KISIR EDEBİYATIN ELEŞTİRİSİ

Bir arkadaşım Türkçe edebiyat yapıtlarını okumamak için şöyle bir gerekçe bulmuştu: “Okunacak temel yapıtlarla ilgili öncelikli bir liste çıkarsam, herhalde Türkçe olanlara ömrüm boyunca sıra gelmez.” Bu katı yaklaşımın sınırlı bir akılcılıkla belli tarihsel kavramları – örneğin “ulus” kavramını – hiçe saymaktan doğduğu söylenebilir. Arkadaşım, yaşadığı tarihin, kültürün ve yerin bağlayıcı etkenlerinin tümüyle dışında bir kişilik geliştirebilseydi, yani örneğin bir uzaylı olsaydı bu akıl yürütmesi yerini bulabilirdi- o durumda bile, edebiyat yapıtlarıyla umduğumuz anlamda bir bağ kurmasını bekleyemezdik. En fazla antropolojik bir ilgiyle “Bu dünyalılar nasıl yaşamış acaba?” sorusunun yanıtını aramak üzere yola çıktığını düşünüyor olurduk. Kanon tartışmaları bana hep bu çıkmazı anımsatıyor.

Kanon kavramını Türk edebiyatı içinde gündeme getirmenin başka bir zorluğu daha var: Edebiyata teknik ve kuramsal anlamda bakış açımızı büyük ölçüde Batı uygarlığıyla ilişkimiz üstünden kurmaya alışmışız. Türkçe yazılan öykü ve romanın Batı edebiyatıyla ilişkisi açısından özerk olduğunu savunmak kolay değil. Özgün bir içerik ya da zaman zaman – sonucuna varsın varmasın – biçimsel deneyler doğurmuş olsa bile başka edebiyatlara taşınabilecek beceriler yaratmamış. Biçimsel yenilik getirme iddiasındaki bir yapıtı bile öncelikle Batı edebiyatında olup bitenin ışığında anlamaya çalışıyoruz. Sadece yakın zamanda yükselen belli değerler ışığında romanlarımızın ötekilik, çokkültürlülük, ulus alegorisi gibi temellere oturmasını arzuluyoruz. Üniversitelerde Türk edebiyatını incelemeye dönük yaklaşımı Batı merkezli kavramsal ilgi alanları belirliyor. Modern romanın nerede bittiğini, postmodern romanın nerede başladığını belirlemek için denemelere girişiyoruz. Oğuz Atay’ı bir milat kabul edip etmemek üstüne tartışıyoruz; ya da parmak hesabıyla Orhan Pamuk ile “postmodern” olmakta ne kadar geciktiğimizi  anlamaya çalışıyoruz. Kısacası tartışma terimleri bile bir değer ölçütü oluşturuyor; Batı kültüründen taşınan her terim, Türk edebiyatının varlığını sorgulamak üzere insafsız bir ölçüte dönüşüyor.

Pekiyi şiirin, geçtiğimiz yarım yüzyıl içinde belli bir özerklik alanı yaratabildiği söylenebilir mi? Eğer sorunu uzaylı arkadaşıma bir liste çıkarma çabasına indirgeyecek olursak bunu savunmak da kolay değil. Turgut Uyar’ı “kendini gerçekleştirme” teması üstünden bir uzaylıya satabilir miyiz? “Kendini gerçekleştirme aslında Batı edebiyatı içinde tüketilmiş, incelikle yinelenmiş bir temadır- ama bakın, Turgut Uyar da pekala geç kalmış ama nitelikli bir örneğini ortaya koymuş. Okur musunuz?” Hiç kimseye böyle bir sunumun etki etmesini bekleyemeyiz.

Batı etkisinde gelişen ve referanslarını Batı’da kovalayan bir edebiyat ortamının en önemli zaafı ise şu: Edebiyat eleştirisini besleyen kuramsal temeller, etki yoluyla değil, doğrudan, olduğu gibi Batı’dan taşınıyor. Böylece hayli sıkıntılı bir açmaza düşüyoruz: Bir yandan edebiyat yapıtları üretiliyor. Romanlar, şiirler, öyküler… İş eleştirmeye gelince bağımsız bir bütünden taşınmış kuralları içeren bir çerçeve önümüze konuyor. Türkçe edebiyatın kendine özgü bir tarihselliği olduğunu varsaymaya gerek kalmıyor- ne de olsa sanatsal içeriği oluşturan ögeler de çok büyük olasılıkla alıntılanmıştır. Sahi modern Türkçe edebiyatın kendine özgü bir tarihselliği var mı? Olmuş mudur? Yoksa yukarıda betimlediğimiz acımasız kimliksizlik durumu bu tarihi de bir kısırdöngüler yumağına mı çevirmiştir? Her diliminde, henüz öğrendiğimiz bir terimi deşerek, “Biz kimiz?” sorusunu yineleyen, belleksiz bir edebiyat…

Şu notu düşmekte yarar var: Batı dışı bir dilde gelişen edebiyatın Batı edebiyatından çevirilerle taşıdığı etkileri temel alması şaşılacak bir şey değildir; örneğin, Milan Kundera, Çek Edebiyatı’nın gelişiminde Rabelais çevirilerinin özel bir etkisi olduğunu belirler. Güney Amerika edebiyatının ise Amerikan ve İngiliz yazarlarında kaynağını bulduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Ancak burada tersine bir ilişkinin de su götürmez bir şekilde işlediğini görebiliyoruz: Milan Kundera, Rabelais’dan ya da sözünü ettiği/etmediği bir çok Orta Avrupa yazarından derlediği etkileri Avrupa edebiyatına bir verim olarak taşıyor. Ötesine de geçiyor: Örneğin Rabelais’nın yeniden değerlemesini sağlıyor, Avrupa edebiyatı içinde Çek Edebiyatı’nı tanımlıyor- Almanca yazmış olmasına karşın Kafka’nın konumunu tartışıyor.  Güney Amerika yazarları için de üç aşağı beş yukarı benzer yorumlar getirilebilir; oysa Türkiye’den ya da Mısır’dan çıkan dünyaca tanınmış şair ya da yazarların durumunu başka biçimde ele almak gerekiyor. Bu isimler çoğunlukla tek tük sıyrılmış ayrık otları gibidir; doğdukları ulusal edebiyatın içindeki konumları dikkatten kaçmış ya da ilgi çekmemiştir. Geleneksel değerlerinden beslenme biçimleri bile – Batı ölçütleri içine girdikleri andan başlayarak – en fazla kayıp bir arşivin hayalgücü yardımıyla taranmasına dönüşür.

Bir derece daha pesimistleşelim, belki dibi görürüz: Türkçe edebiyat içinde gelişen eleştirinin ciddiye alınabilir verimi aslında büyük ölçüde Batı – Doğu karşıtlığı üstüne tezlere dayanmaktadır. Hatta edebiyat yapıtlarının pek çoğunun ana değilse bile ortak izleği yine bu karşıtlıktır: Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar… Bu durumda edebiyat eleştirimiz anlamında bir belirsizlik ilkesinden söz edebilir miyiz? Eleştirmenin, öncelikle Batı edebiyatıyla sorunlu karşılaştırma ilişkisini tanımlaması, Türkçe edebiyat yapıtına yaklaşırken okumasını bağımsızlaştırıcı bir yöntem yaratması beklenebilir; ancak bu özgün bakışı kendi kaynakları içinde yaratamaz- çünkü öncelikle Batı-Doğu karşıtlığı, Türklük,  yerlilik gibi sorunların canlı bir tartışmasını ortaya koymak durumundadır. Özgün bakışı Batı’yla etkileşim içinde yakalama çabası da haliyle bir paradoks yaratıyor. Kuyruğunu kovalayan kedi durumundayız; meseleye yaklaşmaya çalıştıkça hemen ve orada bulmak istediğimiz kendilik bizden kaçıyor.

Henüz dibe vurmadıysak biraz daha kötüsü de var: Batı dışı modernliklerin kültürel varlıklarının nasıl okunacağı henüz Batı’da da olgunlaşmış bir tartışma konusu sayılmaz. Son yıllarda bir çeşit Batı dışı modernlikler kanonu doğduğunu gözlemliyoruz: Salman Rushdie, Amin Maalouf, Naipaul, Coetzee, N. Farah, Orhan Pamuk gibi isimler değişik derecelerde bu kanonun parçası sayılabilir. Ancak, bu kanon içeriklerinden çok dünya gündemine sunulma biçimleriyle yaratılmış görünmektedir. Adı geçen bu yazarların, kendi ulusal edebiyatları ya da genel olarak dünya edebiyatı içinde kanonik bir etki alanı oluşturduğunu söylemek güçtür. Kimileri şöyle böyle “ulus” kültürü yaratmış bir toplumda bile yetişmemiştir. Yine de inceleme değeri açısından es geçilmemesi gereken bir okuma listesi oluşturduklarını dikkate almak gerekiyor. Kısacası, Batı bizi okumuyor, evet, bunu biliyoruz, ama bizi okumaya niyetlenmiş olsa bile kendiliğimizi yakalayacak bir aydınlıktan bakması olası değil; haliyle, tıpkı 3D gözlük takmış bir adam gibi, belli şeyleri filtreleyerek yalın ve kendi varlığıyla irtibatlı bir değerlendirme açısı yaratıyor.

Bir adım öteye geçerek etki ilişkisinin mantığını da sorgulayabiliriz: Günümüzde, kişilerin (ve elbette yazarların) okuma kaynakları düzenli liste ya da otoritelere bağlı gelişmiyor. Örneğin Yaşar Kemal’i neredeyse hiç okumamış ama başarılı roman yazarları tanıyorum. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı yazdığı sırada Tanpınar’ı pek de bilmediğine eminim. Eleştiri çevrelerince saygınlaştırılmış olmasına karşın Vüs’at O. Bener’in kendinden sonra yazılan öyküde çok zayıf bir etkisi olduğunu yadsıyabilir miyiz? Özellikle 90’lardan sonra, ya da edebiyat üretimini özünde bir okuma sorunu olarak anlamaya başlamamızdan sonra, etki ilişkisinin geçmişte olduğu gibi işlemediğini öne sürmek yanlış mı olacaktır? Bana göre günümüz yazarı, geçmişin etkilerini – karşıtlık kurmak ya da özümsemek düzeyinde – iletememektedir.

Elbette kitle iletişimi endüstrisinin yoğun baskısı da bu çerçeveye çok sayıda etken kattığını atlamamamız gerekiyor; bir kanon kurulacaksa, okunacak kitaplardan söz edilecekse bunu kitle iletişimi araçlarının yöneticilerinden başka kim yapabilir? Eleştirel olmayan eleştiri, edebi olmayan edebiyatı pazarlamaktadır. Günümüz okuru marketten alarak Ahmet Altan, Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin, Buket Uzuner kitaplarını okuyabilir- kitle iletişimi açısından hepsi “kitap”tır. Bu endüstrinin ürünleri ayrıştırma yöntemleri bilimsel pazar araştırmalarını dayanır; okurların evreni de böyle bir ayrıştırmaya -hiçbir araştırma masrafına girmeye gerek kalmaksızın- açıktır: CHP’ye oy veren kadın okurun ilgisini tahmin etmek zor değildir; aynı şey Radikal okuru ortalama üniversite öğrencileri, cemaat kökenli gençler vb. şeklinde uzar gider. Böyle bir ayrıştırma edebiyat yapıtlarının eleştirel anlamda konumlandırılmasıyla eşdeğer tutulamaz; çünkü kitabın içeriğiyle değil, kitabı edinen tüketicinin kendini nasıl görmek istediğiyle ilgilidir. Kısacası pazarlama biliminin gevşek  alanına girmeye başlarız: Bu noktadan sonra yazarlar bir içgörü avcısına dönüşmek durumundadır.

Galiba bütün bu toplamın içinden bize “kanon” dayanağı olarak tek bir ölçü kalıyor: Batı. Kültürel bağımsızlığımız ekonomik bağımsızlığımızdan daha güçlü değil; aynı cari açığı edebiyatta da veriyoruz. Ortaya koydukları yapıtlar ya da sanat anlayışları açısından üstün nitelikli yazarlar ve şairler sayabiliriz: Tanpınar, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Bilge Karasu, Oğuz Atay, İkinci Yeni vs. vs. Biz bu isimleri her on yılda yeniden ama eski okumaları aklımızdan silerek okumaya mahkumuz. Buna da kanon diyoruz. Edebiyat kuramıyla derin bir bağ kurmamanın, tarihsel durumu yeterince araştırmadan belirsizlikler içinde bırakmanın da avantajları var. Yargılarımızı kolaylıkla değiştiriyoruz. Kanılar, izlenimler, ya da şöyle bir bakışlar bir değerleme için yeterli olabiliyor. Böyle bir ortamda hiç kimse kendini bir üst düzeye çıkabilmek için zorlamayacaktır.