CİDDİYE ALINMAMAK KORKUSU: OĞUZ ATAY ROMANLARINDA İRONİ

Ayrıca ben bir insansever değildim. Hiç belli etmemekle birlikte, birçok insanı sevmiyordum – sevmemek ne demek, nefret ediyordum. 

Oğuz Atay

(eylembilim, s.73)

Oğuz Atay, bir soruyu yapıtlarının merkezine almaya çalışıyordu: “Ne yapmalı?” Bu kısa soru aslında köklü bir rahatsızlığın karşısında çözüm arayışını en keskin biçimde simgeler. Ancak “Ne yapmalı?” sorusunun arkasında temelleri belirlenmiş bir amaç yatmaz; soruyu soran, bir hedef koymamıştır. Sadece rahatsızlığı sezmiştir. Kaynağını belki henüz araştırmamış, belki sadece yapılacak bir şey olmadığı sonucuna varmak için sormuştur; çünkü “Ne yapmalı?” sorusu, nedenleri bilinen çerçevesi belli bir çıkmaz karşısında dile getirilmez. Soruların, çıkmazların yumak olduğu, kişinin çaresizliğe en çok yaklaştığı anda anlamını kazanır. Yanıt vermesi neredeyse olanaksızdır- ancak “Ne Yapmalı?” tümüyle bir çaresizlik bildirimi hiç değildir. Tam tersine, soran kişinin eyleme geçmenin eşiğinde olduğunu gösterir. “Ne yapmalı?” eleştirel aklın terk edildiği anda doğar; çünkü acildir, hemen yanıt bekler, yanıtı bile beklemeden kişiyi eyleme çağırır. Oğuz Atay’ın yapıtı da belki “Ne yapmalı?” sorusunun içinden doğmuştur.

Oğuz Atay’ın yapıtlarında ironinin izini sürerken, bu ısrarcı ama çekingen “Ne Yapmalı?”yı mutlaka akılda tutmalıdır. Oğuz Atay’ın romanları Türk edebiyatının belki en önemli kırılım noktalarından birinde, “Modern bir Türkiye” arayışının doruğundadır; dolayısıyla Atay’ın yapıtlarında izini süreceğimiz ironizmin ayırıcı ölçülerini belirlemek bu yazının asıl amacını oluşturuyor olacak; çünkü, her şeyden önce ironi, belli yazarlara, yapıtlara ya da hatta belli bireylere özgü bir şey değildir. İroni dilin zorunlu olarak dayattığı karşıtlık algısı içinde zaten vardır. Edebiyat tarihi kapsamında baktığımız zaman, ironinin yakınından geçmemiş yazar/şair göstermek mümkün olmayacaktır. Kavram; zeka gösterisi, sarkazm, mizah ya da kinaye ile karıştırıldığı için çoklukla eleştirel yanı ağır basan yapıtlara ironik yaftasını yapıştırma eğiliminde oluruz. Yanlış da değildir; ancak ironinin Batı düşünce tarihinde en az “metafizik” kadar zengin bir kavramsal geçmişe sahip olduğunu da hesaba katmalıyız. Sonuç olarak Atay özelinde ironinin benzeri belki başka kültürde kurulamayacak bir dilin içinden doğduğunu söylemek gerekiyor.

Oğuz Atay, Türk toplumu, tarihi üstüne bunca kafa yormuş olmasına karşın romanlarında “Türkiye’nin Ruhu” yazmaya kalkışmış birine göre gözden kaçmaması gereken boşluklar vardır: Sözgelimi Atay, din konusuyla ilgili, Selim Işık’ın yaz dindarlığı dışında hemen hiçbir şey söylememiştir. Tutunamayanlar’da yer alan İsa vurgusu, yani Hıristiyanlığın dogmatik öğretisine göndermeleri de şaşırtıcıdır. Atay’ın aynı biçimde, pek yakından tanık olduğu, 68 olaylarına da  belirsiz bir ilgi göstermesi tartışılabilir. Eylembilim, aslında bir yanıyla da, Atay’ın toplumsal olaylar karşısında ilgisiz değilse bile uzak davrandığını ortaya koyar. Gerçi 12 Mart romanının tipik zaaflarından biri de, yaşanan gerçeğin aktörleri arasındaki ilişkilere yeterince hakim olmayışıdır. Füruzan’ın “47’liler”i sözgelimi, kuşak çatışmalarını vermede ne derece başarılıysa, devrimci öğrencilerin aralarında kurduğu ilişkilerde o derece yetersizdir. Oğuz Atay’sa, hemen hiçbir yapıtında devrimci sol kuşağa doğrudan ilgi göstermez. Öğrenci hareketleriyle bağını ancak Eylembilim’i yazdığı sırada, yani üniversitede öğretim görevlisi olarak, yaşananların merkezinde bir gözlemci niteliğini kazandığında kurmaya başlar, ki Eylembilim bile, yazıldığı dönemin anlayışı içinde politik bir roman değildir. Atay, toplum ilişkileri üstüne kafa yormuş bir yazar olmasına karşın ekonomi ve paylaşım konusunda da sessizdir; burjuvalığın sadece kültür yönüyle didişmiştir. Yoksulluk romanlarında biraz uzakta kalan bir çeşit düşkünlük halidir.

Kuşkusuz bir yazarın ilgilerinin  sınırları olması tartışılacak bir şey değildir; ancak Oğuz Atay’ın kapsamlı yapıtları, okuyanı ister istemez tarihsel anlamda tutarlı bir çerçevede düşünmeye zorlamaktadır. Oğuz Atay’ın sunduğu resim, bilinçli ya da bilinçsiz eksik bırakılmıştır. Atay’ın romanlarında tarihsel veri, çağdaşlarıyla karşılaştırılması zor bir ekonomi içinde kullanılmıştır. İlgileri, aynı dönemde yazan başka yazarlarla koşutluk göstermez.

Rorty, entelektüelleri ironizm ölçütünde ayırırken, entelektüel olmayan kişileri de sınırlı sözcük dağarlarından oluşan bireyler olarak tanımlamıştır. Bu ayrım açıkçası liberal bir toplumdan çok Platon’un Devlet’inde öngördüğü totaliter iş bölümünü çağrıştırıyor. Günümüzde ironinin toplumun hangi bireylerine ya da toplumun, tarihin belli bir kesitinde ortaya çıkardığı hangi rollere özgü olduğunu sormak abestir. İroni, yani tümlüğe teslim olmama, bir tutum, yaklaşım ya da seçenek değildir; insanı özne olarak topluma sunan dilin yapısında vardır. Öte yandan ironi, öznenin varlığını sorgulamayı da içerir- yani özne de bir tümlük, ayrı bir öz değildir; dilin koşullarında, dilin sınırları içinde doğmuş, tanımlanmıştır.

Bir romanda, özü gereğince, aslında her şey dildir; kişiler, olaylar, nesneler hatta zaman romanın toplam dilsel varlığının, içerdiği sözcük dağarının dışına taşamaz. Oğuz Atay, gerçek karşısında sözcüklerin belirleyiciliğini Tutunamayanlar’da, yazarlığının aslında oldukça genç bir döneminde sezmişti. (Joyce ve Nabokov etkileri de Atay’ın bu erken sezgisinde göz ardı edilmemelidir. Atay aslında, tıpkı Tanzimat romancıları gibi, Batı edebiyatından edindiği araçları, Türk toplumunu kavrayabilmek amacıyla kullanmaya çalışıyordu. Ahmet Mithat Çengi’de, Don Kişot’un esiniyle Osmanlı göreneklerinin, boş inançlarının toplum düzeniyle ilişkisini kurmaya çalışmıştı; Atay da, bilinçakışı  ya da üstkurmacayla Türk toplumunda birey olabilmeyi sorguluyordu.) Tutunamayanlar’da, Atay tüm sermayesini dile yüklemiş gibi görünüyor; belki de bu yüzden Tehlikeli Oyunlar’da, öykülerinde ya da Eylembilim’de dile karşı daha denetimli bir tutum izlediği görülür.

1972 yılında ilk kez okurla buluşan Tutunamayanlar, Turgut Özben adında bir mühendisin, üniversiteden uzun zamandır görüşmediği eski bir arkadaşının, Selim Işık’ın intihar haberini bir gazetede okumasıyla başlıyor. Roman, üstkurmaca çatısı içinde, bir iz sürme, bir geçmiş arayışı olarak başlıyor; geride bıraktığı el yazmaları, kimi yakınlarının tanıklıkları aracılığıyla Turgut Özben de kendini, Selim Işık’ın iç çatışma alanında buluyor. Tutunamayanlar, büyük ölçüde egemen toplum ilişkilerinin eleştirisi üstüne kurulmuştur. Ancak Atay, etkisi altında kaldığı Joyce ya da Nabokov gibi pasifist, tümüyle yansız bir anlatıcı değildir; eleştiriyle bırakmaz- tam tersine, Atay’ın tüm romanlarında kişiler bir çıkış arama eğilimindedir, dahası bu dönüşme/dönüştürme çabası romanlarının geniş bir bölümünü oluşturur.

Tutunamayanlar, Atay’ın yapıtları arasında, bana göre kilit noktayı açan soruyu doğrudan sahneye taşır: “NE YAPMALI?” Soru romanda, Turgut Özben’in, Selim Işık’ın kişisel notları arasında rastladığı bir metnin başlığı olarak karşısına çıkıyor:

Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?” (s.76)

Atay’ın, “Ne yapmalı?”yı soruş biçiminde dönüştürücü bir eylem arayışı yattığı kullandığı özel söz dağarından anlaşılıyor: “Köklü bir eylem” diyor örneğin, “miskin varlık”, “gerçek bir insan”, “başkalarından farklı”, “renksiz kokusuz varlık”, “bilinçsiz bir aldırmazlık.” Metnin devamında Selim Işık ortaya açıkça devrimci bir manifesto koyuyor. “Ne Yapmalı?” sorusuna verilebilecek aceleci akılcı karşılıkların yetersizliğinden, küçük çekirdek örgütlerle başlamaktan söz ediyor, sonra ekliyor: “Kurulacak örgütü bir düşkünlerevine çevirmeye kimsenin hakkı yoktur. Birleşecek kişiler önce birleşecek güçte olmalıdırlar; önce bu duruma gelmelidirler. Onlar, yeni düzenler kurmak ve ilerlemek için birleşeceklerdir; körle kötürümün yoldaşlığı gibi bir iş için değil!” Tutunamayanlar okuru, Selim Işık’ın bu sözlerini yeniden gözden geçirdiğinde, bu trajik ironi karşısında gülümsemesini saklayamayacaktır; roman gerçekten de, Selim Işık’ın sözünü ettiği biçimde, birleşecek güçte olma arayışının, zaaflarını tümden yenme çabasının olanaksızlığını kanıtlamak üzere yazılmış gibidir. “Ne Yapmalı?” manifestosunun devamında, bu küçük örgütün olası üyeleri için belirlenmiş kurallar madde madde ortaya dökülüyor, kişilerin toplu çalışmalarda ne tutum göstereceği, kişisel ilişkilerinin dengelenmesi dahası ekmek kavgası için tutacakları yol sistemleştirilmeye çalışılıyor. Bu metinde Atay’ın, devrimci örgütlenmeciliği, bireyci bir tabanda yeniden üretme çalıştığına tanık oluyoruz.  Selim  Işık, kişilere, Kendini iyi tanımak, kendini eleştirmek gibi erdemlerin kazanılmasını öneriyor.

Atay’ın ironisinin büyük ölçüde üstkurmacadan beslendiğini göstermek açısından da bu manifesto bölümü dikkate değer bir örnek ortaya koyuyor. Selim Işık’ın yazdıklarını okuyan Turgut Özben’in, anlatıcı zihninden şu sözcükler akıyor: “Canım Selim! Nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için.” Okurun bakışı, Selim’in yönergelerle örülmüş söyleminden birden Turgut Özben’in babacan merhametine kayıyor. Üstkurmacayla, Atay’ın iki bakış arasında kurduğu uzaklık, trajik ironinin kaynağı oluyor; Selim Işık’ın, coşkulu arayışının kalıntısı olan metinlerinin ciddiliğini yitirdiğini görüyoruz. (Atay’ın üstkurmacayla ironiyi en üst düzeye taşıdığı öykülerinden birinde, “Ne Evet Ne Hayır” anımsanmalıdır.) Ancak roman sürecek, Selim’in el yazmalarından yansıyan varlığı Turgut’u da içine çekecek, ucu belirsiz bir dönüşüme sürükleyecektir.

Tutunamayanlar’ın ironik zenginliğini içeren bölümün, Turgut’un, Selim Işık’ın, Süleyman Kargı adında bir arkadaşından edindiği el yazmalarından oluştuğuna kuşku yoktur. (Bir not: Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım…” başlıklı biyografik çalışmasında, Atay’ın Süleyman Kargı’yı, ünlü öykücü Vüsat O. Bener’den esinlenerek kurguladığını belirlemiş. Biyografik veri, çok uzun zamandır modern edebiyat eleştirisinin tabularından biri haline geldiği için kurcalanmasının etik bir sorun olacağının bilincindeyim; ancak yine de iki yazar arasında ironizmin ortak bir yanına da işaret etmek gerektiği düşüncesindeyim: İki yazar da toplum ilişkilerini karşısında kesin bir tutum koyamamanın sıkıntısı içindedir. Dolayısıyla, iki yazarda da, kendi eleştirisi yıkma, beğenmezliğinden ötürü kendini kınama eğilimi ortaya çıkar.)

Selim’in el yazmaları “Dün, Bugün, Yarın” başlıklı bir şiirle başlıyor. İthaf ve Mukaddime, Birinci Şarkı, İkinci Şarkı gibi başlıklarıyla, Oğuz Atay, geleneksel şiir kalıbının parodisiyle karşımıza çıkıyor. Şiirin ilk bölümlerinde, uyakla ölçü konusunda daha titizmiş; daha sonra serbest koşuğa geçiyor. Sıklıkla (haklı olarak) Nabokov’un “Pale Fire” adlı yapıtıyla karşılaştırılan bu el yazmalarının asıl toplamını şiirin dize dize açıklandığı bölümler oluşturuyor. Şiirde, Oğuz Atay’ın yapıtlarında bir kolaylık haline getirdiği, kendine özgü, sözcük oyunlarıyla bezeli mizahının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Açıklamalar bölümünde üstkurmacaya yeni katmanlar ekleniyor. Atay, mizaha bürüdüğü çeşitli söylem düzlemlerini birbiri içinden konuşturuyor. Atay’ın şiirin açıklamalar bölümünde dilin değişik boyutları arasında dolaştığını görüyoruz. Örneğin ansiklopedik bir dille, blöf göndermelerle, sahte yapıt adlarıyla akademik dili tiye alıyor. Batılı kaynaklar uyduruyor; olmayan eski Doğu kaynaklarından, bilim adamlarından söz ediyor. Öz Türkçe arayışının, devrimciliğin, ağdalı eski Türkçe’nin acımasız bir parodisini ortaya koyuyor. Selim Işık’ın el yazmalarında Oğuz Atay bir yandan da, yaşadığı toplumun kendisine önerdiği değerlerin, gösterdiğin yolun, yani kısacası “Ne Yapmalı?” sorusuna kendisinden önce verilmiş karşılıkların kesin bir biçimde reddini ortaya koyuyor. Atay sadece modern Türkiye’de, Kemalist devrimlerle doğmuş değer yargılarını değil, Osmanlı geçmişinden getirilmesi önerilen öze  karşı da soğuk duruyor. Batı değerlerine de güven duymadığı blöf akademik göndermelerle örülü açıklamalardan anlaşılıyor. Atay’ın ironizmi de, beslendiği Batılı kaynaklarla (örneğin Joyce) koşut olarak, dışlaştırmaya dönük biçimde işliyor. Ancak, örneğin Atay’ın ironizminin Joyce’tan ayrımı, belki de yaşadığı toplumun özgün tarihsel durumundan ötürü, sonucunda bir çözüm arayışında olması, “Ne Yapmalı?” sorusunun doğruya yakın biçimde yanıtlanma çabasıdır.

Atay’ın romanlarının yanı sıra günlüklerinden de, kendi düşünsel-yazınsal çabasını hep yetersiz bulduğunu gözlemleyebiliriz: Tutunamayanlar “Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Her şey için.” (s.76) ya da Günlük’ten, “Eski yazdıklarımı okuyorum. Çok içten, nasıl bu sürekli duyarlığı becermişim, hayret ediyorum, fakat acemice ve düzensiz buluyorum.” Her şeyin yarım yamalaklığından yakınır; kişinin, yaşadığı/beslendiği ortamın yetersizliklerini aşmasının bir sınırı olacağını en baştan kabul etmiştir. Selim Işık’la, doğmadan ölmüş bir aydın kimliğini ortaya dökmek ister. Öte yandan aydın sorunu karşısında Oğuz Atay, kendisiyle karşılaştırılabilecek çağdaşlarına göre çok daha acımasızdır; çünkü her şeyden önce, aydın-aydın olmayan ayrımının içerdiği yapaylığı en başından sezmiştir. İronizminin değerli yanı da aslında bu sıkıntısında yatar. Aydın kim olarak konuşacaktır? Geniş halk kesimleri karşısında söyleyebileceği hiçbir şey olmadığını daha ilk romanından başlayarak kabullenmiştir. (Atay sanki en baştan halk kavramının da yapaylığını, Selim Işık’ın el yazmaları içinde tiye aldığı söylemlerinin yalancı kalıbı içinde erimeye mahkum olduğunu kabullenmiştir.) Tutunamayanlar’da, Turgut’un, Metin’le karşılaşarak geneleve gittiği bölüm, halkla değilse bile aydın-olmayanla karşılaşmayı içermesi açısından önemlidir. Metin, Atay’da benzerine pek rastlamadığımız türde lümpen bir kişidir; genelev sahnesiyle birleşmesi de, romanın çizgisi açısından bir düşünsel düşüşe karşılık gelmektedir. Bu bölümde, Turgut’un, Selim Işık’ın izini sürerken yüklendiği düşünce gerginliğini üstünden atma çabasını, varoluşsal hafifliğe kendine bırakışını okuruz. Ancak her şeye rağmen toplumsal ilişkileri kendisine sunulduğu biçimiyle kabul edebilmesinin değişmez bir koşulu vardır: Alay. Atay’ın romanlarında sık sık ortaya çıkacak ‘kötülüğün’, ‘kötü bir insan olmanın’ özünde de, kendisine bakmadan başkalarıyla alay etme iki yüzlülüğünden duyulan utanç yatar. Sözüyle özü bir olmanın olanaksızlığını vurgulamak ister gibidir; Atay’da, Selim Işık dahil, hiçbir zaman uzlaşmaz, ne istediğini bilir, kendisiyle tutarlı bir kişiye rastlamayız. (Örneğin, Üç İstanbul romanının başlarında görünüp kaybolan Mehmet Raif ya da Dostoyevski’nin Cinler romanında karşımıza çıkan ‘nihilist’ tipi, Pyotr S. Verhovenski benzeri bir kişiye Atay romanlarında rastlamak söz konusu değildir.) Ancak Atay doğalcı bir yazar değildir; kusursuz bir kişilik kurgulayamamanın sıkıntısını çekmektedir. (Gogol’un da, iyi bir kişi yazamadığı için ağladığı söylenir!)

Tutunamayanlar’ın, daha sonra Tehlikeli Oyunlar’da da yinelenecek en dikkat çekici izleklerinden birisi küçük burjuva yaşantısı eleştirisidir. Atay’ın ısrarla burjuva sözcüğünü tercih etmesi aslında romanda karşılamaya çalıştığı gerçeğin niteliği açısından bazı çelişkiler taşımaktadır. Atay’ın romanlarında, küçük burjuva olmak aslında kısaca topluma uyum sağlamak, toplumun beklentileriyle çelişmeyen bir yaşamı sürmektir. Burjuvalığın merkezide  çekirdek aile, yani evliliktir. Tutunamayanlar’da, Turgut’un ailesiyle köprüleri atması önemli bir geçiştir. Ancak Tutunamayanlar’da, Atay’ın burjuvalığın karşısına göz doldurur bir şey koymadığı görülür; ki Atay için burjuvalıkla yolları ayırmanın yolu sanki sadece evlilikten kaçınmaktan geçmektedir. Tutunamayanlar’ın devamında da, Turgut, ailesini geride bırakarak bir yolculuğa çıkar; ancak hedefi pek anlaşılmaz. “Ne Yapmalı?” sorusunun yerini Turgut’un Selim’e dönüşme, Selim’in benliğini yeniden gerçekleştirme tutkusu almaya başlar. Selim’in günlükleri bu bölümlerde devreye girer; artık, arayışın, toplum eleştirisinin, yıkıcı alayın yerini umutsuz bir yakınma almaya başlamıştır. Selim’in, hiçbir şey yapamamanın ötesinde kendisini hiçbir biçimde ifade edememenin, anlaşılmamanın yalnızlığı içine düştüğünü okuruz- bu noktada toplum ilişkileri karşısında diri kalmasını sağlayan alaycılığının kendisine döndüğünü, kendisini köşeye sıkıştırdığını öğreniriz:

Mizah benim durumumdaki biri için tehlikeli bir çare. Gülünç durumlarda düşünüyorum önce kendimi; acıklı maceramı bir an için unutuyorum ve sonra buhran bütün ağırlığıyla üstüme çöküyor. Hazırlıksız yakalanıyorum. Fakat gizli emellerim var bu konuda: kendimle alay ederken, kafatasını iki usta parmağın açacağına ve içinde yapacağı küçük bir iki değişiklikle beni tekrar aydınlığa kavuşturacağına inanıyorum. Bir süre sonra, bu aptalca inancımla alay etmeye başlıyorum. Sonra… sonra korku her şeyi siliyor. (Tutunamayanlar, s.581)

Yukarıdaki satırlardan Oğuz Atay’ın ironizmden bir yarar umduğunu da söyleyebilir miyiz? Romanında başlarında, “Ne Yapmalı?” sorusunun ilk ortaya çıktığı bölümde, bireylerin önce kendi zaaflarından sıyrılmasını bir hedef olarak koyduğunu biliyoruz. Kendi kusurlarını azaltmada, kendi pürüzlerini gidermede sonrasında toplum ilişkilerine biçim vermede ironizm bir araç olabilir mi? Atay’ın yapıtlarında kesin bir yanıt bulmak elbette söz konusu değil; ancak içerdiği yıkıcı güce karşın ironizmin bir yararı olabilir mi? Atay en azından ironizmin yükünü bireyde denemiştir, diyebiliriz. Atay’ın biyografisinden edindiğimiz izlenim aslında romanlarıyla karşılaştırılamayacak kadar olumludur. Tutunamayanlar romanını yazmasından başlayarak Atay, düşüncesinde gelişmiş, toplum ilişkileri konusunda daha somut sonuçlara varmış, yazınsal verimine (Tutunamayanlar’ın yoğunluğundan fedakarlık etmesi gerekse bile) düzen kazandırmış, açıkçası ironizmine de bir ölçü getirmiştir. Tutunamayanlar, toplamda oldukça karanlık bir romandır; Selim Işık’ın tükenişi üstünden Turgut Özben’in yeniden doğması üstüne kurulmuştur.

Atay’ın toplum tezi aslında tanıdıktır: Politik aktörler çıkaran aydın kadroların önderliğinde toplumun yönlendirilmesine, dönüşümüne pek sıcak bakmaz. Bireysel dönüşümlerle toplum ilişkilerinin düzenlenmesi yönünde, ilk bakışta olanaksız gibi görünen bir arayışın peşindedir. Oysa dikkatli incelendiğinde, Türk düşüncesinin, eskil köklerinden başlayarak (örneğin tasavvuftan) Atay’ın aradığı ilkeyle yakınlık gösterdiği görülecektir. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’dan sonra gelen yapıtlarında Batı düşüncesine güvensizliğin süreklilik kazandığını görüyoruz. Atay, çok eski “kendini bil” çağrısını, modern Batı düşüncesinin getirdiği ironizmin kavramsal araçlarıyla  sorun edinmiş görünmektedir. Selim Işık’ı intihara sürüklemesi acemice görünebilir; oysa Selim Işık, Turgut Özben’i dirime kavuşturmak için ortaya atılmıştır:

Bir mayıs günü, arkadaşı Selim Işık’ın hayattan kendi arzusuyla ayrılması üzerine onun yerine geçti.” (s. 665)

Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar’dan yaklaşık bir sene sonra okur karşısına çıkar. Tehlikeli Oyunlar’da Oğuz Atay, toplum ilişkilerinin en belirleyici, en yoğun yaşandığı kesimine, kadın-erkek ilişkilerine odaklanır. Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da da büyük ölçüde kişisel geçmişinden yararlandığını biliyoruz. Edebiyat, en başından beri Atay için ‘kendini bilme’, kendi duygularını düşüncelerini anlama geliştirme çabası olmuştur. Aslında belki, Atay’ın toplumun dönüştürülmesi için gerekli gördüğü kişiliğin yetiştirilmesinde, edebiyatın olumlu, etkili bir pratik olduğuna dikkat çekmek uygun olabilir. Şimdiye kadar, edebiyatın toplum ya da birey üstünde etkisini hep yazardan okura bir çağrı gönderilmesi biçiminde anlamaya alıştırıldık; oysa, edebiyatın, birey üstünde asıl etkisini yazma pratiğini doğrudan deneyimleyen kişide aramak yerinde olacaktır. Edebiyatın dönüştürdüğü birey¸ aslında yazardan başkası değildir. Oğuz Atay’ın kişisel deneyimi, edebiyat pratiğiyle kendi yaşamını anlama/aktarma çabası, yeni kuşakların edebiyatla ilişkilerini kurmada yol gösterici olabilir. Belki toplumumuzun olumlu dönüşümünü hazırlayacak bireylerin gelişmesinde edebiyatla ‘yazar’ niteliğiyle ilişki kurmaları doğru bir öneri olacaktır. Günümüzde, tekniğin dijital olanaklarıyla yazının bireylerce yeniden üretilebildiği, yayınlanabildiği bu çağda , edebiyatın yazar olarak geçerlileşmiş bireylerin tekelinden okuryazar  kesime yaygınlaşması neden olmasın?

Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar’la karşılaştırıldığında, romana ilişkin klasik ölçütler açısından daha derli toplu görünür. Tehlikeli Oyunlar’ın çatısı da öyküsü de daha açıktır; bölümlerin sınırları düzgünce belirlenmiş, içerik daha romana başlanmadan kesinleşmiştir. Elbette Atay’ın, otomatik yazıyı andıran bilinç akışı tekniği, yine kendine özgü sözcük oyunlarıyla buluşarak beklenmedik, çapraşık bir metin ortaya koymuştur; ancak Atay’ın, Tutunamayanlar’dan ayrı olarak, Tehlikeli Oyunlar’da çok mesafeli bir anlatım için çaba gösterdiği anlaşılmaktadır.

Tehlikeli Oyunlar’ın temel izleği kadın-erkek ilişkileri gibi görünse de, bu eskil konu, Oğuz Atay’ın ‘Ne Yapmalı?’ arayışından kalan sorunlara ışık tutmaya devam eder. Doğu-Batı çatışması, sınıf ayrımları, toplumsal sorumluluk tartışması değişik derecelerde romana işlenmiştir; ancak, en temel, gözden kaçmaması gereken noktalardan birisi, Atay’ın Tutunamayanlar’da da anlamaya çalıştığı iki yüzlülük konusudur. Atay, insan ilişkilerinde mutlak dürüstlüğün olanaksız olduğunu Tehlikeli Oyunlar’la keşfetmiştir; böylece, Tutunamayanlar’dan başlayan, kusurlarını aşmış birey arayışı, kişinin zaafları karşısında çaresizliği noktasında erimiştir. (Bu çıkmaza Atay ancak eylembilim’de, bir de günlüklerinin belli kısımlarında çözüm önermeyi başarır: İnsan kusurlarına alışmalıdır.)

Tehlikeli Oyunlar, Hikmet Benol adında bir gencin sırasıyla Sevgi, sonra da Bilge adında iki kadınla yaşadığı evlilik/aşk ilişkilerinin üstüne kurgulanmıştır. Romanın biçimsel çatısı, tiyatro oyunlarına benzer; ki Tehlikeli Oyunlar’da da sık sık, drama biçiminin yinelendiği görülecektir. Bilinç akışı yine Atay’ın anlatımında başat durumdadır. Tutunamayanlar’ın sonlarında karşımıza çıkan Olric yerine, Hikmet’e “Hüsamettin Albay” bir kafa sesi, bir çeşit bilinç yoldaşı olarak eşlik eder.

Bilinç akışı, Oğuz Atay’ın hedeflediği türde bir ironizmi kurabilmek için biçilmiş kaftandır. Tutunamayanlar’da Atay, bilinç akışını uygularken serbest çağrışıma daha çok alan açar; ancak Tehlikeli Oyunlar’da, düşünceden sapmamak adına daha çok çaba gösterdiğini görürüz. Bilinç akışının tehlikesi, Atay gibi sözcük oyunlarına ya da dilin akışına kendini bırakmaya düşkün bir yazar açısından çok açıktır: Konudan sapacaktır, ki aslında Atay’ın kişilerinde bulduğu bir özellik de budur. Nurdan Gürbilek de, Atay’ın romanlarında rastladığımız söz kalabalığına işaret etmiştir. Ancak, özellikle Tehlikeli Oyunlar’da, yazarın ayrıntılar üstündeki dikkati gözden kaçırılmamalıdır.

Romanın başında, Hikmet’in nasıl biri olduğunu, Hikmet’i pek de beğenmeyen, pısırık, yetersiz, tembel bulan iki kadının konuşmasından okuruz. Hikmet de, okurla birlikte kendini dinlemektedir; ki bu aslında, dramatik ironide pek alışkını olmadığımız bir uygulamadır. Dramatik ironi, merkezdeki kişinin kendisiyle ilgili gerçekten habersiz olması üstüne kurulmuştur; oysa Hikmet, daha romanın başında içinde olduğu trajediyle yüzleşir. Başkalarının gözünde kim olduğunu acı bir biçimde öğrenir. Atay’ın kişileri ironizmi hep kendi ellerinde tutmak gibi bir ayrıcalığa sahiptir.

Romanın başında Hikmet’in bir gecekonduda ya da gecekondu çağrışımı veren yoksul bir evde yaşadığını öğreniriz: “Hayır, gecekondu değil, üç katlı ahşap bir ev. Hayır, üç katlı değil; zemin kat sayılmaz. Gecekondu olsa ne çıkar? İstemiyor muydun?” (s. 22) Mekan bildirimi roman açısından önemlidir; ilk bölümde Tutunamayanlar’da çok sık rastlamadığımız biçimde bir betimleme çabasına rastlarız. Hikmet evine taşınmış, kendisine bir yaşam alanı kurmaya uğraşmaktadır; “Duvarlara resimler asmalıyım. İnsanlarımız bir evi döşemesini henüz bilemiyorlar.” (s.24) Oysa içine düştüğü yoksulluk karşısında ev döşeme telaşı biraz aykırı durmaktadır.

Oğuz Atay’ın, Hikmet’i gecekondu mahallesine göndermesi romana, Tutunamayanlar’da pek rastlamadığımız türde halktan kişilerin girmesini sağlar. Oğuz Atay, kıt kanaat geçinen amcalar, asker mektubu yazan teyzeler, kenar mahalle çocukları arasında Hikmet’in halka biraz aykırı, başkalarıyla uyuşmayan bir çizgisi olduğunu sezdirir. Atay, Tehlikeli Oyunlar’da da, aydın-aydın olmayan arasındaki ayrımda ısrarlıdır. Yazdığı dönemin eğilimlerinin tersine halkın bilgisine karşı güvensizdir; halkın safdilliğini çocukça, biraz da yararsız bulur. Halk, romanda Hikmet’in durumunu dosdoğru yansıtan bir ayna görevi görür: “Sen neden bu kadar komiksin Hikmet Amca? … Neden beni görünce gülüyor. İnsanlardaki zavallılığı, önce çocuklar seziyor galiba(s.35)

Üstmetinler, Tehlikeli Oyunlar’da da ironizme zemin oluşturur. Romanda, Hikmet’in, Nurhayat Hanım’ın oğlu Hidayet’e yazdığı, çığırından çıkan asker mektubu güzel bir örnektir. Hikmet, Nurhayat Hanım’ın beklediği gibi sıradan bir asker mektubu yazmakla yetinmez; kendini, düşüncelerini de kağıda dökmekten alıkoyamaz. Seslendiği kişiyle, dile getirdiği sorunlar arasındaki uyumsuzluğun kendisi de ayrımındadır. Acısını, sıkıntısını düpedüz halkla paylaşmaya çalışmakta, bunun için doğru bir dil bulamamaktadır- sonuç olarak yine alaya, yine kendisini zehirleyen bir tür ironizme varır. Hikmet’in çizgisi Turgut Özben’deki gibi belirsiz bile olsa bir gelişmeye yatkın değildir; Hikmet, daha romanın başında tümüyle dağılmıştır. Hüsamettin Albay’la sürüp giden diyaloglarından bir piyes yazmaya çalıştığını öğreniriz; ancak piyes hiçbir zaman yazılamayacak, Hikmet’in yanıtlayamadığı soruları, kavramaya çalıştığı kişisel geçmişi karşısında giderek acı veren bir oyuna dönüşecektir. Ayrıca, Tehlikeli Oyunlar’ın dokusuna, Tutunamayanlar’da pek az rastladığımız yeni bir duygu işlemiştir: Öfke.

İşte ondan sonra kardeşim Hidayet, insanlığa öfkem başlıyordu; belki de öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum. Çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? Oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim. Ve kardeşim Hidayet, öfkelenince de onların bütün kusurlarını, küçüklüklerini, daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetli görüyordum ve unutmuyordum.  Onları kıskanıyordum onları beğenmiyordum. Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum. [Vurgu:SO]”

Yukarıda alıntıladığım parçada Atay’ın öfkede, dahası kinde ne derce ileri gittiğini okuyabiliriz. Demek, Tutunamayanlar’da aşırı biçimde harcanan hoş görü kaynağı Tehlikeli Oyunlar’da artık tükenmiştir. Hikmet, Selim Işık’a ya da Turgut Özben’e benzemez; bir toplum düşmanına dönüşmüştür. Turgut’un, Tutunamayanlar’da başladığı yolculuğun sonunda vardığı yer olduğunu düşünmek güçtür.

Romanın dokusuna işleyen öfkenin nedenleri konusunda ne söylenebilir? Her şeyden önce Hikmet’in de, Oğuz Atay’ın diğer kişileri gibi toplum ilişkilerinden hoşnutsuzluğunu veri olarak almamız gerekiyor. Ancak okudukça Hikmet’in öfkesini özünde kadın-erkek ilişkilerinin getirdiği güçlüklerin beslediğini görüyoruz. Hikmet, hiçbir karşılık alamamıştır; tam bir saldırı durumuna geçmiştir:

Kimseden karşılık beklemiyorum. Ben monologdan yanayım. Sevgisiz acımaya karşıyım.” (s.88)

Öfkesinin acılığı karşısında yine kendini yıpratır. Tehlikeli Oyunlar’da, sözcük ekonomisi tamamıyla kayıptır; Atay ölçüsüzce sözcük oyunlarına kayar, sözü sürekli çoğaltır, buna karşın boyuna kendini anlatamamaktan yakınır. Romanda, Hüsamettin  Albay, Hikmet’in denetimsiz düşünceleri karşısında azarlayıcı bir tepki kaynağı işlevini görür. Ancak Hikmet’in hızını kesmek yerine tam tersine ipini koparmış bilincini dehlemiş olur.

Hikmet bir dönem Sevgi’yle evli kalmıştır; daha sonra Bilge’yle birlikte olur. Atay’ın, roman kişilerinin isimlerini seçerken alegorik bir ol izlediğini bilmem eklemeye gerek var mı? Ancak ironik biçimde Sevgi, romanda her karşımıza çıktığında üşüme ya da soğukluk imgesiyle iç içe sunulmuştur. Hikmet’in Bilge’ye karşı da bir çeşit kompleks içinde olduğunu sezeriz: Sözgelimi Bilge’den İngilizce dersleri almıştır; kendisini entelektüel açıdan Bilge’nin gerisinde gördüğüne kuşku yoktur- Bilge’ye karşı duyduğu arzuda, Bilge’nin, yabancı dil bilgisiyle somutlaşan Batı yakınlığının etkisi olduğunu söylemek sanırım yersiz olmaz. Sevgi’yi soğukluk imgesinin kuşattığı gibi Bilge de bedensel çirkinlik imgesiyle sunulur: Bacakları kalındır; kendi kısadır. “Zaten güzelleri beni pek bulmaz.” diyecek kadar Bilge’yi beğenmezlenir Hikmet. Yıkıcı eleştirisinden kendisi de payını alır: Hikmet, karşılaştığı herkeste, hatta her nesnede kendi başarısızlığının izlerini görmektedir. Belki ilişkilerini de bu nedenle küçük görür- kendi benliğine duyduğu horgörü, kendisine sevgi ya da yakınlık gösteren kimselere yansır; yani Hikmet, kendisini beğenmek için hiçbir açık kapı bırakmaz:

Evlenmeğe karar vermişlerdi. Hikmet, resmen evlenme teklifinde bulunmuştu; Sevgi de bu teklifi gözleriyle kabul etmişti. İkisi de daha önce toplumun bir kenarına itilmişti. İkisi de küçümsenmişti. Herkesi yargılayan ve kimseyi beğenmeyen Sevgi’ye, şimdiye kadar sahip çıkan olmamıştı. Herkese akıl öğreten Hikmet, bir türlü ünivesiteyi bitirememişti.” (s.236)

Sevgi’nin kişiliğini Oğuz Atay, ilginç bir tavla oyunu öyküsüyle anlatır: Babasını sürekli tavlada yenen Nazım Bey’in karşısına çıkabilmek için Sevgi sessiz ama sıkı bir çalışma içine girer. Hırslı, hesaplıdır; günlerce tavla oyununu inceler- en sonunda sesiyle, kabalığıyla insanı ürküten Nazım Bey’in karşısına çıkar. Nazım Bey başta ciddiye almadığı bu küçük kız karşısında yenilgiye uğrayınca öfkelenir; tavlanın kapağını hırsla kapatır, kapak Sevgi’nin parmakları üstüne düşer. Sevgi oyunu hiç sayı vermeden kazanmış olmasına karşın, saldırıya uğrayan, zarar gören taraf olmuştur. Sevgi’nin yöntemine, hırsla çalışmasına, kusursuz bir beceriye erişmesine  toplumun verdiği karşılık şiddetli bir reddir. Sevgi, tavlada herkesi yenecek ölçüde ustalaşabilmektedir; ancak kendini kabul ettirmesine yetmez- tersine daha mutlak biçimde dışlanmıştır; çünkü kendisine yakıştırılmayan bir beceriyi çalmaya kalkmıştır. O yüzden yaralı bir hayvan gibi masadan uzaklaştırılır.

Sevgi’yle Hikmet’in birleşmesinde de, ikisinin dışlanmışlıkları önem kazanmıştır. Atay, kadın-erkek ilişkisinin toplum ilişkilerinin düzenlemesinde özel bir yeri olduğunu biliyordu. Kadın-erkek ilişkisi kişileri kesin biçimde toplumdan ayıran, birbirine müdahele edilemez biçimde bağlayan bir nitelikte olmalıdır. (En azından ideali böyledir.) Atay, Tehlikeli Oyunlar’da, “Ne Yapmalı?” sorusunun dışına çıkmış görünür. Hikmet, kadınlarla bile sadece yalnızlığına karşı koyabilmek, öz güvenini besleyebilmek için beraber olmuşa benzer; ne Sevgi’yi ne de Bilge’yi cinsel açıdan çekici bulmadığı açıkça ortadadır.(Bir iki yerde ‘bacaklarına bakmak’tan söz etse de, bu alelade yaramazlığı kötülükle karşılaştırma hatasına düşer. Kendi duygularını bile tanımlarken tökezlemektedir) Bilge’yle Hikmet’in ilk sevişmelerinde bile romanın tümüne egemen belirsizliğin izleri görülür. Hikmet hiçbir davranışında güvenli, kendinden emin değildir. Oğuz Atay’ın hemen tüm kişilerinde olduğu gibi kararlarını almasında korkuları öncelikli etkendir.

Atay, kadın-erkek ilişkilerinin de özünde yalnızlık korkusunun yattığını mı düşünüyordu? Cinsel çekiciliğin Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’i açısından çok bir önem taşımadığı ortadadır. Hikmet, Sevgi’nin kendiliğinden teslim oluşuna karşı koyamamıştır. (Tavla oyunundaki tutumundan Sevgi’nin aslında içten pazarlıklı bir yanı olduğunu da ima etmiştir.) Bilge’de ise kendi entelektüel öz güvenini onayan bir yan bulmaktadır. Tehlikeli Oyunlar’ın çekirdeğine işlemiş kinli öfkeden iki kadın da payını fazlasıyla alır. Atay aslında açıkça insansevmez bir yazar olduğunu ortaya koymuştur; yapıtının ironisi biraz da tutumundaki ikirciklikten kaynaklanır. Hiçbir yapıtında humaniter olmamıştır; toplum ilişkilerine karşı hep bir sakınmayla yaklaşmanın sonucu olarak insanlar konusunda seçici, üstelik ağır biçimde eleştirel olmuştur. Oysa Atay, maddi çıkar ilişkilerine hemen hiç yer ayırmamıştır; belki de bu yüzden romanlarını entelektüel ölçülerde eşit ya da birbirine yakın kişiler arasındaki ilişkilere dayandırır. Yoksulluğun anlamı Oğuz Atay için toplumun dışına itilmişliktir. Ciddiye alınmamaktır. Tutunamayanlar’ın mühendis kişileri için geçim öncelikli bir sorun değildir.

Tutunamayanlar’da, Atay, toplumun dönüşümü için bireyin gelişmesini öneriyordu; ancak bu çıkmaz Tehlikeli Oyunlar’da had safhasına varır: Birey, kendi içinde bir tümlük kuramamıştır. Tümlüğe teslim olmama anlamında ironi, benliğin süreksizliğinde ortaya çıkar. Tehlikeli Oyunlar’da, Atay’ın ironizmden artık yakayı sıyırmaya çalıştığına tanık oluruz. Birey çünkü düşünce akışını koruyabilmek için zamansal bir tutarlığa gerek duyar; yoksa varlığı tehlikeye girer. Belki de bu yüzden Atay, arada yazdığı “Bir Bilim Adamı’nın Romanı”nda alaycı yanını bütünüyle dizginleme çabasında olmuştur; ancak Atay’ın serüveninde ironizm en yapıcı boyutuyla, politik anlamıyla bir kez daha karşımıza çıkar.

Günlüğünden, Oğuz Atay’ın Eylembilim’i yazmaya, 1976 yılının Eylül ayında başladığını anlıyoruz. Bu tarihten yaklaşık birkaç ay sonra Oğuz Atay ağır bir hastalığa yakalanır; birçok başka çalışması gibi Eylembilim’e de ara vermek zorunda kalır, tamamlaması da mümkün olmaz, 13 Aralık 1977’de yaşama gözlerini yumar.

Eylembilim’in, Oğuz Atay’ın yapıtları arasındaki ayrıcalığını aslında yazıldığı tarih aralığı ortaya koyuyor: Eylembilim, Türkiye’de yaşanan yoğun politik iç çatışmaların şiddete dönüştüğü yıllarda yazıya dökülmüştür. İçeriğini bir kenara bırakacak olursak, kurmaca anlayışı bakımından Atay, Eylembilim’de de çizgisini değiştirmemiştir. Tehlikeli Oyunlar ya da Tutunamayanlar’da olduğu gibi, kendine özgü bir bilinç akışı anlayışı ile kapalı bir benliğin içinden konuşur. Atay’da, bilinç akışının, Batılı örneklerinden ayrılan bir yanı olduğunu da eklemek gerekiyor; Atay çoğu zaman, Joyce gibi bilincin nesnel bir gözlemini sunmaz- tekniği öz sorguları işletmeye daha yatkındır. Hemen tüm yapıtlarında kendinden şikayetçi, sürekli soran bir benlik, kuşkucu güvensizliğiyle dış dünyaya karşı kendini korumaya alır. Yine de gözlerini dört açmıştır; kendi dışında olan her şeyi toplar, kendini çözümlemede bir ipucu gibi kullanır. Atay’ın, yapıtlarında bilincin dış çevrenin etkileriyle dönüştüğüne pek tanık olmayız; o neredeyse dış çevreyi kendine göre dönüştürür, bir girdapla tüm sözcükleri içinin kuyusuna çeker. Yapı ya da biçem açısından Eylembilim, Tutunamayanlar’ın ya da Tehlikeli Oyunlar’ın daha yalın, sanki daha kolaylaştırılmış bir benzeridir: Bütün öykü uzun, sözün sürekli çoğaldığı, bireyin iç çelişkilerinin olayın önüne geçtiği bir anlatının üstüne oturtulmuştur. Kişiler, anlatıcının gözünden, aslında oldukça nesnellikten uzak bir tabandan anlatılmaktadır- ki çoğunlukla politik sayabileceğimiz bir roman için, bakış açısının darlığı bir engel sayılabilir.

Öte yandan, Eylembilim’i içeriği bakımından ne Tutunamayanlar ne de Tehlikeli Oyunlar’la karşılaştırabiliriz. Atay elbette, Tutunamayanlar başta olmak üzere, yapıtlarında daha önce de politik-tarihsel yargılara yer vermiştir. Tutunamayanlar’da, resmi tarih anlayışı, sol devrimcilik, devlet gibi konular üstüne kendisi için mümkün olan biricik yolla, ironik, bazen acımasızca yıkıcı bir dille yazmıştır. Eylembilim’de ise eşiği tamamıyla geçer; tüm varlığıyla kendisini politik bir eylemin içine atan bir üniversite profesörünün bilincinden konuşmaya çabalar. Ne Tutunamayanlar’ın ne de Tehlikeli Oyunlar’ın özünde politik sorunlar yatar; Oğuz Atay, romanlarında büyüteç altına aldığı bireyi, yarım Türk aydınını oluşturan etkileri incelerken yolu politikadan geçmiştir- ancak politik eylemin kendisini, eyleme kalkışma anını, Eylembilim’le somutlaştırmaya çalıştığını görüyoruz.

Eylembilim’in önemi de, Oğuz Atay’ın, başka yapıtlarında başvurduğu ironik dili, dahası incelik gerektiren bir politik içerikle kullanma yürekliliğini göstermiş olmasından kaynaklanıyor. İroni, aslında politik diyebileceğimiz yapıtlarda da sıkça karşımıza çıkar; ancak çoğu yazarda ölçülü bir tek yanlılıkla işlendiğini görürüz. Oğuz Atay’ın ironisi ise kendi acımasız yargılarına mahkum bir benliğin tutarsız düşüncelerinden doğar. Atay’ın anlatıcıları karar ya da yargı üretmez. Sorumlulukla, ödevle, suçluluk duygusuyla sıkıştırılan bir çocuk gibi sürekli bir kaçış içindedir.

Örnek vermek gerekirse, Oğuz Atay’ın Eylembilim’i ile yaklaşık aynı dönemde yazılmış, Bir Düğün Gecesi’nde, politik ironi çok daha açık bir taslakla karşımıza çıkar. Adalet Ağaoğlu, yaşanan toplumsal çürümeyi çoklu kesitler içinde çizmeye çalışırken Atay’ın sıkça sözünü ettiği bilinç akışı tekniğinden yararlanmıştır. Üstelik Atay’ın romanlarıyla karşılaştırıldığında Ağaoğlu’nun bilinç akışını kitabına daha bir uydurduğunu söyleyebiliriz; çünkü Atay’da roman kişisinin, yani anlatıcının bilinç akışı ile yazarınki çakışma halindedir. Atay, Adalet Ağaoğlu’nda olduğu gibi bilinç akışını ayrı kişilerin  benliğini okura açmak için kullanmaz. Oğuz Atay tümüyle bir iç gözlem halindedir; yazının Atay için gözleri açık bir meditasyon olduğunu söyleyebiliriz. Adalet Ağaoğlu bilinç akışını toplumun belirli bir tarihsel kesitinde doğan tipik iç sesleri kaydetmekte kullanır. Atay içinse belki tam tersi geçerlidir; o tarihsel kesitten topladığı izlenimleri, benliği aydınlatma, arama çabasında malzeme eder. Oğuz Atay’ın düşünceleriyle de aslında 12 Mart döneminin sol aydınından ayrı bir yerde olduğunu söyleyebiliriz: Atay önceliği bireyin yaratılmasına tanımak istiyordu: Yapıtlarında toplumsal adalet arayışının ya da eşitsizliğin altında yatan çıkar ilişkilerinin incelendiğini görmeyiz.

Bilinç akışı ironiyi kendiliğinden getiren bir tekniktir; çünkü, ne Adalet Ağaoğlu’nun çizdiği biçimde, nesnel gözlemden doğmuş bir bilinç, ne de, Oğuz Atay’da belki de tek örneğini gördüğümüz kendini didikleyen bir iç konuşma, mutlak bir tutarlılık düzeyini yakalayamaz. Benliğin süreksizliğini ortaya koyduğu için politik bir romanda olumsuz bir yönelim taşıması kaçınılmazdır. Bir Düğün Gecesi, toplumun yaşanan gerçeği, geleceği, kişilerin yaşantıları açısından oldukça karanlık, umutsuz bir tablo çizer. Eylembilim tamamlanmış bir yapıt olsaydı elbette daha kesin bir karar vermemizi sağlayabilirdi; ancak yazıldığı kadarıyla, karanlık denemese bile, topluma, tarihe karşı bir güvensizliği yansıtır. Kierkegaard’ın, “sonsuz mutlak olumsuzluk” tanımıyla ironinin aslında bu iki 12 Mart romanında anlamını kavradığını izleyebiliriz.

Eylembilim, tıpkı Tutunamayanlar gibi, kurmaca bir önsöz yardımıyla bir üstanlatı yapısı içinde ortaya konmuştur. Asıl öyküden önce, “Dilaver Kalas” adında bir avukatın Server Gözbudak’ın notlarıyla ilgili yazdığı önsözü okuruz. Bu biraz muhafazakar ama bön adamın Server Gözbudak’ı bütünüyle yanlış anladığı ya da acemice saptırdığı öykünün devamında ortaya çıkacaktır. Pek çok üstanlatı örneğinde, özellikle Nabokov’da (Solgun Ateş ya da Sebastian Knight romanlarını anımsayalım)  Oğuz Atay’ın bu ironik katmana, yanlış anlamış anlatıcıya rastlarız. Yazar, okurla öykü arasına ikinci bir okur yerleştirir; Nabokov, bir adım daha ileri giderek, asıl öyküyle asıl okuru karşılaştırmamaya karar vermiştir. Oğuz Atay, önsözden sonra Server Gözbudak’ın notlarına döner. Server Gözbudak, bir üniversitede kenara itilmiş bir matematik profesörüdür; konumunu elde edebilmek, koruyabilmek amacıyla üniversite otoritesiyle sessiz bir uzlaşma içinde olmuştur- ancak bize anlattığı olayların yaşandığı dönemden başlayarak bir dönüşüm geçirmektedir. Ancak öykü boyunca Server Gözbudak’ın politik yönelimi aslında tam anlamıyla açıklığa kavuşmaz. Üniversitede bir öğrencinin öldürülmesi üstüne ayaklanan öğrencileri yatıştırmak üzere çıktığı kürsüde kendisinden hiç ummadığı bir konuşma yapmaya kalkışır. Ölen öğrencinin üniversite bahçesine gömülmesini önerir; bir anda kendini omuzlarda bulur.

Eylembilim’de, ayaklanan öğrencilerin politik görüşlerini de az çok sözlerinden çıkarabiliyoruz: Kürsüye çıkan bir öğrenci, öğretim görevlilerinin kendileri gibi yoksul ailelerden gelmediklerini, kendilerini anlayamayacaklarını söyler. Eylembilim’in konusu elbette sol görüşlü toplumcu öğrencilerdir; ancak öyküde öğrencilerin görüşlerine ilişkin ayrıntılara yer verilmez. Aslında sadece Oğuz Atay’ın Eylembilim’inde değil, 12 Mart romanlarında da sol görüşlü öğrencilerin düşünceleri üstüne ayrıntı verilmediğini görüyoruz: Toplumculuklarını, eşitsizlik karşısındakini tutumlarını, tutuklulukları sırasında gördükleri işkenceleri okuruz; ama hemen hiçbirinde örneğin FKF üyesi öğrenciler arasında geçen tartışmalar, köy çalışmaları, bir broşürün nasıl bastırıldığı ya da bir fraksiyonun doğuşuyla ilgili ipucu yoktur. 12 Mart romanı yazarlarının aslında dönemin olayları içinden doğrudan yer almaması, hatta kimilerinin romantik bir uzaklık içinde gözlemci kalmaları bunda etkili olmuştur.  Eylembilim de aslında 12 Mart romanlarının toplum olaylarını kavramada gösterdiği yüzeyselliği paylaşır. Arkadaşlarının öldürülmesi üstüne ayaklanan öğrenciler bir kuru kalabalıktan farksız çizilmiştir- Oğuz Atay’ın romanları, sanıldığının tersine, yazıldığı tarihin tüm seslerine açık değildir.

Eylembilim’de aslında dönemin aydınının, büyüyen gençlik hareketine önder olma özleminin de tiye alındığını söyleyebilir miyiz? Kötü niyetli düşünürsek evet: Server Gözbudak, belki Atay’ın başka yapıtlarından tanıdığımız, iç dürüstlüğü kendisine zarar verecek ölçüde keskin anlatıcılarına benzediği için okurda saygı uyandırabilir. Yine de, karşı karşıya olunan politik çözümsüzlük akla getirildiğinde, savunulabilecek bir yanı da yoktur. Karar verme becerisi yoktur; kendisini sürekli meslektaşları ile öğrencileri karşısında sınayarak suçlar. Asıl sıkıntısı, çıkıp bir şeyler söyleyerek bir eyleme katılmış olmak değil, gerçekte söyleyecek, önerecek hiçbir şeyi olmamasıdır, ki Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar’dan beri kafasını kurcalayan “Ne Yapmalı?” sorusunun artık sonuçsuz, kendine dönük bir sorguya dönüştüğü noktadadır.

Atay’ın kurmacalarında, kişilere, durumlarını simgeleyen isim ve soyisimleri vermesi gözden kaçmaz: Tutunamayanlar’da Turgut’un soyadı “Özben”, Tehlikeli Oyunlar’da, Hikmet’in soyadında “Benol” olarak yeniden doğar. Eylembilim’in anlatıcısı, ise Server Gözbudak adını almıştır. Önceki romanlarındaki benlik vurgusu yerini savruk bir yüreklilik betimlemesine bırakmıştır: Gözbudak. Atay’ın aslında eylemden anladığının ne olduğunu üç aşağı beş yukarı bu soyisim ele vermektedir. Eylem bir cesaret işidir; sonucu, eyleme kalkışan açısından birçok açıdan zararlı olabilir. Oğuz Atay için bilimin nerede yattığını anlamaksa, en azından Eylembilim’in elimizdeki bölümü kapsamında, bir bilmecedir. Atay’ın, Mustafa İnan’ın yaşamını kaleme aldığı, Bir Bilim Adamı’nın Romanı adlı romanında da bilime ilişkin görüşlerini açığa çıkarmadığını görürüz. Bir Bilim Adamının Romanı, ısmarlama bir yaşamöyküsü olduğu gerekçesiyle pek az beğeni toplasa da, aslında Oğuz Atay’ın romanlarıyla oluşturduğu projeye ilişkin önemli ipuçları taşır. Atay, bilimden çok bireyle ilgilidir; taşradan çıkıp kendisini büyük bir bilim adamı olarak kanıtlamış Mustafa İnan’ın öyküsünde bir Türk toplumunda bireyin doğuşuna olanak hazırlamak istiyordu. Mustafa İnan’ın yaşamını pekala olumsuz bir kariyerizm öyküsü olarak da ele alabilirdi; pek daha gerçekçi de olabilirdi.

70’li yıllarda aslında pek çok yazar, Oğuz Atay’ın Eylembilim’de işlediği konularla ilgili üretmeye başladığını görüyoruz. Sosyalist gerçekçiliğin bir değer olarak edebiyata egemen olduğu bir dönemde Atay’ın birey saplantılı kurmacasının ilgi çekmek şöyle dursun, ağır biçimde eleştirilmemesi bile şaşırtıcıdır. Atay’ın Türkiye’ye özgü sol aydın çizgisine bağlı kaldığı bilinir; öte yandan Marksizm’le ya da devrimci solla ilişkisi hep belirsiz kalmıştır. Atay romanlarında aslında acımasız bir eleştirmendir; bozuk toplum değerleriyle hep çatışma içindedir- ancak o dönemde anlaşıldığına uygun biçimde, üretim ilişkilerini ya da sınıflı toplumun getirdiği eşitsizlikleri hiç gündemine almamıştır. Atay’ın sorunu, modern Türk aydınına yapışıp kalmış gibi görünen sahtelik, yani “ben olamama” çıkmazıdır; “Ben” olunamadıktan sonra eyleme geçmek de olanaksız gibidir. Eylembilim’in anlatımındaki ikircikli ses de bu iddiayı doğrular: Server Gözbudak, öyküsünü, belli bölümlerde kendi ağzından anlatırken, belli bölümlerde kendisinin bir gözlemcisine dönüşür; üçüncü tekil anlatıma döner. Üstelik Atay, iki anlatım kipi arasındaki geçişte kalıpsal bir düzenlemeye, örneğin bölümlendirmeye gitmez. Metnin akışı içinde birden ses değişir; yazar, okura sunduğu temel bakış açısını, aslında nitelikli edebiyatta örneğini pek az göreceğimiz biçimde, hesapsızca değiştiriverir.

Server Gözbudak, Eylembilim’de, yine de eyleme girişmiştir; belki tam bir bilinç açıklığıyla, kendisini tümüyle verebildiği bir karar almış değildir- ancak Atay’ın, Tutunamayanlar’dan beri taşıdığı, yarım-ben’i, eyleme geçmenin aslında bir yolunu bulmuştur: Kendini bırakmak. Server Gözbudak, ancak Hikmet Benol’un ya da Turgut Özben’in hesaplılığını, kayıt altında olma sıkıntısını, insan ilişkilerinin tutarsızlığı karşısında kaçma eğilimini bastırarak eyleme girişebileceğini anlamıştır. Eyleme geçmenin kuralı hızını kesmemektir.

Aslında Atay’ın, Eylembilim’den önce yazdıklarında da, kendini bırakma, hızını alamama motifine sıkça rastlarız. Atay’ın anlattığı kişiler, bu huyları yüzünden, her şeyi berbat etmekten şikayetçidir. Eylembilim’de ise Oğuz Atay, bu her şeyi berbat etme huyunun bir güce dönüşebildiğini keşfetmeye başlamıştır. Yine de Eylembilim’de, Atay’ın politik ironiye ilişkin keşfi uzun sürmez; çünkü eylemin karşısındaki en büyük engel, benlik, Eylembilim’i de denetimi altına almıştır. Atay’ın romanlarında anlatıcı benlik, söz almaya, eyleme geçmeye kalktığında hep bir üstbenliğe toslar. Kendine hapsolmuş, kendisine şaşıran, kendisini ciddiye almaya çekinen bir adam gibidir. Dış dünyayla konuşur gibi görünür; ama gerçekte kendi üstbenliğiyle söyleşmektedir. Bu sonuçsuz söyleşi, sözcüklerin sürekli çoğaldığı bir pinpon oyununa dönüşmek zorundadır. Böylece, eylem olasılığının araştırıldığı Eylembilim, kendi politik ironisinin çemberinde kapalı bir oyuna dönüşmekten kurtulamaz.

Son bir söz: Eylembilim’in, eylem noktasındaki tıkanıklığı, Oğuz Atay’ın bir yazar olarak eylemden kaçtığı ya da uzak kaldığı biçiminde yorumlanmamalıdır. Yazarın eylemi yazmaktır; Atay, hiçbir romanında politik düşünceden ya da toplumun bozuk değerlerini eleştirmekten kaçmamıştır. Atay, doğru ve dürüstçe olanın, kişinin benliğiyle iletişiminin en saydam biçimde dışarı yansıtılmasına dayandığı görüşündeydi; dolayısıyla politik eylem üstüne görüşünü de, benliğin ironik iç çatışması üstüne kurmuştur. Atay tüm romanlarında aslında bir bilim adamı gibi düşünür; gözlem yoluyla elde ettiği veriyi, biçimsel bir dönüşümle yansıtmakla kalmaz; incelemeye, benliğini bir katalizör gibi kullanarak ayrıştırmaya çabalar. Tehlikeli oyun da burada yatar; Atay tıpkı, kendisini kobay olarak kullanan bir bilim adamı gibidir. Eylemin niteliğini kavramak için Eylembilim’i yazması gerekmiştir; ancak, dönemin başka yazarlarında olduğu gibi, Oğuz Atay da, politik eylem sorunu karşısında ihtiyat çizgisinin gerisinde bir karar almak zorunda kalmış