Etkilendiğim Kadın Yazarlar

Yazan Kadın - PicassoErkek yazarların pek çoğunun sessiz kaldığı bir konudur. Etkilendikleri USTAları açıklarken kadınların pek az yer tuttuğunu görürüz. Sanki bu alanda bir klasman söz konusuymuş ve kadınlarla erkekler ayrı bir kulvardaymış gibi örtük bir anlayış vardır. Belki USTAlık bütünüyle erkek bir kavram olarak yerleştiği için böyledir, belki de kadınların kamusal işleriyle görünmesinin görece yeni bir olgu olmasıyla ilgilidir. Yine de erkek yazarlardan kadın yazarları beğendiklerini işitsek bile onlardan etkilendiklerini açıklayan sanırım pek azdır. Pekiyi düzayak bir nesnellikle “edebiyatın / felsefenin erkeği kadını olmaz” deyip geçebilir miyiz? Buna çok emin değilim çünkü bilinçaltımızda, elimize aldığımız kitabın yazarının cinsiyetine bakarak bir karar veriyor olabiliriz. Dahası da var: Kadın yazarların etkisine – yani edebi anlamda etkisine – kadınlar da kendini kapatıyor olabilir. Bu örneğin eşcinsel bir yazardan etkilenmekle de aynı şey değildir; çünkü eşcinsel olduğunu bilsek bile erkek ya da kadın olması zihnimizin arkaplanında ilk ölçümüzdür. Daha doğrusu etki almak yönelimden çok biyolojik cinsiyetin kısıtladığı bir şey olabilir mi? Bir erkek yazar, bir kadın yazardan bir şey devşiremez mi? Bir kadın yazarla hesaplaşmaya giremez mi? Bir kadın yazara duyduğu hayranlık üstüne kendini kuramaz mı? Açıkçası bununla ilgili çok az örnek düşünebiliyorum. O nedenle, sorgulamaya kendimden başlamak istedim. Etkilendiğim, hayran olduğum, taklit ettiğim ya da kıskandığım kadın şair ve yazarlar oldu mu? Yazar olarak kendi geçmişime baktığımda buna evet diyebiliyorum. Ama ölçüsünü ve derinliğini kestirmem kolay değil; kendimle ilgili notlarım şu şekilde:

Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann

Yazmaya ilk başladığım yıllarda Bachmann’ın Malina’sını bir yerden elime geçirip okumuştum; bu kitabı sıradışı yapısı ve içedönük derinliğiyle çok sevdiğimi ama Bachmann’ın daha çok şiirlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Varlık dergisinin 95 ya da 94 yılındaki bir sayısında bir şiirini okumuştum. Benim okuduğum metni yanılmıyorsam Mustafa Ziyalan çevirmişti ama şu an Ahmet Cemal çevirisini bulabildim:

HENÜZ KORKUYORUM

Henüz korkuyorum seni nefesimin incecik telleriyle bağlamaktan,
düşlerin mavi bayraklarıyla süslemekten
ve sisli kapılarında karanlık şatomun,
beni bulasın diye meşaleler yakmaktan …

Henüz korkuyorum seni alacalı günlerden
ve güneş zamanının altın çavlanlarından ayırmaktan,
ayın o korkunç çehresinde
gümüş rengi köpükler saçtığında yüreğim.

Kaldır başını ama bakma bana!
İndirilmekte bayraklar, meşaleler sönmüş,
ve ay kapanmış kendi yörüngesine.
Gel, zamanıdır artık, gel
ve tut beni, ey kutsal çılgınlık!

17-18 yaşlarında bir hevesli için fena bir seçim sayılmaz. Bachmann’ın başka şiirlerini de okumaya çalıştım. Çatpat Almancamla orijinali ile çevirisini karşılaştırıp anlamaya çalıştım. Yukarıdaki şiiri özellikle alıntıladım; bu şiirde gotik öykülerdeki alacakaranlığın çekiciliğini ve insanın başka bir şey uğruna varoluşunu ortaya koymasındaki heyecanı buluyorum. Yazdığım öykülerin çoğunda bu tedirgin edici tutkuyu taklit etmeye çalıştım. Bachmann’dan az çok şunu öğrendim diyebilirim: Varoluş denen şey kaybedilme riskiyle ortaya konmazsa kazanılamaz. Üstelik bu riski bir kereliğine değil sürekli göze almak gerekir.

Latife Tekin

Latife Tekinİlk yazdıklarımda temel takıntım bir dil kurmaktı. Sanırım çoğu yazar için de öyledir. Kendime göre yüksek ilkeler koymaya çalıştım: Okuyan için anlaşılmaz olabilecek ifadelere yer vermemeliyim. Cümlelerin hepsi tek başına en azından bir açıdan değerli olmalı. Bir temposu olmalı, örneğin bir paragrafı oluşturan cümleler dengeli bir anlamlanma ivmesiyle yükselmeli ve kesintisiz bir kıvrımla sözü bağlayıp sıradaki paragrafa perdeyi açmalı. Metni zengin sözcüklerle donatmalıyım; imgeler yoğun olmalı ama yadırganmamalı, okuyanı boğmamalı. Okurun her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünenlerden değildim ama aradığım şeyi Latife Tekin’in – aslında oldukça genç bir yaşta yazdığı – Sevgili Arsız Ölüm’ünde buldum diyebilirim. Dergâh dergisindeki ilk öyküm, Televizyon Uykusu, Latife Tekin’den dil olarak çok şey ödünç almıştır. Sevgili Arsız Ölüm ne yazık ki haksızlığa uğramış bir romandır. Tekin’i, Marquez’in kuru bir taklitçisi olarak görecek kadar ileri gittik. Latife Tekin, Türkçe’ye kaynağı nereden olursa olsun bir büyü getirmiştir; bana göre bu büyünün düğümü kadınca bir dil kurmaya çabalarken kulağının yakaladığı fısıltılardır. Dili efendilerin kurduğunu ama yoksulların ve ezilenlerin değiştirdiğini göstermiştir.

Safiye Erol

Safiye Erol2002’de, aslında başka bir şeyi arama niyetiyle (Türk milliyetçiliğinin çözümlemesi amacıyla çalışırken) yola çıkan Murat Belge, Safiye Erol’u yeniden keşfetti. Ben de o sayede okudum. Safiye Erol; Samiha Ayverdi, Kenan Rıfai gibi mistik muhafazakarların oluşturduğu dar ve etkisi – evet sağ kesimde bile – pek az olmuş bir aydın çevresinde yer almış. 1930’ların 1940’ların değişim havasında bir çeşit fildişi kulede yazmış görünüyor. Öte yandan, dikkatli okunduğunda düşünce altyapısı açısından çevresindekilerden çok daha donanımlı olduğu ortaya çıkıyor. 1920’lerin başında Almanya’da sosyal bilimler eğitimi almış, belki bunun etkisiyle – Türkçe edebiyatta pek az örneği olan – bir edebi eğilim geliştirmiş: Safiye Erol’un yapıtlarında kişinin kendini başkasıyla kurduğu ilişki içinde var etmesi işlenir. Kadıköyü’nün Romanı örneğin, görünüşte inişli çıkışlı basit bir aşk hikayesi gibidir; ayrıca, açıkça söyleyelim, bugün kadın – erkek eşitsizliğinin ifadesi olarak gördüğümüz bazı klişelere saplanmıştır. İdeolojik defolarını bir kenara bırakacak olursak, romanın temelinde bir çeşit efendi/köle diyalektiğinin yattığını görebiliriz. Bu diyalektiğin şiddeti Ciğerdelen’de hem artar hem de romanın ana omurgasını kurar. Kısacası mistik-muhafazakar olarak kodladığımız Safiye Erol’un alışkını olmadığımız bir iç dünyası vardır. İnsanlar görünüşte tanıdığımız gibidir ama onları yaratan tekinsiz yanlarıdır. İşte Safiye Erol’un karakterlerini kat kat açarak teslim eder gibi görünürken tekinsizleştiren bu yöntemini yer yer ben de kullanmaya çalıştım.

Leyla Erbil

Sait Faik ve Leyla ErbilSait Faik’ten sonra değerli öykücüler çıkmıştır; ama bana göre başka yazarlarda etki bırakanların hemen hepsi kadındır. Yakınlarda sözgelimi, Necati Mert’in Füruzan’ın Parasız Yatılı öyküleri üstünde yazdıklarını okudum- açıkça etkilendiğini ve öyküye yönelmesinde bir aşama saydığını belirtmiş. Füruzan’ı okumadan Türkçe’nin öykü için sağlayabileceği imkanları anlamak zordur; dolayısıyla bana göre Füruzan, günümüz yazarları için, aynı zamanda bir çeşit zorunlu derstir. Ama etkilenmek başka ve biraz da kişisel bir şey… Benim için Leyla Erbil bir etki kaynağı oldu. Karanlığın Günü, tokat gibi bir romandır. Kendine özgü, bana göre taklit edilemez bir ironi anlayışı vardır Erbil’in; sözgelimi Oğuz Atay, okurla bir olup yarattığı bir anti-karakterle alay ediyor gibidir. Leyla Erbil, okurun hemen hiç suyuna gitmez, kendini sevdirmeye çabalamaz. Erbil’den öğrendiğim şey de bu sanırım: Sevimsiz olamayacaksan, bundan korkacaksan, yazmayacaksın. Çünkü yazmayı isteyeceğin şeylerin çoğu sevimsiz konular olacak…

Bu tür bir yazının sonunu getirmek zor. Örneğin Hannah Arendt, George Sand, Jane Austen ya da Gülten Akın üstüne de yazmak isterdim. Bir yazardan etkilenmek tarihsel koşullardan değil çoklukla kişisel nedenlerden kaynaklanıyor. Yaşamını tarihin olanaklarına göre oranlayabilmiş kaç kişi vardır? Bunu bilemem. Açıkçası düşüncenin cinsiyeti olduğuna inanmak isterdim; çünkü kadın yazarlardan aldığım etki – belki egemen toplumda kadının baskılanmasına karşı getirdikleri güç nedeniyle – hep daha yapıcı, daha yenileyici ve daha dönüştürücü oldu. Bu bir yanılsama olabilir; ama en azından şunu söylemem gerekir: Etkilendiğim kadın yazarlardan insan zihninin tamamıyla başka bir biçimde örülebileceğini öğrendim.