OPTİK FORMLARDAN SİSTEMLER YAPMAK

ÖSYM’nin optik formlarıyla 1988’de on bir yaşındayken tanıştım. İlkokulu bitirdikten sonra Anadolu Lisesi, Özel Lise ve Kolejler ve Parasız Yatılı için üç ayrı sınava giriliyordu. Formu doldurmak en az sınavın kendisi kadar stresliydi. İsmini yanlış yazmak, fotoğrafı yapıştırırken (evet Uhu’yla!) kaydırmak, adresini sığdıramamak bütün yılın emeğini çöpe atabilirdi. İki adet 2B kurşunkalem, kalemtıraş ve Pelikan silgi haftalar öncesinden hazır edilirdi. Sınavda çişi gelene altına yapması öğütlenirdi.

Her şeye rağmen sınav, hayat karşısında olanakları kısıtlanmış bir kenar mahalle ya da taşra çocuğu için çıkış fırsatıydı. İstanbul, 80’lerin ortasında bir gecekondu kent olarak yeniden doğdu. Mahallelere su gitmezdi, inşaatı tamamlanmamış derme çatma tek oda konutlarda yaşayan komşularımız vardı, bugün “İstanbul’un Yükselen Değeri Ataşehir” olan yerden – abartmıyorum – şehre kurt iner, Alemdağ’da yaban domuzu avlanırdı.

Gecekondular buraları birkaç yıl içinde işgal etti. Bu mahalleler ne Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”de anlattığı gibi şirindi ne de Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık”ında çizdiği gibi naif insanlardan oluşuyordu. Savaştan ya da yoksulluktan kaçanların acımasız bir rekabet alanıydı. Bugünün zenginleşmiş rant alanları; yasadışı örgütler, memleketçi mafyalar, cemaatler, köy ağasından bozma tefeciler ve rüşvetçi belediyelerin çarkında kırılıp dökülen insanlarla yaratıldı.

Latife Tekin

İlkokul arkadaşlarımın çok azı beşinci sınıftan sonra tahsile devam etmiştir. Çoğu tekstil atölyelerinde, oto sanayide, ya da bir esnafın yanında çıraklığa, inşaatlarda işçiliğe ya da otobüslerde muavinliğe başladı.

Dağılmış aileler, kırık hayatlar içinde tutunmaya çalışanlarsa madde bağımlılığına, çetelere, suç dünyasına kayıp kayboldu.

İlk tercihim olmasa da kalburüstü bir Anadolu Lisesi’ne kapağı atmışım. Sonrasında optik formlarla aram hiç kötü olmadı; ortaokul sonunda Fen Lisesi sınavına girmiştim ama kazandığım okula kaydolmadım, yatılı okumak istemiyordum.

Sonra üniversite sınavı… 1995’te iki basamaklı olarak düzenlenen üniversite giriş sınavları aynı zamanda büyük bir siyasi gösteriydi; dereceye giren öğrenciler, dersane ya da kolej tişörtleriyle televizyonlara haber olurdu. Okulların önünde reklam panolarına uzun isim listeleri asılırdı. İlk ona, ilk beşe girenlere otomobiller hediye edilir, burslar yağardı.

Sınavlar hayatımda o kadar çok yer etmiş ki öykülerime ve romanlarıma defalarca yazmışım. Başkalarının Buradaları’nda birkaç ayrı öyküde birden üniversite sınavlarından söz ediliyor, hatta bir öyküyü “çoktan seçmeli” yazmışım. 40 Hadis’te sınav öncesi okul bahçesinde uzun bir bekleme sahnesi var. Aranmayan Özellikler’e başkalarının yerine para karşılığı sınava girenlerin hikayesini de dahil etmişim.

Bu çılgınlık yakın tarihe kadar artarak devam etti. Geçmişte bir sınavda “tulum çıkaran”, yani yanlışsız bütün soruları yanıtlayan öğrenci sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Son yıllardaysa binlerce çocuk sınavı karavanasız ezip geçiyor, buna rağmen ilk tercihlerini kazanamayabiliyor. Kazansalar ne oluyor? Kaçı potansiyelini gerçekleştirebilecek eğitimciyle, imkanla ya da çevreyle karşılaşabiliyor?

Geniş bir genç nüfus içinde akademik ölçekte yetenekli ve zeki çocukların sayısının artması kadar olağan bir şey olamaz. Bu çocuklar, bir şekilde aradan sıyrılır, hayatlarını kurtarır diyebilir miyiz? Hiç de değil; Pakistan’da, Çin’de, Hindistan’da her yıl doğan “üstün yetenekli” çocukların sayısı ABD’de doğan tüm çocuklardan daha fazla…

Ortalama yükselmezse sözüm ona üstün yetenek ya da üstün zekâ dediğimiz şey bireye sadece ayak bağı olur. Kendini anlatamayan, dili bağlanmış bunalımlı kaybedenler ya da takım elbiseli şarlatanlar yaratırız.

Eğitim, maalesef bir seçme ve yerleştirme sistemi değil. Seçme ve yerleştirme sadece bireylerin yollarını çizebileceği imkanlar için gerekli. Bazen tek bir çocuğu, üstün yetenekli değil, bildiğiniz sıradan bir çocuğu kazanmak için bir eğitimcinin yıllarını vermesi gerekir. Biz hep öğrenci üstüne düşünüyoruz; halbuki eğitimciye kafa yormamız gerekir. Şunu unutmayalım: ABD’yi kovboy patronlar, Almanya’yı çalışkan sanayiciler ya da İngiltere’yi soğukkanlı diplomatlar kurmuş olabilir. Ama bu ülkeyi askerler ya da siyasetçiler değil aslında eğitimciler kurdu. Ahmet Cevdet’le, Tevfik Fikret’le, Hasan Ali Yücel’le… Bizim şiirimiz parasız yatılılarda yazıldı, Hababam Sınıfı’yla kendimizi tanıdık. Bu ülkeyi, genç bir öğrenciye, dersteki basit bir başarısından ötürü “Kemal” adını layık gören o öğretmen kurdu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir