örgütlerinin bu konuda izlenmesi ve kesin olarak desteklenmesi gerekiyor, bu kesin. İlk iş çenemizi kapayıp bu örgütleri dinleyebilir ve eylemlerine destek verebiliriz.

Uçurumun Kenarında Yürüyen Beyaz Yakalılar

Behçet Çelik’in Istanbul Art News Edebiyat’ta çıkan yazısından:

2014’te yayınlanan Selçuk Orhan’ın romanı Aranmayan Özellikler bu gibi bağların da görünürlük kazandığı, odağında kahramanın çalışma zamanının da seçildiği bir eser. Hatta, Selçuk Orhan neredeyse şirketin kendisini romanın eksenine almış, bile denebilir. Başka bir deyişle, Aranmayan Özellikler, kahramanlarının yanı sıra, bir şirket, hatta bir kapitalizm anlatısı.

Yazının tamamı için tıklayın.

Yazmak eylem midir?

Yazmak eylem midir? Bu soruyu yanıtlaması sanıldığı kadar kolay değil; çünkü, evet, yazı yoluyla eyleme dönüşmüş pek çok örnek sayılabilir. Ancak günümüzde eylem denince çoğunlukla güncel olan karşısında çabucak politik bir tutum oluşturmak anlaşılıyor. Bu tür çabukluk, her yazı türü için olmasa bile, edebiyat için pek olanaklı değildir. Edebiyat, bir tepki aracı olmamıştır; belki – tarihsel durumuna göre – tepkileri sanat yoluyla bir anlam dünyasına taşıyabilir. Toplum için değer taşıyacak bir edebiyat yapıtı zaman isteyen titiz bir çalışma sonucu doğar. Üstelik bu çalışmanın içinde güncel olan karşısında o an mümkün olan tutumların bir eleştirisi de olmalıdır.
(daha&helliip;)

Kapitalizmin Kalbine Seyahat

Ömer Türkeş, Radikal Kitap’ta Aranmayan Özellikler’i değerlendirdi:

Selçuk Orhan tıpkı Gogol ve Mann gibi kendi çağının bireyini suça ve kötülüğe sevk eden temel elementleri açığa çıkarma konusunda cesaretli olduğu kadar başarılı da… Aranmayan Özellikler radikal iktisat eleştirisiyle iyi bir politik roman.

Yazının tümü okumak için: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/kapitalizmin-kalbine-seyahat-408841