Öykünün Boyu Posu

Galiba Orhan Veli’nin Yaprak dergisinin bir tıpkıbasımında, liselerde düzenlenen münazara yarışmalarının gerçek hayattan kopuk konular üstüne olduğuna ilişkin bir eleştiri okumuştum. Melih Cevdet miydi yazan? Öğrencileri, aslında savunmadıkları düşünceler için tartıştırmanın yanlışlığı vurgulanıyordu yazıda, ayrıca “Kadın dişçi olur mu?” gibi hayatın akışı içinde zaten çözülüp yanıtını bulmuş abes konular yeriliyordu. Tartışmaya giren bireyi hem entelektüel kişiliği hem de itibarı açısından aslında küçük düşüren abes sorunlar…

Orhan Veli Kanık

İşin doğrusu, 1950’lerin çok öncesinden kalan bir abes tartışma üretme geleneğimiz var. Belki geri kalmışlığın ya da hafifletilmiş bir ifadeyle “gelişmekte kalmışlığın” bir sonucu bu: İzini sürdüğümüz modernliğin çoktan tükettiği kimi tartışmalara gecinden başlamış ya da daha kötüsü çekirdeğinden aslında uzak kaldığımız bir tartışmanın artıklarından olmadık sorunlar yaratmış olabiliriz.

Böyle abes tartışmalara örnekler bulmak zor değil: Şiirde uyak olmalı/olmamalı tartışmasının 1960’lara kadar (zaman içinde kıyıya çekilse de) sürüp gitmesi nasıl bir şeydir? Üstelik Batıcı ya da gelenekçi, önde gelen bütün şair ve eleştirmenlerimiz modern şiir tarihi konusunda bilgiliydi; hiç değilse, Abdülhâk Hamid’i biliyorlardı. Ya da bir başka uyak tartışması: Uyak göz için mi kulak için mi? Bu tartışma da sözlü/yazılı kültürden çok bir notasyon krizinden başka bir şey değildi. Kimi zaman abes tartışmalar bir kilidi zorlayıp başka alanlar açar demek isterdim ama yok öyle bir şey- malesef bunlar zaman kaybından öte, eğitim sisteminin çarpık işlediği böyle bir düzende kalıcı birtakım yanlış anlamalar biçimini alarak en katmerlisinden zarar veriyor. Eminim ülkemizde modern şiiri uyaksız şiir sanan pek çok edebiyat öğretmeni vardır.

Abdülhâk Hamid

Yakın dönemde bu abes tartışma geleneğine en katmerli katkıyı sanırım öyküyü uzunluğuna göre sınıflandırmaya çalışırken yaptık: Uzun öykü, kısa öykü, kısa kısa öykü, küçürek öykü, mikro öykü, mini öykü, küçük öykü, kısa anlatı, uzun anlatı, romanesk öykü vs. Zaten abes tartışmalar çoğunlukla sınıflandırma, işaret etme ya da tanımlama temelindeki uzlaşmazlıklardan doğar. Edebiyat metinlerini ya da genel olarak sanat yapıtlarını sınıflandırmanın zorluğu zaman zaman böyle sıkıntılar yaratabiliyor. Yine de, sanat yapıtlarını, toplu konut kataloglarındaki daireleri sunar gibi enine boyuna göre sınıflandırmakta bir yanlış görmemek kabul edilemez.

Açıkçası bir sanat yapıtını anlamaya çalışırken sığındığımız kavramları çoğaltmak kendi başına yeterli olmuyor. Hele bir de önceliğimiz anlamaktan çok karşılaştığımız metnin kategorik boyutunu – türünü, sınıfını – belirlemek olunca (“Bu okuduğum şimdi nedir?”) yapıtla aramıza kalın bir duvar örmüş oluyoruz. 90’ların ve 2000’lerin öykü yazıları ne yazık ki dönemin okurlarına bu kötülüğü etmiştir. Üstelik bir sanat yapıtını anlamaya ya da açıklamaya çalışırken kullandığımız kavramlar öykü uzunluğu tartışmasında olduğu gibi sığ ve yetersiz kalınca (nihayetinde metne bakarak uzuna uzun kısaya kısa demeyi okuma yazma bilmeyen bir çocuk da becerebilir) geleceğe hiçbir şey bırakamamış oluyoruz. Üstelik bu öykünün uzunluğu sorunundan bile henüz sıyrılabilmiş bir kavramsal eleştiri ortamımız bulunmuyor. Sözgelimi, Nobel kazandıktan sonra haliyle kitap tanıtım dergilerinin (aslında gazete eklerinin) gündemine giren Alice Munro’ya ilişkin yorumların bile pek çoğunda bu uzun/kısa karşılaştırması yer buluyor.

Alice Munro

Öykünün uzunluğu konusundaki tartışma aslında tek bir yere oturuyor: Öykü dergilerinin ya da sadece öykü/deneme yayımlama sözü veren dergilerin sayısının arttığı bir dönemden geçtik- bu da haliyle öykü denen şeyin dergide ne kadar yer bulması gerektiği ya da en az ne kadar yer bulması gerektiği gibi bir sorunu beraberinde getiriyordu. Çok kısa bir metin yayımlansa okur bunu şiir kabul edebilirdi; o zaman popüler bir öykü dergisinin hevesli şairlere kapı açması/açmaması gibi daha abes bir tartışma gündeme gelebilirdi. Çok uzun bir metin yayımlansa, yastıkaltında saklanan yayınevi bulamamış orta boy roman dosyaları dergiye yağabilirdi. Bunları okumaya zaman bulmak kolay değildi; ayrıca 120-150 sayfalık bir dergiyi kısacık bir “İçindekiler” ve tek bir öyküyle çıkarmak kaç babayiğidin harcıdır?

70’li yıllarda Yeni Dergi Füruzan ve Oğuz Atay’ın uzun öykülerini yayımlamıştı. Mehmet Fuat’ın görüşü uzun öykü diye adlandırdığı türün zaman içinde daha çok okur bulacağı yönündeydi; çünkü hayatın hızlanışı ve okurun yeni okuma alışkanlıkları böyle bir oturuşta tüketilebilecek tek konuya odaklı kısa kitaplara daha uygunlaşacaktı. Kısacası uzun öykü roman denen lanetli türe bir alternatifti. Bu bakış açısının sanat olarak edebiyattan çok yayıncılığın geleceğine ilişkin bir öngörü olduğu su götürmez. Yaşar Kemal’in epiklerinin zirvede olduğu bir dönem için biraz yadırganacak bir yargı…

Yaşar Kemal

Açıkçası okuma dürtüsüyle metnin uzunluğu arasında doğrusal bir bağlantı kurulabileceğini sanmıyorum. Kalın kitapların ürküntü verdiği söylenir; oysa kısacık anekdotların derlendiği metinlerden daha yoğun olarak okunuyor olabilirler. Örneğin kısa kısa yazdıkları için Nuri Pakdil ya da Ferit Edgü daha çok okur bulmuyorlar. Günümüzde Savaş ve Barış’ı okumayı zaman kaybı olarak gören iyi okurlar vardır; ya da Flaubert’i sadece Bouvard ve Pecuchet’ye ek olarak yazdığı Yerleşik Kanılar Sözlüğü için sevenler… Ya da Isherwood’un Hoşçakal Berlin’i ile Peter Weiss’ın Direnmenin Estetiği arasında karşılaştırmalara gidenleri. İyi okurdan söz ediyorum; dergilerin abes tartışmalara kapı dışarı ettiği iyi okurdan…  İyi okurun sanat yapıtının ne olduğuna ilişkin hiçbir beklenti duymaksızın yarattığı insanca bir sezgi vardır: Bu sezgi notasyon, sınıflandırma ya da kelime sayısıyla harekete geçmez. Bu sezgi okudukça gelişir ve rafineleşir; yine de iyi okurun sezgisi doğuştandır. Yani sıfır noktasında bile mevcuttur. Dahice ya da ayrıcalıklı değildir.

Bir sanat yapıtına nasıl yaklaşılması gerektiği kolay bir konu değildir. Sınıflandırma çabası aslında yanlış bir yaklaşım sayılmaz; bu yönlerden bakılınca öyküleri kısa ya da uzun olarak ayırmaya başlamak da, evet, bir yerden başlamaktır. Abeslik sınırının hangi çizgide aşıldığına gelince: Bir editörün yazara dört uzun öyküsünü bir kitaba kalan on kısa öyküsünü de başka kitaba ayırması gerektiğini söylemesi anlaşılabilir. Yani öyküleri en azından okumuş ve bu ayrımın en azından abes bir sonuca yol açmayacağına kanaat getirmişse bu yargısı kabul edilebilir. Ancak, bir eleştirmen ya da eleştiri yolunda bir hevesli tutup öykü pratiğini açıklama amacıyla yazmaya başladığında uzun/kısa öykü tartışması abes bir şey olmaya başlar. Yani kısa yazılan bir öyküde karakterin nasıl kurulacağı ya da uzun bir öyküde sözcüklerin  nasıl seçileceği konusunda akıl vermeye başlamışsa.. Unutun gitsin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir