Edebiyat Yapıtlarında Samimiyet

RodchenkoÖykü ya da roman değerlendirmelerinde sıklıkla karşımıza çıkan ama yeterince tartışmadığımız bir terim var: Samimiyet. Kimi zaman anlatımdaki dil serbestliğini nitelemek için “samimi” deyip geçiliyor. Kimi zaman, örneğin yazarın tutumunu, hayata bakışını yücelten bir ifade olarak kullanılıyor. Kimi zaman, anlatılan şeyin inandırıcılığı “samimi” oluşuyla ölçülüyor. Samimiyet, kimsenin yadırgamadığı bir terim ama aslında doğru dürüst bir tanımı konmamışken bile sanat yapıtları için bir değer yargısı sayılmaya başlamış. Karşıtlarından anlamaya çalışırsak samimi; yapmacık, yapay, zorlama, seçkinci, bulanık, karışık ya da yorucu olmayan demek- yani aslında samimiyet terimi masumca bir niteleme değil. Keskin biçimde ayırıcı bir eleştirel anlayışa dayanıyor.

Samimiyet için bir tanım getirecek değilim; tam tersine, bu terimin sorunlu yönlerini tartışmaya açmaya çalışacağım. Samimi nitelemesinin öykü ve roman açısından ilişkilendirildiği ögeleri tek tek ele alarak başlayabiliriz.

Öncelikle dobralık… Yaşamın içinde dobra olmak bir yüzleşmeyi göze almaya bakar. Yazarken, yani hesaplanmış kurgulanmış bir dünyanın içinde dobra bir yazar olmak bana pek samimice gelmiyor. Üstelik dobralık dili kötü kullanmak ya da ucuz argoculuk biçiminde karşımıza çıkabiliyor.

İkincisi delikanlılık. Çoğunlukla meydan okuma ya da “racon kesme” ifadeleri içeren jest cümleleleri samimiyetin bir parçası olarak anlaşılıyor. Bu tür edebiyatın kökleri öncelikle şiirdeki geri kalmış örneklerde aranmalı- ama günümüzde, öyküde kısıtlıysa bile, romanda sıklıkla delikanlılığa başvuruluyor. Delikanlılık çelişik görüntülere karışabilir: Polis devletine sövmek de buna girebilir, kadınlar hakkında genelleme yapmak da… İşin doğrusu delikanlılık bu yanardöner haliyle en fazla ahlaksal kaypaklığın zemini olabilir.

Üçüncüsü, gündelik dilin sömürülmesi. Sömürülmesi diyorum çünkü malesef “ulan” yazınca gündelik dili kullanmış olmuyoruz. Gündelik dili kullanmak, kendi konuştuğu gibi konuşmaktan çok başkalarını dinlemekle beslenebilecek teknik çalışmayı gerektirir. Bugün Sait Faik, Orhan Kemal, Memduh Şevket gibi yazarların konuştuğu gündelik Türkçe geride kaldı; ama yapıtlarındaki akıcılık bizi kolaylıkla içine çekebiliyor. Farkı yaratan nedir? Bu yazarların samimilik kartına güvenmeyip metinlerini işlemiş olması elbette… Bugünlerde gündelik dil kurma çabası zaman zaman bir dublaj Türkçesi ile karışabiliyor. “Bilirsiniz” diye başlayan cümlelerle yazılmış bir öyküyü ben okuyamıyorum.

Dördüncüsü, zekâ gösterisi. Kurmaca, çok eski örneklerinden beri metonimiktir. Bir şeyin bütününü değil ama bütüne bakış açısı kazandıran parçalarını anlatır. Ama bu, bir bakış açısı yakalanarak oradan zekice bir hakikat bildirisi çıkarmak anlamına gelmez. Üç – dört cümlede bir zekâ patlaması yaşayan bir anlatı bana güven vermiyor. Aşırı zeka gösterisi aslında yazarın kurmacayı yeterince iyi düşünmediğini gösteriyor.

Beşincisi, özdeşleşme. Yazar, karakteriyle özdeşleşir, okurdan da özdeşleşmeyi kabullenmesini bekler. Birinci ağızdan yazılan metinlerde sıklıkla karşılaştığımız, eleştiriye konu etmediğimiz bir şeydir bu. Yazarın, yapıtıyla kurduğu içsel bağı eleştirmenin son derece anlamsız kaçacağını biliyorum; yine de bu konuda içimin rahat olmadığı bir şeyler var. Galiba sıkıntı şu: Bu tür anlatıcılık, modern edebiyatın getirdiği teknik çeşitliliğin tek bir dalını, çoğunlukla da acemice kullanıyor.

Altıncısı teknik zaaflar… Samimi olmak her şeye yeter sanıldığı için özellikle bu türdeki romanlarda klişeler, şişirme bölümler, anlatımın sulandığı parçalar, kararsız kurgu sapmaları vb. bolca olabiliyor. Salaşlığın kendi başına bir değeri olması beklenebilir; ama bunun için, öncelikle vazgeçilmez ve benzersiz bir lezzet sunmak gerekir.

Yedincisi muhafazakarlık… Bu ifadeyi aykırı olsun diye seçmedim; aslında “samimi” nitelenen roman / öykülerin çoğuna cuk diye oturuyor. Nedir muhafazakarlık? Yerleşik değer yargılarını savunmak. Çok basit bir örnek: Samimi nitelenen romanların çoğunda kadın / erkek rolleri konusunda son derece muhafazakar ifadeler yer alır. Çocukların evrensel saflığı, entelektüellerin toplumdan kopukluğu eleştirisi, aile bağlarına dönüş, iyilerin saat gibi çalışan vicdanı, kötülerin doymak bilmez para hırsı, betonlaşma felaketi, memleketçilik gibi günümüzün muhafazakar değerleri bu tür yapıtlarda – pek az istisna dışında – neredeyse kalıplaşmıştır. Bu önemli çünkü ülkemiz okuru burada tarif ettiğim anlamda muhafazakardır ve saydığım türde değer yargılarının bozuma uğramasından tedirgin olur. Tedirginlik samimiyet duygusunu zedeler.

Bunlara başka ölçüler de eklenebilir; ama bu kadarı meramımı anlatmaya yetiyor. Kendi adıma, bu “samimi” romanları okurken, güleçliği nedeniyle hayır diyemediğim ama yanında cidden çok sıkıldığım bir arkadaşla zaman geçirir gibi oluyorum. Elbette, bütün bu kuruntum, kendi sosyofobik yapımdan kaynaklanıyor olabilir. Yine de şu kadarına eminim: Kurmacada samimiyet duyulan değil yapılan bir şeydir. Salinger gibi yazmaya çalışmanın bir sakıncası yoktur; ama Holden Caulfield olmaya çalışmak samimiyetle değil ruhsal tükenmişlikle açıklanabilir.