Et

Vejetaryenler ve veganlar için sanırım modern dünyanın çileciler diyebiliriz. Vejetaryenlikle ilgili hiç karşı görüşüm yok. Vejetaryenlerin topluluklar oluşturmalarını, yaşam biçimlerini sürdürme ve yayma etkinliklerini de elbette temel haklar arasında görüyorum. Tam tersine, yaşamlarının tümüyle ya da bir yönüyle ilgili bir konuda çileciliği tercih etmiş bireyler – birçok insan gibi – bende de saygı uyandırıyor. Bir Fransisken rahibi, bir halveti dervişi ya da manastıra kapanmış bir budist aynı saygıyı uyandırabilirdi. Yaşamının tümünü ya da bir yönünü çileli bir yola adamış herkes için bu söylenebilir. Disiplinli bir asker, ailesinden vazgeçen bir devrimci, bir Japon origami ustası, tutkulu bir böcekbilimci… Belki şundan: Çilecilik, zihnimizin derin kodlarında erdemlilikle bağlantılıdır. Erdem ise başkaları için kendi yaşamının bir yönünden ya da tamamından vazgeçmek değil midir? Çileci bir kimseyle karşılaştığımızda belki de arketipik kodlarımız bu diğerkâm erdemle karşılaştığımızı söylüyor. Belki de bizi kandırıyor.

Çileciliğe saygı duymak bir şeydir; ama akla yatkın olduğu ya da akılla kavranabileceğini söylemek başka ve daha zor bir şey… Vejetaryenlerin – en azından bazılarının – yaşam biçimlerini yaymak adına yarattıkları görüşler var: Bir canlıyı beslenmek için öldürmek ya da acı çekmesine izin vermek dayanılır şey değildir. Bir bebekle bir kuzu arasında hiçbir fark yoktur. Kanlı hayvan fotoğraflarıyla birlikte sunulduğunda bu görüşe karşı çıkmak zordur. Oysa canlı olarak memelileri ve kısmen omurgalıları kavramak benim için yeterince akılcı değil: Dişlerimi fırçaladığımda milyonlarca bakteri öldürüyorum, saçlarımı arındırdığımda bitlerin yaşam alanına müdahele ediyorum ve antibiyotiklerle barsak tenyelerinin kökünü kurutmuş durumdayım. Evrimsel açıdan, yani türlerin sürekliliği açısından bakınca – iğrenç bir görüş ama – insan denen hayvanın besinleştirdiği türlerle işbirliği içinde olduğunu düşünmek şaşırtıcı olmaz: Kaplanların soyu tükenebilir ama sığırların asla! Bütün bunlara rağmen vejetaryenlik savunulacak bir görüş olabilir. Hayvanların canına kıydığımız düşüncesi yeterince güçlüdür ve et yemeye karşı haklı bir tiksinti yaratabilir; buna kimse itiraz edemez, kaldı ki sadece et yemekten tiksinti duyduğu için vejetaryen olmuş insanlar da tanıdım.

Pekiyi şöyle bir yeşil ütopya düşünelim: Yaşadığımız ülkede vejetaryenler çoğunlukta olsaydı et yemek mümkün olabilir miydi? Sanmıyorum. Hayvancılık olmayacaktı. Avlanmak (balık tutmak da buna dahil!) büyük olasılık yasaklanacaktı. Et tüketmek ya tümüyle suç haline gelecekti -ki şu an bir vejetaryenin gözünde böyle olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz- ya da çok pahalı bir alışveriş gerektirecekti. Vejetaryen olarak yetişmiş bireylerin çoğunluk olduğu durumda buna sorun olarak bakabilir miyiz? Sonuçta bugün de yememizin yasak olduğu şeyler var değil mi? İnsan eti örneğin. Öyle bir ütopyada et yemenin eksikliğini aramayacağımız söylenebilir. Pekiyi, yeşil ütopyaya geçişin şafağında yaşadığımızı farz edelim; yani bir devrim arefesinde… Vejetaryenler yasama ve yürütme erkini ele geçirmiş durumda ama hala vejetaryen olmak istemeyen insanlar var. Yasaklama ve yaptırımlar ardı ardına geliyor. Belki yumuşakbaşlı oldukları için vejetaryen hükümet yetkilileri doğrudan et tüketmeyi yasaklamıyor ama çiftlikleri kapatıyor, eti azaltıyor ve fiyatının artmasına neden oluyorlar. Eğitimi ve sağlık sistemini et tüketilmeyen bir dünya için düzenlemeye çalışıyorlar. Bu haliyle – Kasaplar Odası başta olmak üzere – bir hayli hırgüre ve kapışmaya neden oluyor. Ne bileyim, birilerine bitkisel gaz sıkılıyor, birileri çıkan olaylarda kazalara kurban gidiyor… Benim için bir cehennem 🙂

Her neyse: Modern vejetaryenlik bu yazının kapsamıyla açıklanamaz; burada ileri sürmeye çalıştığım karşılaştırmaların aksine dostça pek çok yönü bulunabilir. Bir suimisaldi, o kadar… Çileciliklerin her türlüsünden korktuğum için, bana göre en masumu olan vejetaryenlik üstünden gitmeye çalıştım. Bütün çilecilikler benzer davranıyor. Bedene yasak koyuyor ya da bedenle yaşam ilişkisini dönüştürmeye çalışıyor. Bunu birey kendine yaptığında çoğunlukla saygı uyandırıcı hatta bazen kahramanca bir ilkeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz. İslam’ın eskil ilkelerine yürekten bağlı bir adamın inancını kendi dünyasında yaşamasına kimse ilişmek istemez. Yadırgama hakkımızı kullanırız, bazen bize nasihat etmesini de hoş görürüz- ama bu ilkeleri bir çoğunluk ya da bir güç kullanmaya başladığında ortaya Malezya’dan İran’a hatta IŞİD’a varan bir baskı ve şiddet yelpazesi çıkar. Barış ya da sevgi dahil hiçbir mutlaklık çileciliği büsbütün tehlikesiz kılamaz. Vejetaryenleri tehlikeli görmüyorum, sakın öyle anlaşılmasın. İnsanın kendine karşı zalimleşebilmesi başkalarını cehennem olarak görmesinden başka nedir?