‘Başkalarının Buradaları’ Üstüne: İnsanların Söz Birliği Edeceği Ortak Bir Değerimiz Yok

Söyleşi: Fırat Polat

Başkalarının Buradaları’nı oluşturan ilk bölüme, Kansızlık’a baktığımızda, öykülerde yer alan karakterlerin ortak bir özelliği olarak bir çeşit bağ kuramama, güvensizlik durumu göze çarpıyor. Toplumla, dostlarıyla, aileleriyle… Alan bulamamış, kısıtlanmış bir durumları var. Bir de bu öyküler, içerikçe öyle olmasa da, muhafazakar bir atmosferde gelişiyor. Bu ikisi arasında bir ilişki var mı? Ya da Kansızlık’ın yazıldığı dönemde böyle bir hava mı vardı?

Kansızlık, ilk öykülerimden oluşuyor. İlk kitaplar, hafife alınır ama bir yazarı başkalarından ayıran yanları varsa, ilk kitaplarda cascavlak ortadadır. Daha savunmasızdır. Hayata yeni atılan çocukların o saçmasapan umudunu taşıyan bir şey vardır çünkü… İlk kitabını yazan bir yazar, derdini anlatabildiğini sanmıştır. Hayalkırıklığına uğraması ve kendini toplaması herhalde yıllar alacaktır.

Kansızlık’ı yazarken gerçi ben tarif ettiğim kadar iyimser değildim. Galiba hiç iyimser olamadım. Dönüp okuduğumda, Kansızlık’ın çizdiği dünyada bir umut kırıntısı bulmanın zorluğuna ben de şaşıyorum. İlk öyküde örneğin, Kansızlık’ta, bir delikanlı, kendisine adres soran bir ihtiyarı bilerek yanlış otobüse yönlendiriyor, kaybolmasına neden oluyor, sonra peşine düşüp onu uzaktan gözlemliyor. Ama bundan ne keyif alıyor ne de içinde bir pişmanlık uyanıyor. Buzdolabı öyküsünde, göç yoluyla İstanbul’a yerleşmiş bir ailenin kriz anı var. Çocukla anne dışında göze çarpan bir sevgi bağı yok. Sesi Duyulan Şeyler’de bir otobüs siste kayboluyor ve hiçbir yere ulaşmayan, sınırsız bir düzlüğe çıkıyor. Sınırsız düzlük… Hiçbir yere varmayan bir boşluk. Nereye gidilirse gidilsin hiçbir yere varılmayacak, hiç kimseyle karşılaşılmayacak. Buna bağ kuramama mı denir bilemiyorum, Kansızlık’ta karakterlerin bağ kurma arayışı yok. Anlaşılmayı en baştan umut etmemişler. Pekiyi bu benim kişisel patolojim mi? Yani manyak olan ben miyim? Tamamıyla hayır demek mümkün değil buna ama bence oraya yansıyan şey yaşadığımız toplumun anlam dünyasının güdükleşmiş olması. Babanın oğluna, öğretmenin öğrencisine söyleyecek, öğretecek bir şeyi kalmamış. İnsanlara tozpembe bir tarih hikayesi bile anlatılamamış. Bir toplum yoksullaşabilir, olağandır bu, savaşlar olur, nüfus azalır, toprak kaybedilir… Ama yoksunlaşmasına ne demeli? Görünüşte bir dinimiz bir milletimiz var, ama ucuz market poşetleri gibi ihtiyaca göre tıkabasa doldurulan, yırtılınca atılan şeyler olmuşlar. Zihinlerimiz tarikatların ve iktidarların çöplüğü halinde… Bir anlam dünyamız yok. İtiraf edelim, ne gelenekle bir ilgimiz var, ne Batı’yla, ne de başka bir şeyle… İnsanların söz birliği edeceği ortak bir değerimiz yok. Kalmadı.

Kansızlık’ta özellikle belli öykülerde temelde yine dini/mistik ögeler varolsa da bunlara ek olarak bir de mizah var. Bu tercihin sebebi nedir?

Tercih deyince, sanki dur şurada biraz mizah olsun, demişim gibi anlaşılıyor. Haliyle senin de bildiğin gibi öyle yazmıyor insan; biraz gönderme yapayım, biraz mizah olsun, biraz da varlık sancısı… Ha, kendini mutfakta sayan yazarlar da var, ben de ara sıra okuyorum, falanca göndermem anlaşılmadı, diyor. Bu benim için olacak şey değil, “Güzel kadınmış dur şuna biraz âşık olayım” diyebilir misin? Olmaz. Yazdığın metinde mizah olması, gönderme olması da buna benziyor; herhalde işin teknik tarafı yanlış anlaşılıyor. Bunlar eleştirinin daha sonradan o metne getirdiği yorumlar. Mistisizme gelince: Sanırım Beşinci Çayın Sahibi öyküsünde acemice bir şey var öyle. 90’lı yıllarda İslâmcılık bol mistik sosla ikram edilirdi. Ne de olsa toplumun alışmaya çalıştığı bir tattı. Sanat çevrelerinde hala o merak var. Tasavvuftan, İslâm tarihinden bir şeyler devşirilmeye çalışılıyor. Çoğunlukla paradokslar, oksimoronlar. Belediye ebru kursu açıp insanları öd kokusuna boğunca geleneğe önem vermiş oluyoruz. İşte başta söylediğim anlam yoksunluğunun bir belgesi de bu. Sanatta ucuz sinema dekoru gibi kullanılan bir şey bu. Eskiymiş gibi bir dil, mistikmiş gibi bir söyleyiş.

Mizah evet. Mizah edebiyatın anksiyotiği. Mizah olmadan yazıya geçen gerçeği kabullenmek imkânı yok. Ben aslında pek beceremedim o işi, becerenlere de hayran kaldım. Bir de çağdaşlarıma göre çok daha pragmatiğim diye düşünüyorum. Sol ya da sağın değerler yarışıyla zerre kadar ilgilenmiyorum. Çocukluğumda eve giren dergilerde Afganistan’da Sovyetler Birliği ile savaşan çocuk mücahitlerin fotoğrafları olurdu. Boyundan büyük tüfeklere sarılmış yüzü gözü pislik içinde zavallılar… Büyüyünce şunu gördüm. Bazı evlere de açlık grevinde kadidi çıkmış insanların fotoğrafları giriyor. Gösteri toplumunun karanlık yüzü işte…

Öykülerin bazılarında çok spesifik müzisyen/şarkı göndermeleri bulunmakta. Aslında sadece müzikle kısıtlı değil, birçok öyküde markalar, televizyon programları gibi popüler kültürün işaretlerine rastlıyoruz. Bunun özel bir nedeni var mı? Örneğin popüler kültürle ilgili bir sıkıntıya mı işaret ediyorsunuz?

Bu bana özgü bir şey değil, bugünün hayatı içinde geçen bir öykü yazarken ister istemez bu isimler geçebiliyor. Tüketim kültürü ya da popüler kültür eleştirisi niyetim olmadı. Tüketim kültürünü eleştirmek, reklamcılara kızmak, AVM’lere sallamak… Yazdıklarımda bu yönde şeyler pek yoktur.

Peki bu doğrultuda, tüketim kültürü eleştirisinin boş bir uğraş olduğu söylenebilir mi?

Ezberden yapıldığında evet, tüketim kültürünün kötü olduğunu kitaplardan öğrenip eleştirmek için kolları sıvamak çocukça. İnsanı en iyi ihtimalle yeni ahlakçılığın kapısına çıkarır. Hele biz burada, Türkiye’de, önce tüketmeyi taklit ediyoruz, sonra da tüketim kültürünü eleştirmeyi. Tarım toplumu olmaktan şöyle böyle yakayı sıyırmış bir ülkede beyaz yakalıları hedefe koyuyoruz. Gülünç bir şey bu. Yakın bir tarihe kadar beyaz yakalı dediğimiz insanlar bile köylerinden gelen erzakı tüketiyordu. Ne kültürü? Boş beleş ezberden konuşuyoruz. Türkiye’de ekonomiden anlamayanlar marksist olduğunu söylüyor. İyi bir insan olmanın ne olduğu üstüne hiç kafa yormak istemeyenler ilahiyatçı… Sanattan anlamayanlar “aydın” adını verdiği muğlak bir kesime çakıyor. Hem sanattan hem de ekonomiden anlamayanlar da tüketim kültürü eleştirisini meslek edinmiş.

Coca Cola (Andy Warhol)

Böyle söylüyorsunuz ama Aranmayan Özellikler ve 40 Hadis’te kapitalizmi, piyasa ekonomisini ve tüketim kültürünü de eleştiren sayfalar da var…

Öyle mi? Ben tüketim kültürü eleştirisi deyince Baudrillard’ı değil Andy Warhol’ı anlıyorum. Warhol, şöyle bir şey demiş: “Amerika denen bu ülkeyle ilgili en harika şey, en zengin tüketicilerin de en fakirlerle aynı şeyleri satın alması. Herkes televizyon seyredebilir, herkes Coca Cola içebilir, üstelik Başkan da Coca Cola içer, Liz Taylor da ve düşün yani sen de aynı şeyi içebilirsin. Coca Cola, Coca Cola’dır ve ne kadar çok para verirsen ver, daha iyi bir Coca Cola satın alamazsın, sen ne içiyorsan köşede duran şu serseri de aynı şeyi içer.” Diyeceksiniz ki evet ama iPhone için öyle değil, köşedeki serseri iPhone alamıyor. Hiç alakası yok aslında… Köşedeki serseri de Facebook’a giriyor, neyin ne olduğunu herkes anlıyor, biliyor ve yaşıyor. Dolayısıyla, tüketim kültürü üstüne düzünden eleştiriye kalkışmak, orta çağda hastalıktan kırılan insanlara zina etmesinler diye vaaz veren din adamının durumuna benziyor.

Taş Kayık’a geçecek olursak, kitabın daha açılış öyküsünden anlaşılacağı üzere ilk kitapla bir teması yok. Bu kitapta bulunduğu çevreye belli bir mesafeden bakan, olayların duygusal değil de gerçekçi yanlarıya ilgilenen bir öykücü var. İki kitap arasında bu değişim nasıl yaşandı?

Hayatı görmekle mesele etmek arasında kısa bir mesafe var. Bu mesafeyi kat etmeye değip değmeyeceği ayrı tartışma konusu. Ama herkesin meselecilikten ve sorumluluktan söz ettiği bir ortamda genç bir yazarın ya da bir sanatçının ilgisiz kalması zor. Bildiğin gibi ben ilk yazılarımı sağ dergilerde yazdım. Dergâh, Atlılar, Kırklar sonradan tek tük Hece… O zamanlar neler olduğunu Başkalarının Buradaları’na Gecikmiş Önsöz adıyla edebiyathaber.com’a yazdım, yeniden dile getirmeye gerek yok. Söylediklerime bakıp kinik, sarkastik işte ne haltsa öyle biri olduğumu düşünenler olur, ama değilim. Topluma karşı sorumluluğum vardı, toplumu delip geçmem gerekiyordu. Ben en azından yürüdüm. Hafife alınacak bir şey değil, benim için elbette. Kansızlık’ta çekingen ve sınırlıydım; Taş Kayık’ta topluma karşı, kendi yaşadığım topluma karşı, sesimi yükseltmeye çalıştım.

Taş Kayık’taki öykülerde sıklıkla isim tekrarları var. Bunun yanı sıra, öyküler arasında pek de bir bağlantı olduğu söylenemez. Peki bu isimlerin tekrar tekrar kullanılmasındaki sebep nedir?

Aslında bağlantı var. Nazan, Niyazi, Oğuz hatta Orhan daha sonra 40 Hadis’te de karşımıza çıkan birbiriyle ilgili karakterler. Tabi kitabın öykü yapısı içinde fark edilmesi güç olabilir. Çünkü Taş Kayık’ta sonuçta her başlık bağımsız bir öykü olarak tasarlandı, öyle de okunmasını istedim.

İki kitabı birlikte düşünecek olursak, kitaplara verilen isimler öyküler okuyunca anlaşılacağı üzere özenle seçilmiş. Toplam ele alındığında, neden ‘özellikle’ başlık olarak Başkalarının Buradaları öyküsünü seçtiniz?

İki kitabın ortalamasını alan bir öykü olduğu için belki, belki de ismini sevdiğim için. Kansızlık’ta biçim yönünden kendimi keşfetmeye çalışıyordum. Taş Kayık’la birlikte karakterlerimin düşüncelerini yazdıklarımın ana boyutu haline getirmeye çabaladım; ama bunu mesela bilinçakışı gibi bir yöntemle değil, anlatırken imgelere daha yoğun başvurarak, hayal gücünü daha yoğun kullanarak yapmaya çalıştım. Başkalarının Buradaları her iki kitabın da tonlarını taşıyan bir çeşit tekinsizlik öyküsü. 4-5 arkadaş, bir akşam evde otururken pencereden görünen manzaranın bir anda her şeyiyle değiştiğini fark ediyor; bu dış kriz, onların iç dünyaları ve ilişkilerindeki krizde de yoğunluğunu artırıyor. Belki de iki kitabı tek bir cilde toplamak sanat açısından doğru olmadı, ama okur için daha pratik bir şey. İnsan kendini parçalar halinde görüyor ve hep toplamaya çalışıyor, halbuki başkalarının gözünde hemen hemen pek az değişen bir bütün. Öyle de olsun zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir