Kullanıcı Deneyimi Açısından Kitap Fuarı Şeysi

Beylikdüzü’ne taşındığından beri kitap fuarına daha az gidiyorum. Gerçi artık etkinliklere katılım artıyormuş, ilgi yüksekmiş… Belki yayıncılar, kimi yazarlar hatta kitap meraklıları memnundur.  Yılda bir kutlanan bir kitap bayramı… Gönül işçisini de esnafı da sevindirir.

Bana gelince, problemleri görmeye yatkın mıtırıklı biri olduğum için bu konuda belki de yersiz şikayetlerim var.

İlk olarak: Tüyap’ın lokasyonu merkeze çok uzak. Servis işletiyorlar, metrobüs var, sabah vakitlice çıkınca araçla hızlı gidiliyor ama dayanamıyorum. Hadımköy Beylikdüzü’nden sonra mı? Avcılar ile Ispartakule arasındaki ilişki ne bilmiyorum? Adamlara da hak veriyorum. Bu kalabalığı sığdıracak bir fuar alanını Dolmabahçe Sarayı’na kuracak halleri yok. Hak veriyorum ama sonuçta mutsuzum.

İkinci olarak: Tüyap’ın fuar alanı kesinlikle kitap ya da bu boyutta bir perakende satışı için tasarlanmamış. Büyük teknelerin, motorlu araçların, elektronik cihazların ya da kurumsal yazılım ürünlerinin sunumu için hazırlanmış. Üstelik bu sunumların tüketiciye değil iş kolları tarafından başka iş kollarına yapılabilmesi için… Yani Tüyap milyonlarca perakende alıcının gezip dinlenerek küçük alışverişler yapabileceği bir yer değil. Kafeler ve başka dinlenme ortamları kitap fuarı boyunca oluşan talebi karşılamakta çok yetersiz kalıyor. İnsanlar yerlere oturuyor. Koridorlarda sıkışıyor. Bizim gibi küçük çocuklu ailelerinin gezmesini kolaylaştıracak hiçbir şey yok. Fuar alanı çevresinde de şöyle “insan” girecek tek bir yer olmaması cabası- kelimenin tam anlamıyla çöl.

Üçüncü olarak: Yayınevleri, kalabalıklar için tasarlanmamış olan bu sorunlu alana yanlış stand tasarımıyla tüy dikiyor. Tipik bir yayınevi standı okurları dışarıda bırakan kare bir alan şeklinde hazırlanmış. Bu alanın dört kenarını pazar tezgahları oluşturuyor. Ortada kalan boş alan kitap satıcıları ya da varsa imzaya gelen yazarın konforu için ayrılmış. Haliyle kitapseverler pazar tezgahlarının dışında itiş kakış bakınıyor. Kitap bakmak uzun bir iş… İnceliyorsun, arkakapağını hatta iç sayfalarını gözden geçiriyorsun. Tek bir kitap alışverişi bile kitap tezgahı önünde bir yığılmaya neden oluyor çünkü kitaba bakan okurun bir adım geri çekilip başkalarına yer vermesi pek olası değil; aksi takdirde hırsız sanılmaktan çekiniyor. Tezgah önünde yer edinip bir kitabı bulduğunuz takdirde sağa sola hareket edip başka kitaplar bakmaya ve toplamaya imkan yok. Tek bir kitap almışsanız bile kasa kuyruğuna girmek ve yine uzun uzun beklemek gerekiyor. Malesef bu sorunlu stand tasarımını neredeyse bütün yayınevleri uygulamış. Çalışanların konforu için standa ikinci kat çıkanlar var ama okurun erişimi en az düşünülen şey… Okur daha çok kitabı aşırma potansiyeli olan biri gibi düşünülmüş. Tezgahın dışında dursun yeter… Standını içi gezilebilen küçük bir dükkan gibi düzenleyen çok az yayınevi vardı. Örneğin Metis bu anlamda görece iyi bir örnek oluşturmuş ama onda da yayın çeşitliliğini gösteren bir sunum hazırlanamamış.

Dördüncü olarak: Yayınevi çalışanlarının – editörlerin düzeltmenlerin vb. fuarda satışçı olarak yer alması tam bir kaos yaratıyor. Ama özellikle butik yayınevlerinde durum bu. Bu ikisi ayrı meslek- ayrıca açıkçası yayınevi çalışanları satışçıların girdiği yoğunluğa pek alışık değiller; baskının daha az olduğu ortamda çalışma eğilimindeler. Elleri ağır, canları kolay sıkılıyor, çabuk daralıyorlar ve POS cihazı kullanmayı bilmeyenler bile var.  Örneğin bir yayınevinde iş kitaplarının konduğu bölümdeki görevliye okur başka bir kitabı soruyor, aynı yayınevinin klasik kitaplar serisinden bir kitabı- görevli başından savmak için yok diyor. Halbuki arkadaşına sorsa yardımcı olacak.

Beşinci olarak: Galiba Tüyap, imzalar için ayrı alan yaratmış ama yayınevleri yazarlarını hala standlarında sunmayı tercih ediyor. Bu saçmasapan bir görüntüye yol açıyor. Yazar kitap yığınlarının arasında iki satışçının arasında boş boş bakınıyor.  Popüler yazarlar çoğunlukla televizyonda yüzüne aşina olunan kişiler; bunlara tuhaf bir rağbet var- ne yazdığını pek bilmeden de insanlar kuyruğa girebiliyor. Kitap imzalatmanın, kitabın içeriğinden ve yazardan tamamıyla bağımsız böyle bir merağa dönüşmesi acayip ama yayıncılığa katkı sağlayacaksa eh iyi bir şey… Havaya kaldırılan iPad’ler ile fotoğraf çekmeye çalışanlar da cabası… Özetle, aslında imza alanlarının ayrılması standlar arasındaki koridorların boşalmasından yazarların hak ettikleri şekilde sunulmasına kadar pek çok sorunu çözebilecekken tercih edilmemiş. Belki de en doğrusu kitap imzalamayı bir panelle birleşik bir etkinlik olarak düşünmek ve imzalama işini hemen panel sonrasına bırakmak- bu durumda salon sıkıntısı olur mu bilmiyorum, çünkü Tüyap evet, kesinlikle perakende satış için değil!

Altıncı olarak: Yayınevlerinin ayrı salonlarda ayrı standları var. Bunun gereğini ve anlamını anlayamadım. Standlarını ikilemek yerine daha geniş alanlı standlar vermek doğru olmaz mıydı? Belki stand alanları küçük ama ferah kitapçılar gibi tasarlanabilirdi. Yayınevleri de daha görkemli bir sunuma kavuşurdu.

Yedinci olarak:  Yurtdışından katılım çok az ve daha çok ‘agent’lar seviyesinde- açıkçası fuarda bulup da İnternet üstünden alamayacağım hiçbir yerli telif (çeviri ya da Türk edebiyatı) olduğunu sanmıyorum. Haliyle yurtdışından katılım büyük bir katkı sağlayabilirdi. Amazon’dan getirmesi kargo ya da alışveriş limitleri nedeniyle sınırlı kitaplar var.

Sekizinci olarak: Sanki yayınevleri fuara taze kitaplar yetiştirmek derdinde değil. Açıkçası böyle bir fuarın, bir yazarın beklenmedik yeni bir kitabını sunmak ya da yeni bir yazarı sunmak / sunabilmek dışında neye derman olacağını kestirebilmiş değilim ama bu işlev tamamıyla göz ardı edilmiş.

Dokuzuncu olarak: Fuar alanı bu kalabalığa uygun seviyede bir havalandırma sağlamıyor. Kitap zaten oksijen düşmanı bir ürün- bu havasızlık baş ağrısına ve başka sağlık sorunlarına yol açabilir. Akşam aldığınız kitapları gözden geçirmek isteyince baş ağrısıyla ara vermek zorunda kalmak pek hoş değil…

Onuncu olarak: Dinlenme alanları yok! Son derece yetersiz. Buna daha önce değinmiştim ama Tüyap’ta büyük salonlardaki yoğunluğa karşın Pazar öğleden sonra bile güya imza için ayrılan salonlar bomboş… Gerçi havasız ama bu bölümleri madem kullanmayacaklardı dinlenme parkları olarak tasarlamak hem okuru rahatlatır hem de çay-kahve satışıyla hem de okurun ikinci tur alışverişe katılmak üzere enerji toplamasını sağlayarak kazancı artırırdı.

Onbirinci olarak: Ağaç! Ne olur ağaç… Fuar alanı kurarken üstü kapalı ve otoparklı bir depodan fazlasını tasarlamak neden bu kadar zor? Fuar alanı geniş bir alanın ortasında, yeşillendirilmiş bir kampüsün bir parçası olsa hem ziyaretçiler hem de çevre için daha iyi olmaz mıydı? TEM hattı boyunca geniş alanları toplu konutlar ve sanayi siteleri bölüyor… Aralarındaysa uçsuz bucaklık bir yoksunluk görüntüsü. Ağaçsız, kıraç, bomboş… Yeni beton anıtları bekleyen umutsuz boşluklar. Buraları ağaçlandırmak biraz olsun “hayat” katmaz mı? Yoksa yeni Türkiye’nin görüntüsü bu mu?