Oğuz Atay’ın Ruhu Üstüne Bir Not

Türkiye’nin Ruhu’nu yazmayı tasarladığını bildiğimiz Oğuz Atay’ın yapıtlarına, işlediği konuların ters küme görüntüsü açısından bakabilir miyiz? Yanılmıyorsam Nurdan Gürbilek de benzer bir şeye işaret etmişti; ama yineleme riskine karşın yeniden düşünmek istiyorum: Oğuz Atay’ın yapıtlarına almadığı, yapıtlarında konu etmediği şeyler eleştiri konusu olabilir mi? Pek değil, ama öyle mi? Atay, Türkiye’nin Ruhu’nu yazmak istiyordu; ama yapıtları – eleştirel, iğneleyici hatta yıkıcı olmalarına karşın – resmi tarih müfredatına göre biçimlenmişti. Yani resmi tarihin değinmediği hemen hiçbir şeye ilişmiyordu. Sözgelimi Kürt kimliği ya da Kürtlerin Cumhuriyet tarihindeki görünümleriyle ilgili neredeyse tek bir değinisi yoktur; tek bir göndermesi, ilgilendiğini gösteren bir işaret, bir karakter, birkaç cümle… Hiçbir şey. Günümüzün iktidarını yaratan İslamcılığa karşı da sessiz kalmıştır. Babaya Mektup’ta ve Selim Işık’ın yaz dindarlığında çok kısa bir bakar din konusuna. Atay’ın evreninde din, üstüne düşünmeye değen bir şey değildir belki, bilemiyorum. Tutunamayanlar’ın “İsa” modeli daha çok Batı romanından devşirilmiş bir İsa’dır. Atay, Ermeni sorununa da dokunmaz; yakınından bile geçmez. Dahası, Türkiye’nin Ruhu’nu Uşaklıgil ailesi üstünden yazmayı tasarladığını biliyoruz. Yani yazmış olsa bile, kimbilir, bu konulara şöyle bir dönüp bakmayacaktı bile. 50’lerde Pazar Postası’nda çalışmış, Kemal Tahir’in sohbetlerinde bulunmuş ve 71’den sonra edebiyat çevreleriyle istekli bir ilişki içinde olmuş birinin bu sorunlardan haberdar olmadığını ya da önemlerini kavramadığını söylemek imkanı var mı? Hele Oğuz Atay gibi belleği işlek birinin? Elbette bunları yazmak zorunda değildi. Sadece şuna karşılık arıyorum: Yakın tarihe kafa yormuş, büyük yapıtını Türkiye adıyla yazmaya niyetlenmiş bir yazar olarak, bu sistemli körlüğü neden sürdürdü? Belki hayatında olmayan şey romanında da yoktu; ya da böylesini daha güvenli, daha doğru bulmuştu. Bunu yazarken aklımın bir kenarında şu vardı: Kafamda Bir Tuhaflık’ta, 1960’lardan bugünlere İstanbul’un kenar mahallelerinin panoramasını yazan Orhan Pamuk, bir kez bile arabeskten söz etmemiş- ne de arabesk şarkılarına şarkıcılarına göndermede bulunma gereği duymuş. Üstelik çok derinleşmese de karakterlerinden biri pavyon şarkıcısıyken böyle yapmış. Romanın ana karakteri Mevlüt, sevdiğine mektup yazarken sözcükleri halk türkülerinden seçiyor. Roman bir belgesel değildir, neyse ki bunu anlayacak kadar kurmaca okumuşluğum var. Pamuk’un romanları tutkuyla yaratılmış edebiyat nesnesi kümeleridir. Bu metinlerde her şey tek tek ve özenle seçilip sıraya konmuştur; o zaman, tam elinin altında olduğu halde, hatta birileri ısrarla gözüne sokarken, bazı şeyleri neden atlamıştır? İşte bana kalırsa bu da eleştirinin bir sorusudur.