Soğukkanlılıkla

Serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

15 Kasım 1959. Geceyarısına doğru Perry Smith ve Dick Hickock adında iki eski hükümlü Kansas’ta bir çiftlik evine arkakapıdan gizlice girer. Dick, hapishanede tanıştığı başka bir mahkumdan, çiftliğin sahibi Herbert Clutter’ın kasasında en az 10.000 dolar bulunduğunu öğrenmiştir. Planları alelade ama gaddarcadır: Parayı aldıktan sonra geriye tanık bırakmayacak ve birlikte Meksika’ya kaçacaklardır. Anne, baba ve onbeş yaşlarında iki kardeşten oluşan aile bireylerini silahlarıyla kolayca etkisiz hale getirip kıskıvrak bağlarlar. Ama inançlı bir hıristiyan ve muntazam bir iş adamı olan Clutter’ın kasası evde değildir. İkili, geride tanık bırakmamaya kararlıdır. Perry, önce babanın gırtlağını keser, daha sonra bu anı dile getirirken suda boğulan birinin çığlığı gibi bir ses işittiğini söyleyecektir. Perry ve Dick kalan aile üyelerini pompalı tüfekle vurarak öldürdükten sonra kaçarlar.

TAŞRANIN SOĞUK IŞIĞINDA DOĞMAK

Breakfast at Tiffany's (Afiş)Yaklaşık bir yol sonra, 1961’de, “Sana özgüven aşılayan birine…” der Holly “… çok şey borçlu olursun.” Breakfast at Tiffany’s. Senarist Truman Capote aslında bu rol için Marilyn Monroe’yu hayal etmiştir; neyse ki Monroe bir telekızı oynamayı imajına yakıştıramamış, böylece o yersiz yurtsuz Holly karakteri için Audrey Hepburn’e kapı açılmıştır. Capote, zirveye çıkacağı bir roman projesi aramaktadır ve gazetede Clutter ailesi katliamıyla ilgili haberi okuyunca bu olaya karşı tuhaf bir çekim duyar. Taşranın soğuk sessizliğine, olmamışlığına ait bir şey vardır bu haberde; tıpkı Holly Golightly’nin aslında Capote’un derinindeki yaradan beslenen yalnızlığı gibi. İşi gücü bırakır ve soluğu, bitimsiz tarlaların ucunda yapayalnız olarak nitelediği o kasabada alır.

KATİL İLE KATİL OLMAK

Suphi Altındöken. Özgecan Aslan’ın hapishanede öldürülen katili. Acemice ama çok daha acımasızca bir cinayet. Tecavüz edilen, bilekleri kesilen, yakılan bir genç kadın. Günler boyunca milli lanetimizin hedefi haline gelen Altındöken, birkaç hafta önce, üstelik özel koruma altında olduğu bir hapishanede başka bir mahkum tarafından tek kurşunla öldürüldü. Tavsamaya başlamış nefretimizi anımsadık. Zaten, hapishanedeki diğer hükümlüleri milletçe telepatik olarak görevlendirmiştik. İçlerinden biri gönüllü tetikçi oldu. Altındöken’in cenazesini hiçbir mezarlık kabul etmedi. Şanımıza yakışır bir ilençle tavır koyduk yani, o kadar tavır koyduk ki, Özgecan’ın, babasına, insanca şeyler söyleyerek kendini onarmaya çalışan o adama bile çıkışanlarımız, laf koyanlarımız oldu.

KATİLİM OLMADAN ASLA

Truman Capote, Kansas’a varıp kasaba şerifi ve eşrafıyla görüşmeye başladıktan kısa bir süre sonra, katiller yakalanır. Dick’i, sarışın bir Avarel olarak tarif edebiliriz. Perry ise kısa bacaklı, koyu renk saçlı ve Capote’un betimlemesine göre romatizmasını dindirmek için aspirin çiğneyen bir Joe Dalton. Capote, “kurmaca olmayan roman” (nonfiction novel) olarak tarif ettiği projesi için ipuçları toplamaktadır. Öldürülen Herbert Clutter’ın ne kadar sevilen, ne kadar saygın bir insan olduğunu, koyu dindarlığını, alkol bile kullanmadığını, ırgatın hakkını alnının teri kurumadan verdiğini, karısına sadakatini, pırlanta gibi çocuklarını, çalışkanlığını, adamlığını, bütün meziyetlerini öğrenir. Ama Perry ve Dick olmazsa bu roman eksik kalacaktır. Katillerle görüşmeye, hatta yazışmaya başlar. Kısa zamanda bütün ilgisi Perry’ye odaklandır. Perry, suç ortağına göre daha zarif sayılabilecek özellikler taşımaktadır. Sanatla ilgilidir, resim çizer, gramer ve yazım hataları konusunda takıntılıdır, eğitimsizdir ama okumayı sever. Bu arada duruşma gerçekleşir ve jüri, 45 dakika süren bir görüş alışverişinden sonra, ikisi için de idam kararını onaylar. İnfaz için beş-altı yıl daha beklemek gerekecektir. Roman için de…

GÜNÜN EN İĞRENÇ MANŞETİ

Özgecan Aslan cinayetinde birbiri arkasına çıkan haberlerin tamamı nefreti doruğa çıkaracak türde ayrıntıları vurguluyordu. “18+ Günün En İğrenç Haberi” gibi manşetlerle tutunmaya çalışan lümpen bir gazetecilik anlayışı için tuhaf değil… Altındöken’in silahlı külahlı Facebook profiline bakınca da “kurmaca olmayan roman” için ilham verecek şeyler de yoktu. Perry, öldürürken çocukların başlarının altına yastık koyacak “zarif”ti. Altındöken’se 5 TL’lik benzinle suçunu örtbas etmeye çalışan adi bir cani. Bu iki düşünme biçimi arasındaki fark, Capote’un katillere bakışıyla bizim medyanın Altındöken’e bakışı arasındaki uzaklığı da açıklamıyor mu? Bir yazarın tutkulu emeği karşısında “En İğrenç Ayrıntı”yı alevli manşete çıkaran gazeteci…

Dick Hickock ve Perry SmithKATİLİN KUCAĞINDA BİR YAZAR

Capote’un romanı altı yılın sonunda, Perry ve Dick’in ölüm cezalarının infazından kısa bir süre sonra yayınlandı ve 60’ların Amerika’sında 6 milyon doları bulan bir ciro elde etti: Soğukkanlılıkla… İlk bölümde Clutter ailesinin sevecenliği üstüne uzun ayrıntılarla betimlenmiş bir mutluluk tablosu. İkinci bölümde ise bu tabloya yıldırım gibi düşen kan dondurucu cinayet ve katillerin bakış açısı. Katillerin diyoruz ama Capote, Dick’e pek az yer ayırmıştır; roman, büyük ölçüde Perry ile ilgilidir. Katile karşı Capote’un yansızlığı çoğu yerde sempati derecesindedir. Aralarında platonik bir dostluk hatta mahrem bir ilişki bile olduğu söylenir. Capote, bunu yazar dostu H. L. Collins’e, “Perry’yle ikimiz aynı yerden geliyoruz. Ben ön kapıdan çıktım, o da arka kapıdan” diye açıklamıştır.

SUÇUN TELEPATİK ORTAKLARI

Altındöken’e sempati duymayı önermeyeceğim; linç edilmekten çekindiğimden değil, böyle bir sempatiyi yersiz bulduğum için. Yine de, milletçe telepati yoluyla görevlendirdiğimiz kişi başka bir katil değil de bir yazar olmalıydı diye düşünüyorum. Şu ön kapı arka kapı benzetmesi üstünde düşünmeye değer. Kendimizi nefret ettiğimiz şeyden temizlemek acelesiyle derinde yatan hastalığı inkâr etmiş olabilir miyiz? Bu acelemizde, benzerliğimizle yüzleşme korkusu var mı? Acaba, ülkenin bir yerinde, başka bir cinayetin işlenmemesi için, kendimizde düzelteceğimiz bir şey var mı? Yaptığımız, o mide bulandıran şeyi görüp çığlık atmaktan ibaretti. Sonra birileri o şeyi halının altına süpürüverdi, biz de sırtını sıvazlayıp işimize gücümüze döndük. Ama serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

Yukarıda yazı Karakarga’da (Mayıs 2016) yayımlanmıştır.