“Güzel” Editörün Masasında

Güzel matbaadan gelmiş, editörüm sevgili Sevim Erdoğan’ın masasındaki yerini almış. Yakında bana da gelir. Önlü arkalı çeker koyarım.

Güzel‘i yazması yaklaşık bir yılımı aldı. Böyle deyince, bütün bir yıl geceli gündüzlü romanla uğraşmışım gibi anlaşılabilir. Hiç de öyle olmuyor. Tam zamanlı ve sevdiğim bir işte çalışıyorum. Burada ayrıntısını vermeyeceğim ama işimi birçok yanıyla insanların gündelik yaşamda sıkça kullandığı araçların tasarlanması ve iyileştirilmesi olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Yoğun ve çok çalışıyorum; bununla ilgili de sıkıntım yok. İş hayatındaki ilişkilerle ilgili de kötümser değilim. Kârlılığı hedefleyen kurumlar arasındaki ilişki çoğu zaman gündelik yaşama kıyasla çok daha az ayrımcı ve çok daha nezaketli oluyor.
(daha&helliip;)

“Güzel” İçin Mehmet Erte’den Kapak Denemesi

Kitap kapağı düşünmek keyifli iş. Ben her seferinde kendim birtakım fikirlerle geliyorum ama günün sonunda grafik sanatçısının önerisine ikna oluyorum. Bu hem kolayıma geliyor hem de kapak tasarımcısı Geray gibi usta bir tasarımcıysa üstüne söz söylemeye ar ediyorum.
(daha&helliip;)

Yüzücü

Güzel’de 90’ları yazarken şu reklamı da bir yere sıkıştırmayı planlamıştım. Birkaç kez de izledim; ama yerini bulmadı ya da unuttum. Reklam yazarı arkadaş şarkının havasıyla tam oturan bir görsel dünya yaratmış. (daha&helliip;)

Perec’nin Çağla Diyaloğu

Notos’un son sayısında (Şubat-Mart 2016, 56) Georges Perec ile yapılmış söyleşinin çevirisi var. Yazarın olgun yıllarında gerçekleştirilmiş, dolayısıyla Yaşam Kullanma Kılavuzu ile Kayboluş da içlerinde olmak üzere birçok kitabından söz etmiş Perec; kendi yazı pratiğinden, edebiyat görüşünden de… Perec benim için – bunun bir anlamı varsa – anlaşılması güç bir yazar oldu. Ortaya koyduğu yapıtların okuru zorlayıcılığından söz etmiyorum; tam tersine, titiz bir çevirmene denk gelmişseniz, Perec okunması en keyifli, en kolay yazarlardan biridir. Benim çektiğim güçlük, Perec’nin yaptığı şeyi niçin yaptığını anlamakta oldu. “Şeyler” gibi deneysel olmaktan uzak bir kitapla yola çıkıyor Perec; usta bir anlatıcı, uyanık bir gözlemci ve sözünü sakınmayan bir eleştirmen. Kısacası Batı standartları içinde modern roman tarihine adını yazdırmaya yetecek ölçütlere karşılık veriyor. Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) ile ilişkisi Perec’yi ayrı bir düzeye taşıyor. İçinde “e” harfinin hiç geçmediği “Kayboluş” isminde bir polisiye kaleme alıyor. Baş yapıtı kabul edilebilecek olan Yaşam Kullanma Kılavuzu da Kayboluş’u aratmayacak kadar zorlayıcı oyunlar üstüne kurulmuş çok katmanlı, çok biçemli, iç içe geçen çapraşık kurmacalardan oluşan bir roman.

Ne yalan söyleyeyim, Perec’nin yolunu anlayamamak beni uzun süre rahatsız etti. Dille giriştiği iddialı denemeler bana göre virtüözlükten başka bir şey değildi ve bir yazarın işini böyle görmüyordum. “E” harfini kullanmadan roman yazmak sadece zahmetli bir işti, pekala yeterince zaman ve dikkatle gerçekleştirilebilirdi ve bununla anılmak bir edebiyat değeri ortaya koymak sayılmamalıydı. Yanıldığımı Perec’nin kitap-lık dergisinde yayımlanan bir yazısını okuyunca fark ettim: Perec, kendi yazarlık çabasını Brecht’in yabancılaştırma etkisiyle karşılaştırıyordu. Kezâ, Notos’taki söyleşide de sık sık anlattığı şeyle araya mesafe koymaya değiniyor. Aslında Batı edebiyatı açısından 19. yüzyıl gerçekçiliğine kadar götürülebilecek tipik bir teknik bu: Tuhaflaştırma, Rus yapısalcılarının koyduğu adıyla ostrananie… Bir nesneyi bütünüyle yabancı bir gözle görüp anlatmaya çalışmak. Perec, Oulipo’da anlattığı şeye mesafe koyma işini uçlara taşımanın imkanını bulmuştu. Dile ya da kurmacaya zorlayıcı bir kural konduğunda, örneğin “e” harfini kullanmadan yazmak gibi, kurala uymak amacıyla gerçekleştirilen işçilik yazarı yerleşik zihin durumundan uzaklaştıracak, baktığı şeyi “e” harfi olmayan bir dağarcıkla yeniden keşfetmeye çalışacak. Raslantısal biçimde de olsa görme yolunu tahmin edilemez biçimde değiştirmiş olacak. Bunu düşününce Perec’nin, Roland Barthes’a duyduğu ilgi de açıklığa kavuşuyor. Barthes yazarın (biçemin) ölümünü ilan etmişti; bu ilanı D. F. Wallace gibi yazarlar pek umursamadılar ama Perec, içindeki yazarı öldürmenin, edebiyat adına yüksek bir potansiyel sunduğunu tahmin etmişti.

Kabul etmek gerekir. Bu müthiş bir buluş, bir o kadar da büyük risk. Yine de bu yöntemde içime sinmeyen bir şey var: Bir kere yinelenmesi pek mümkün değil; avangard bir deneme ve yeniden denendiğinde ancak eskimiş bir sonuç verir. İkincisi, – bundan Perec de söyleşide söz ediyor – “Kayboluş” romanında olduğu gibi deneye temel oluşturan şey, örneğin “e” harfi kullanılmaması yapıtın kolaylıkla önüne geçebilir. Açıkçası “e” harfinin yokluğu açısından okunmak yazarı hayalkırıklığına uğratabilir. Üçüncüsü, romanın bana göre geride kalmış olsa bile asıl meselesi olan şeyi, yani bir karakter yaratmayı imkan dışına itebilir. Perec’nin deneysel yapıtlarında incelikle betimlenmiş karakterler vardır, evet, ama sanki hepsi bir masa ya da sokak lambası gibi anlatılmıştır. Perec’nin özellikle Oulipo’dan çıkış alan romanları bir karakteri ancak müzik kadar yaratabilir gibi bir sezgiye sahibim. Bu bir hafifseme değil, olamaz, bu sadece romanın/öykünün yönüne ilişkin bir karar ayrılığı belki.

Bütün bunların ne önemi var? Bir yazıyı böyle bitirmek oldukça haddini bilmezce belki ama oluyor işte. Perec’yle uzlaşamıyorum hala; çünkü, çağının her insanı gibi kendinden çıkmanın bir yolunu aradı ve müthiş zekice bir çözüm üretti. Ama çözümün, sanki evet, altında ağır bir çilecilik ve dil fetişizmi yatan, hazla işkenceyi birbirine karıştıran yaratıcılığı dışında hiçbir karşılığı yok.

Oğuz Atay’ın Ruhu Üstüne Bir Not

Türkiye’nin Ruhu’nu yazmayı tasarladığını bildiğimiz Oğuz Atay’ın yapıtlarına, işlediği konuların ters küme görüntüsü açısından bakabilir miyiz? Yanılmıyorsam Nurdan Gürbilek de benzer bir şeye işaret etmişti; ama yineleme riskine karşın yeniden düşünmek istiyorum: Oğuz Atay’ın yapıtlarına almadığı, yapıtlarında konu etmediği şeyler eleştiri konusu olabilir mi? Pek değil, ama öyle mi? Atay, Türkiye’nin Ruhu’nu yazmak istiyordu; ama yapıtları – eleştirel, iğneleyici hatta yıkıcı olmalarına karşın – resmi tarih müfredatına göre biçimlenmişti. Yani resmi tarihin değinmediği hemen hiçbir şeye ilişmiyordu. Sözgelimi Kürt kimliği ya da Kürtlerin Cumhuriyet tarihindeki görünümleriyle ilgili neredeyse tek bir değinisi yoktur; tek bir göndermesi, ilgilendiğini gösteren bir işaret, bir karakter, birkaç cümle… Hiçbir şey. Günümüzün iktidarını yaratan İslamcılığa karşı da sessiz kalmıştır. Babaya Mektup’ta ve Selim Işık’ın yaz dindarlığında çok kısa bir bakar din konusuna. Atay’ın evreninde din, üstüne düşünmeye değen bir şey değildir belki, bilemiyorum. Tutunamayanlar’ın “İsa” modeli daha çok Batı romanından devşirilmiş bir İsa’dır. Atay, Ermeni sorununa da dokunmaz; yakınından bile geçmez. Dahası, Türkiye’nin Ruhu’nu Uşaklıgil ailesi üstünden yazmayı tasarladığını biliyoruz. Yani yazmış olsa bile, kimbilir, bu konulara şöyle bir dönüp bakmayacaktı bile. 50’lerde Pazar Postası’nda çalışmış, Kemal Tahir’in sohbetlerinde bulunmuş ve 71’den sonra edebiyat çevreleriyle istekli bir ilişki içinde olmuş birinin bu sorunlardan haberdar olmadığını ya da önemlerini kavramadığını söylemek imkanı var mı? Hele Oğuz Atay gibi belleği işlek birinin? Elbette bunları yazmak zorunda değildi. Sadece şuna karşılık arıyorum: Yakın tarihe kafa yormuş, büyük yapıtını Türkiye adıyla yazmaya niyetlenmiş bir yazar olarak, bu sistemli körlüğü neden sürdürdü? Belki hayatında olmayan şey romanında da yoktu; ya da böylesini daha güvenli, daha doğru bulmuştu. Bunu yazarken aklımın bir kenarında şu vardı: Kafamda Bir Tuhaflık’ta, 1960’lardan bugünlere İstanbul’un kenar mahallelerinin panoramasını yazan Orhan Pamuk, bir kez bile arabeskten söz etmemiş- ne de arabesk şarkılarına şarkıcılarına göndermede bulunma gereği duymuş. Üstelik çok derinleşmese de karakterlerinden biri pavyon şarkıcısıyken böyle yapmış. Romanın ana karakteri Mevlüt, sevdiğine mektup yazarken sözcükleri halk türkülerinden seçiyor. Roman bir belgesel değildir, neyse ki bunu anlayacak kadar kurmaca okumuşluğum var. Pamuk’un romanları tutkuyla yaratılmış edebiyat nesnesi kümeleridir. Bu metinlerde her şey tek tek ve özenle seçilip sıraya konmuştur; o zaman, tam elinin altında olduğu halde, hatta birileri ısrarla gözüne sokarken, bazı şeyleri neden atlamıştır? İşte bana kalırsa bu da eleştirinin bir sorusudur.

Etkilendiğim Kadın Yazarlar

Yazan Kadın - PicassoErkek yazarların pek çoğunun sessiz kaldığı bir konudur. Etkilendikleri USTAları açıklarken kadınların pek az yer tuttuğunu görürüz. Sanki bu alanda bir klasman söz konusuymuş ve kadınlarla erkekler ayrı bir kulvardaymış gibi örtük bir anlayış vardır. Belki USTAlık bütünüyle erkek bir kavram olarak yerleştiği için böyledir, belki de kadınların kamusal işleriyle görünmesinin görece yeni bir olgu olmasıyla ilgilidir. Yine de erkek yazarlardan kadın yazarları beğendiklerini işitsek bile onlardan etkilendiklerini açıklayan sanırım pek azdır. Pekiyi düzayak bir nesnellikle “edebiyatın / felsefenin erkeği kadını olmaz” deyip geçebilir miyiz? Buna çok emin değilim çünkü bilinçaltımızda, elimize aldığımız kitabın yazarının cinsiyetine bakarak bir karar veriyor olabiliriz. Dahası da var: Kadın yazarların etkisine – yani edebi anlamda etkisine – kadınlar da kendini kapatıyor olabilir. Bu örneğin eşcinsel bir yazardan etkilenmekle de aynı şey değildir; çünkü eşcinsel olduğunu bilsek bile erkek ya da kadın olması zihnimizin arkaplanında ilk ölçümüzdür. Daha doğrusu etki almak yönelimden çok biyolojik cinsiyetin kısıtladığı bir şey olabilir mi? Bir erkek yazar, bir kadın yazardan bir şey devşiremez mi? Bir kadın yazarla hesaplaşmaya giremez mi? Bir kadın yazara duyduğu hayranlık üstüne kendini kuramaz mı? Açıkçası bununla ilgili çok az örnek düşünebiliyorum. O nedenle, sorgulamaya kendimden başlamak istedim. Etkilendiğim, hayran olduğum, taklit ettiğim ya da kıskandığım kadın şair ve yazarlar oldu mu? Yazar olarak kendi geçmişime baktığımda buna evet diyebiliyorum. Ama ölçüsünü ve derinliğini kestirmem kolay değil; kendimle ilgili notlarım şu şekilde:

Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann

Yazmaya ilk başladığım yıllarda Bachmann’ın Malina’sını bir yerden elime geçirip okumuştum; bu kitabı sıradışı yapısı ve içedönük derinliğiyle çok sevdiğimi ama Bachmann’ın daha çok şiirlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Varlık dergisinin 95 ya da 94 yılındaki bir sayısında bir şiirini okumuştum. Benim okuduğum metni yanılmıyorsam Mustafa Ziyalan çevirmişti ama şu an Ahmet Cemal çevirisini bulabildim:

HENÜZ KORKUYORUM

Henüz korkuyorum seni nefesimin incecik telleriyle bağlamaktan,
düşlerin mavi bayraklarıyla süslemekten
ve sisli kapılarında karanlık şatomun,
beni bulasın diye meşaleler yakmaktan …

Henüz korkuyorum seni alacalı günlerden
ve güneş zamanının altın çavlanlarından ayırmaktan,
ayın o korkunç çehresinde
gümüş rengi köpükler saçtığında yüreğim.

Kaldır başını ama bakma bana!
İndirilmekte bayraklar, meşaleler sönmüş,
ve ay kapanmış kendi yörüngesine.
Gel, zamanıdır artık, gel
ve tut beni, ey kutsal çılgınlık!

17-18 yaşlarında bir hevesli için fena bir seçim sayılmaz. Bachmann’ın başka şiirlerini de okumaya çalıştım. Çatpat Almancamla orijinali ile çevirisini karşılaştırıp anlamaya çalıştım. Yukarıdaki şiiri özellikle alıntıladım; bu şiirde gotik öykülerdeki alacakaranlığın çekiciliğini ve insanın başka bir şey uğruna varoluşunu ortaya koymasındaki heyecanı buluyorum. Yazdığım öykülerin çoğunda bu tedirgin edici tutkuyu taklit etmeye çalıştım. Bachmann’dan az çok şunu öğrendim diyebilirim: Varoluş denen şey kaybedilme riskiyle ortaya konmazsa kazanılamaz. Üstelik bu riski bir kereliğine değil sürekli göze almak gerekir.

Latife Tekin

Latife Tekinİlk yazdıklarımda temel takıntım bir dil kurmaktı. Sanırım çoğu yazar için de öyledir. Kendime göre yüksek ilkeler koymaya çalıştım: Okuyan için anlaşılmaz olabilecek ifadelere yer vermemeliyim. Cümlelerin hepsi tek başına en azından bir açıdan değerli olmalı. Bir temposu olmalı, örneğin bir paragrafı oluşturan cümleler dengeli bir anlamlanma ivmesiyle yükselmeli ve kesintisiz bir kıvrımla sözü bağlayıp sıradaki paragrafa perdeyi açmalı. Metni zengin sözcüklerle donatmalıyım; imgeler yoğun olmalı ama yadırganmamalı, okuyanı boğmamalı. Okurun her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünenlerden değildim ama aradığım şeyi Latife Tekin’in – aslında oldukça genç bir yaşta yazdığı – Sevgili Arsız Ölüm’ünde buldum diyebilirim. Dergâh dergisindeki ilk öyküm, Televizyon Uykusu, Latife Tekin’den dil olarak çok şey ödünç almıştır. Sevgili Arsız Ölüm ne yazık ki haksızlığa uğramış bir romandır. Tekin’i, Marquez’in kuru bir taklitçisi olarak görecek kadar ileri gittik. Latife Tekin, Türkçe’ye kaynağı nereden olursa olsun bir büyü getirmiştir; bana göre bu büyünün düğümü kadınca bir dil kurmaya çabalarken kulağının yakaladığı fısıltılardır. Dili efendilerin kurduğunu ama yoksulların ve ezilenlerin değiştirdiğini göstermiştir.

Safiye Erol

Safiye Erol2002’de, aslında başka bir şeyi arama niyetiyle (Türk milliyetçiliğinin çözümlemesi amacıyla çalışırken) yola çıkan Murat Belge, Safiye Erol’u yeniden keşfetti. Ben de o sayede okudum. Safiye Erol; Samiha Ayverdi, Kenan Rıfai gibi mistik muhafazakarların oluşturduğu dar ve etkisi – evet sağ kesimde bile – pek az olmuş bir aydın çevresinde yer almış. 1930’ların 1940’ların değişim havasında bir çeşit fildişi kulede yazmış görünüyor. Öte yandan, dikkatli okunduğunda düşünce altyapısı açısından çevresindekilerden çok daha donanımlı olduğu ortaya çıkıyor. 1920’lerin başında Almanya’da sosyal bilimler eğitimi almış, belki bunun etkisiyle – Türkçe edebiyatta pek az örneği olan – bir edebi eğilim geliştirmiş: Safiye Erol’un yapıtlarında kişinin kendini başkasıyla kurduğu ilişki içinde var etmesi işlenir. Kadıköyü’nün Romanı örneğin, görünüşte inişli çıkışlı basit bir aşk hikayesi gibidir; ayrıca, açıkça söyleyelim, bugün kadın – erkek eşitsizliğinin ifadesi olarak gördüğümüz bazı klişelere saplanmıştır. İdeolojik defolarını bir kenara bırakacak olursak, romanın temelinde bir çeşit efendi/köle diyalektiğinin yattığını görebiliriz. Bu diyalektiğin şiddeti Ciğerdelen’de hem artar hem de romanın ana omurgasını kurar. Kısacası mistik-muhafazakar olarak kodladığımız Safiye Erol’un alışkını olmadığımız bir iç dünyası vardır. İnsanlar görünüşte tanıdığımız gibidir ama onları yaratan tekinsiz yanlarıdır. İşte Safiye Erol’un karakterlerini kat kat açarak teslim eder gibi görünürken tekinsizleştiren bu yöntemini yer yer ben de kullanmaya çalıştım.

Leyla Erbil

Sait Faik ve Leyla ErbilSait Faik’ten sonra değerli öykücüler çıkmıştır; ama bana göre başka yazarlarda etki bırakanların hemen hepsi kadındır. Yakınlarda sözgelimi, Necati Mert’in Füruzan’ın Parasız Yatılı öyküleri üstünde yazdıklarını okudum- açıkça etkilendiğini ve öyküye yönelmesinde bir aşama saydığını belirtmiş. Füruzan’ı okumadan Türkçe’nin öykü için sağlayabileceği imkanları anlamak zordur; dolayısıyla bana göre Füruzan, günümüz yazarları için, aynı zamanda bir çeşit zorunlu derstir. Ama etkilenmek başka ve biraz da kişisel bir şey… Benim için Leyla Erbil bir etki kaynağı oldu. Karanlığın Günü, tokat gibi bir romandır. Kendine özgü, bana göre taklit edilemez bir ironi anlayışı vardır Erbil’in; sözgelimi Oğuz Atay, okurla bir olup yarattığı bir anti-karakterle alay ediyor gibidir. Leyla Erbil, okurun hemen hiç suyuna gitmez, kendini sevdirmeye çabalamaz. Erbil’den öğrendiğim şey de bu sanırım: Sevimsiz olamayacaksan, bundan korkacaksan, yazmayacaksın. Çünkü yazmayı isteyeceğin şeylerin çoğu sevimsiz konular olacak…

Bu tür bir yazının sonunu getirmek zor. Örneğin Hannah Arendt, George Sand, Jane Austen ya da Gülten Akın üstüne de yazmak isterdim. Bir yazardan etkilenmek tarihsel koşullardan değil çoklukla kişisel nedenlerden kaynaklanıyor. Yaşamını tarihin olanaklarına göre oranlayabilmiş kaç kişi vardır? Bunu bilemem. Açıkçası düşüncenin cinsiyeti olduğuna inanmak isterdim; çünkü kadın yazarlardan aldığım etki – belki egemen toplumda kadının baskılanmasına karşı getirdikleri güç nedeniyle – hep daha yapıcı, daha yenileyici ve daha dönüştürücü oldu. Bu bir yanılsama olabilir; ama en azından şunu söylemem gerekir: Etkilendiğim kadın yazarlardan insan zihninin tamamıyla başka bir biçimde örülebileceğini öğrendim.

Tecavüz İdeolojik Bir Suçtur

Kuğulu Çocuk - Pablo PicassoTecavüz ideolojik bir suçtur. Cinsel sapkınlık ya da başka gerekçelerle ortaya çıkması söylendiğinin aksine çok enderdir ve bu gerekçelere dayandırılması büyük ölçüde tecavüzü yaratan ideolojik arkaplanın desteklenmesine dayanır. Dolayısıyla her tecavüz toplu tecavüzdür. Tecavüzcünün zihninin arkaplanında her zaman bir ideolojik ateşleyici vardır, yani suçu işleyenin aklında korkunç ama kabul görmüş, yerleşmiş hatta toplum için ölçüt haline getirilmiş bir düşünce yatar. Neden böyle olduğuna uzun uzadıya girmeyeceğim; savaşların tarihine yüzeysel olarak bakınca bu suçun ideolojik temelleri ayna gibi ortaya çıkar. Bir şehir istila edildiğinde erkekler kılıçtan geçirilir, çocuklar kuyulara doldurularak ya da yüksekten atılarak ortadan kaldırılır ve kadınlara tecavüz edilir. Savaşın ideolojisi İlyada’da da aynıdır, İstanbul’un fethi için “Gaziler genç kızları bağrına bastı” yazan Aşıkpaşaoğlu’nda da aynıdır, Nazi işgalcilerinde de aynıdır, Berlin’e giren Rus askerlerinde de aynıdır… İyi ama savaşta olmadığımıza göre tecavüzün ideolojik arkaplanı ne olabilir? Aslında tecavüzün savaş sırasında yaşanma biçimiyle aynıdır gerekçe: Kadın düşmanı doğuran varlıktır. Tıpkı düşmanı besleyen toprak gibi tecavüz yoluyla bizleştirilir, milli’leştirilir ya da köleleştirilir. Yazılı kaynaklarda bir savaş suçudur ama fiili savaş sırasında neredeyse rasyonel bir stratejidir. Sözümona barış döneminde gerçekleştiğindeyse aslında toplumun kendi içindeki saklı ya da açık düşmanlıklarının dökülmesidir. Tecavüz, başkalaşmaya karşı bir saldırıdır; “benim arzuladığımı arzulamalısın yani beni” demektedir tecavüzcü- buradaki ben, geniş bir işbirliğidir.

Tecavüzün başka tetikleyicilerinin olması ideolojik gerçeği değiştirmez. Bu ideolojik malzemenin büyük bir bölümünü erkek olma ideolojisini yaratan yanlışlar doldurur. Bu yanlışlar insanları kitleler halinde savaşlara ya da fabrikalara sürmek için üretilmiştir. Bu program, erkeklere olduğu kadar kadınlara da yüklüdür; belki de bu nedenle cinsiyetçi yaşam anlayışına karşı mücadele tarihte bu kadar gecikmiştir. Tecavüzü, cinsel tatminsizlik ya da sapkınlıklarla açıklamaya çalışmak kolaya kaçmaktan başka bir şey değildir. Örneğin kadınların – ülkemizde belli kesimlerin sürekli önerdiği gibi – dışarıda örtündüğü hatta toplumsal yaşamda yer bulmasının sınırlandığı Arap/İran toplumlarında tecavüz oranının yüksekliği vurgulanıyor; daha kötüsü bu coğrafyalarda hemen her türlü iç kargaşa kolaylıkla kadının köleleştirildiği ve tecavüzün norm haline geldiği uygulamalara dönüşüyor. IŞİD bunun en canlı örneklerinden biridir. Diğer bir deyişle, kapanması ya da toplumsal yaşamdan geri çekilmesi kadını tecavüzden korumaz; aksine, kapalı kapılar ardında kendini savunmaktan tamamıyla yoksun bir duruma sokar. Batı toplumlarında tecavüze karşı daha sıkı bir denetim olmasına karşın önüne geçilmemesi şunu gösteriyor: Evet, Batı toplumları da erkeklik ideolojisinin kalıntılarını ortadan kaldırmış değildir. Kadın mücadelesinde daha ileri bir noktada olmalarına bakarak en azından savunma araçlarının biraz daha ileri düzeyde olduğu söylenebilir. Maalesef bu kazanımlar kolaylıkla geri çevrilebilir; çünkü Batı toplumları da militarist temeller üstünde denge kurmuştur. Yine IŞİD örneğinde gördüğümüz gibi Batı’daki insan tecavüzün normlaşabileceği bir coğrafyaya transfer edildiğinde kolaylıkla dönüşebiliyorsa bu çarpıklığın bedeli ne olursa olsun uygarlığın kalbinden sökülüp atılması gerekmektedir. Kısacası sapkınlık ya da erkeğin doğasının başka olması vb. eskilerin deyişiyle “fesane”dir.

İşte bu nedenle bugün, Özgecan’ın katilleriyle ilgili bazı kesimlerden açık ve kesin bir bir kınama duyamazsınız. Örneğin Akit gazetesi Adolf Eichmann’ın savunmalarını andıran bir genişlikle olayı “yaşam tarzı”na bağlamıştır. Akit’e göre o “yaşam tarzı” tecavüzü körükler; çünkü kadının iffetini korumamasının sonucu bu olmalıdır ya da sonuç bu olmadığında yadırganmalıdır. Aslında tecavüzün ideolojisi açısından konuşacak olursak demek istenen kabaca şudur: O yaşam tarzına sahipsen düşmanım olduğun için bunu hak ediyorsun. Haliyle tecavüzcü de Akit’in örtük anlayışına göre özünde bir askerdir. Düşman yaşam tarzına beklenen saldırıyı gerçekleştirerek onların topraklarını, onların ideolojisini savunmuştur. Aynı şekilde sözgelimi Yusuf Kaplan’ın – neredeyse çocukça bir düşünce tarzıyla – olayı televizyon dizilerinde işlenen yaşam tarzına bağlaması ideolojik bir savunmadan başka bir şey değildir. Diğer bir deyişle tecavüzün kapalı savunulmasıdır. Daha kötüsü bu olaydan kendi düşüncesi adına bir doğru çıkarma çabasıdır. Savaşların yarattığı tecavüz ideolojisini kendi düşünce planının temeli haline getirmiş olma yolunda başka isimler de sayılabilir… Twitter’da tecavüzlerin ABD’de de olduğunu söyleyerek “Çenenizi kapatın” diyen kadın yazara gelince: Tecavüz ideolojisinin kadından beklediği kabulü savunuyor; çünkü tecavüz edilen, başka bir kadın bile olsa, ideolojik bilinçaltında onun düşmanıdır. Pembe otobüsü savunan kişiye gelince: Söylediğinden kabaca şu çıkarılabilir. Gelin sizleri de cariyelerimiz kılalım; o zaman tecavüzden değilse bile ölümden kurtulursunuz ve mutlak yazgınıza konforlu biçimde seyahat edebilirsiniz.

Olayın dehşeti insanları idam cezası hatta “kısas”ı savunmaya kadar götürdü; bu duygu durumu karşısında akla dayalı bir karar almanın zorluğu ortadadır. Oysa ne idam cezası ne de kısas ne de tecavüzcülerin – ekşi sözlük’te geçtiği gibi – hapishanelerde ağır işkencelere maruz kalmasını savunmak gerekir. Çünkü şiddetin bu araçları aynı kadim tecavüz ideolojisini besleyen ve doğrulayan şeylerdir. Hukuk sisteminin kendisini de suçlulara tecavüz eden bir makineye dönüştüremezsiniz; hatta bu durumda maalesef, özellikle ülkemizde, bu tür suçluların değil siyasetçi, gazeteci, yazar ya da başka düşünce mahkumlarının öncelikli olarak ceza sırasına sokulacağını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Tecavüz bir ideolojidir ve sanıldığının aksine son derece rasyonel tarihsel temellere dayanmaktadır; buna karşı mücadele etmenin yolu akıldan vazgeçmek değildir- tecavüzün bulaşıcı rasyonalizmine karşı tetikte olmak gerekir. Maalesef şu aşamada ne tür bir eyleme geçilebileceği konusunda bir yol önerebilecek durumda değilim. Kadın örgütlerinin bu konuda izlenmesi ve kesin olarak desteklenmesi gerekiyor, bu kesin. İlk iş çenemizi kapayıp bu örgütleri dinleyebilir ve eylemlerine destek verebiliriz.

Yoldaşını Öldürmek

Yoldaşını Öldürmek - Aytekin Yılmaz

Yoldaşını Öldürmek – Aytekin Yılmaz

Sol örgütlerin içindeki infaz uygulamaları ilk olarak Gün Zileli’nin anılarını okurken dikkatimi çekmişti. Zileli’nin tanıklıkları – ya da anlatımı diyelim – bu infazları sert biçimde eleştirmekle birlikte nasıl geliştikleri ve nasıl uygulandıkları üstüne ayrıntıya girmiyordu. 40 Hadis’i yazarken yakın Türkiye tarihiyle ilgili resmi olmayan, dokunabildiğim her şeye ulaşmaya çalışmıştım; benim seçtiğim infaz öyküsü – romanın kendi ekseni açısından da anlamlı olduğundan – sağ örgütler içindendir. Ancak Aytekin Yılmaz’ın tanıklıklarını daha erken okumuş olsaydım belki kullanmak isteyebilirdim.

Aytekin Yılmaz, 1992’de terör örgütü üyesi olarak tutuklanmış ve 2001’e kadar Bayrampaşa ve Bursa cezaevlerinde kalmış. PKK üyesiymiş. Yazdıklarından bu örgüte devrimci amaçlarla katıldığını anlıyoruz. Hapishanede geçirdiği yıllarda hem PKK’nın hem de başka örgütlerin koğuş içinde kurdukları baskıcı tahakküme maruz kalmış. Siyasi tutuklular – belki de bir hayatta kalma yöntemi olarak – hapishanelerinde bağlı oldukları örgütlerin yapıları içinde yer alıyor. (daha&helliip;)

Liszt ya da Chopin’in Aynası

Liszt / Chopin
Liszt, Chopin için yazdığı küçük kitapta, Chopin’in kompozisyonlarıyla ilgili olarak İngilizce çevirisiyle şöyle bir ifade kullanmış: “In his compositions, boldness is always justified; richness, even exuberance, never interferes with clearness; singularity never degenerates into uncouth fantasticalness; the sculpturing is never disorderly; the luxury of ornament never overloads the chaste eloquence of the principal lines.” Kabaca çevirmeye çalışırsam: “Kompozisyonlarında ölçülü bir cesaret vardır. Çeşitlilik bakımından zengindir, hatta coşkuludur, ama bu özelliklerin berraklığa müdahele etmesine izin vermez. Herkesten farklı ve tektir ama (nevi şahsına münhasırdır 🙂 bokunu çıkarıp fantaziye kaçmaz. Muntazam çalışan bir heykeltraş gibidir. Kompozisyonlarını pahalı mücevherlerle süsler ama bunu yaparken söyleyişinde ilkesel doğrulara bağlı kalır.” Çevirirken biraz fazla yorumlamış olabilirim; ama özellikle Liszt’in son cümlesinde, “chaste eloquence” için pekala “iffetli belagat” diyebilirdim. Oldukça ağır kaçardı.

Sanatçıların elinden çıkan bunun gibi eleştiri yazılarına karşı uyanık olmak gerektiğini düşünürüm. Liszt, çağdaşı olan Chopin’in bir bakıma hayranıydı. Resitallerinin hemen hepsinde en az bir Chopin bestesi yer alırdı. Genç yaşta yitirdiği meslektaşının sanatına karşı cömert bir beğeniye sahip olduğunu zaten onun adını taşıyan bir kitap yazmasından anlıyoruz. Ancak bütün bunlar Liszt’in müzik anlayışında, yani sanata bakışında, Chopin’i her şeyiyle onayladığını göstermez. Alıntıladığım cümlelerde bir hayranlık bildirisinden öte bir şey var. Liszt, kendi yapıtlarının çoğunda Chopin için övgü olarak sıraladıklarının tam tersini yapmıştır. Piyano virtüözü olduğu için transkripsiyonları dahil birçok eserinde sınırları zorlamıştır. Süreksizlikler, kopuşlar ve ezginin bütünlüğüne bağlı kalmadığı pasajlar çokçadır. Zaman zaman kendini sadece enstrümanla ellerinin ilişkisine bırakmış gibidir. Nereye varmaya çalışıyorum? Belki de şu garip bir yorum olmaz: Liszt, Chopin’i kompozisyonlarında korkak buluyordu. Berrak kalmak kaygısıyla çeşitliliği / çokluğu feda ettiğini düşünüyordu. Chopin bir elitistti; tek ve rafine bir zevki yansıtmak istiyor, yapıtının ayağa düşmesi ihtimalinden deli gibi korkuyordu- bu nedenle fantaziye kaçmayı denemesi söz konusu bile olamazdı. Elitistlerin beğenisine bağlı kalmaya çabalıyordu; bu nedenle, en büyük gücünden, tek ve eşsiz olma becerisinden bile ödün verebiliyordu.

Et

Vejetaryenler ve veganlar için sanırım modern dünyanın çileciler diyebiliriz. Vejetaryenlikle ilgili hiç karşı görüşüm yok. Vejetaryenlerin topluluklar oluşturmalarını, yaşam biçimlerini sürdürme ve yayma etkinliklerini de elbette temel haklar arasında görüyorum. Tam tersine, yaşamlarının tümüyle ya da bir yönüyle ilgili bir konuda çileciliği tercih etmiş bireyler – birçok insan gibi – bende de saygı uyandırıyor. Bir Fransisken rahibi, bir halveti dervişi ya da manastıra kapanmış bir budist aynı saygıyı uyandırabilirdi. Yaşamının tümünü ya da bir yönünü çileli bir yola adamış herkes için bu söylenebilir. Disiplinli bir asker, ailesinden vazgeçen bir devrimci, bir Japon origami ustası, tutkulu bir böcekbilimci… Belki şundan: Çilecilik, zihnimizin derin kodlarında erdemlilikle bağlantılıdır. Erdem ise başkaları için kendi yaşamının bir yönünden ya da tamamından vazgeçmek değil midir? Çileci bir kimseyle karşılaştığımızda belki de arketipik kodlarımız bu diğerkâm erdemle karşılaştığımızı söylüyor. Belki de bizi kandırıyor. (daha&helliip;)