Bir Ucube Doğurmak

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu yıllarda sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu.

TEK RAKİBİM SHAKESPEARE

Abdülhâk Hamit, iflah olmaz bir Shakespeare hayranıydı. Osmanlı’nın son yıllarında, Londra’da, Paris’te, Bombay’da elçilik görevindeyken Shakespeare gibi büyük trajediler yazmaya çabaladı. Çöküşteki mahallenin en şanslı çocuklarından biriydi; 1852’de Bebek’te bir yalıda doğmuştu, iyi bir eğitim aldı, yetenekliydi, yakışıklıydı, kadınların beğenisini kolayca kazanıyordu, üstelik istibdat döneminden başlayarak büyük bir şöhret kazanmıştı. Cumhuriyet yıllarında milletvekili oldu; sonra Süleyman Nâzif çıkıp Abdülhâk Hamit’i “Şair-i Âzam” ilan etti. Şairlerin sosyetenin büyüklerinden sayıldığı bir dönem için ne büyük iltifat!

Şair-i Âzam, 20’ye yakın oyun yazmış. Hemen hepsi konularını tarihten alan trajediler olarak tasarlanmış bu oyunların çok azı sahneye konabilmiş. İstibdat döneminin baskıları kadar oyunların teknik savruklukları da tiyatrocuların geri durmasına neden olmuş. Çok uzun konuşmalar, bulanık kurgu, süreklilik hataları, abartılı tesadüfler… Şiirleri de günümüzde pek okunmuyor. Bütün edebiyat öğrencilerinin adını duyduğu ama pek azının baştan sona okuduğu bir Makber vardır… Beyrut’ta ölen ilk eşine yazmış. Oyunları içinde sanırım sahnede en çok yer bulan Finten, o da Ahmet Muhip Dıranas’ın elden geçirmesiyle mümkün olmuş.

VICTORIA ÇAĞINDA FESLİ BİR OYUN YAZARI

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu dönemlerde sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu. Finten, bu tezi işleyen bir oyundur. Esere adını veren “Finten”, Avustralyalı zengin bir adamın aşağı sınıftan gelmiş eşidir. Londra’da yaşarken en büyük hayali kocasından kurtulmak ve bir asilzadeyle evlenip soyluluk kazanmaktır. Lord Dick diye bir adamı ayartır. Lord’un ailesi bu evliliğe karşı çıkacağı için Finten kurnazlık edip Lord’un kucağına çocuğu verir. Halbuki Finten, Lord Dick’ten değil konağın Hintli uşağı insan azmanı Davalaciro’dan gebe kalmıştır. Bebek, bir skandal yaşanmaması için Lord Dick’in evinde saklanmaktadır. Lord’un ailesi hala evliliğe onay vermemektedir. Akıllı bir doktor bu açmaza çâre bulur. Lord, ölümcül hasta genç bir kızla evlendirilecek, kızın gebe kaldığı haberi yayılacak, kız kısa süre içinde ölünce bebek asilzâde bir anneden doğmuş gibi olacaktır. Bu arada Davalaciro da Finten’in kocasını öldürecek ve Finten, Lord’la evlenebilecektir.

Unutmadan: Davalaciro ile Finten’in bebeği canavar görünüşlü bir ucubedir; işte bu ucube bebek, Abdülhâk Hamit’in tahayyülünde sömürge uygarlıkların bir araya gelmesinin vahim sonucudur. İngiltere dünyanın ayarıyla oynamıştır, kendi yarattığı canavarın kurbanı olacaktır. Bugünden bakınca şunu söyleyebiliyoruz: Abdülhâk Hamit’in öngörüleri örneğin Kanada, Yeni Zelanda ya da Avustralya gibi eski sömürgeler açısından tamamıyla fos çıktı. Hindistan ya da Filipinler’de ise şimdilik Batı’yı tehdit eden pek bir şey yok…

TEKBİRLE İNFİLAK EDEN ZOMBİLER

Shakespeare trajedilerinden çok Frankenstein ruhu taşıyan Finten’den günümüze bir şeyler kalır mı? Bir bebek örneğin, kıyamet habercisi bir ucube? Bugün Suriye, Irak, Afganistan, Sudan, Nijerya hatta yer yer Pakistan’dan doğan bir ucube var. Ağ gibi çoğalan, bir yerde sönüp başka yerde alevlenen, biçimi belirsiz, bulaşıcı, habis ve acımasız bir ucube. İslam kıyafeti giyen, köle pazarları açan, gözünü kırpmadan silahsız insanları öldüren, tekbirle infilak eden zombiler… El Kaide, IŞİD, Boko Haram ve diğerleri… Bunların görünüşünde tanıdık bir şey var, bildiğimiz bir kıyafete girmişler. Ama gözlerinin içine bakınca o tekinsiz canavarı, öldürme açlığını fark ediyoruz.

İşte bugün İslamcı örgütler eliyle yükselen terör, savaş taciri Batının zulmü ile selefi İslam’ın sistemli cehaletinin doğurduğu bir ucubedir.

Mültecilerin çoğu bu ucubeden kaçarken selefi İslam hükümleriyle yönetilen Arap ülkeleri yerine Türkiye’ye sığınıyor. Kaçabilen daha da Batı’ya kaçıyor. Çünkü geldikleri yerde İslam, İslam’la savaşıyor, İslam için müslüman, müslümanın bebeğini öldürüyor. İşin içinde Batının ya da oradaki kötüler her kimse, o başkalarının, o komplo ustalarının parmağı olduğunu söylemek doğru bile olsa kolaya kaçmak değil mi? IŞİD bizim sorunumuz değil ya da Boko Haram’ın katliamları Afrika’nın şiddet geçmişiyle açıklanabilir diyemez miyiz? Dedik diyelim. O durumda öz yeğenimiz olan bu ucubenin adını ne koyacağız? Bu terörde neden İslam’ın ve İslam’ı sahiplenenlerin hiç payı yok? Diyelim, İslam hiçbir kötülüğün nedeni değil orada; pekiyi ama kötülüğün gürül gürül aktığı bir coğrafyada, neden en küçük bir düzelmeye neden olmuyor? İşte, İslam açısından asıl soru budur. Bu soruya cevap aramayanlar maalesef İslam’ın sahibi değil en fazla komisyoncusu olabilir.

Bütün Savaşlar Tanınmak Uğruna Verilir*

İnsanları cepheye sürmek onlara yaşamayı sevdirmekten daha kolay. Belki de insan bir savaşa alet olmadan kendini dünyaya tanıtamayacağını düşünüyor. Belki savaştan kendine de bir şey düşer diye düşünüyor, mesela fethedilen toprakların arsası üstüne yapılacak sanıyor. Belki bir ara sokağa tabela, bir şehir hatları vapuruna isim olmak istiyor. Belki canlı bomba olup patladığında büyüyüp herkese hatta Tanrı’ya bile meydan okuduğunu hayal ediyor. Belki de inandığı adaletin milyonlarca insanın yaşamından daha değerli olduğunu sanıyor.

Oysa tanınmanın tek bir yolu vardır: Tanışmak. Türk, Kürt’ün sözünü kesmeyecek; Şii, Sünni’ye kulak verecek… İnsan, kendi düşüncesiyle bile başkasında tanışır. Sözü işitilmeyen kişi belli belirsiz sızlanır. Sessiz sızlanışlar, öfkeli tartışmalardan daha tehlikelidir. Tanışmayı reddeder sızlanmaya başlayan kişi; kendi mevzisine çekilir, hendeğini kazar, bombasını kuşanır. Sözü kesilen kişi, içine hapsettiği sesi duyurmak için, başkasının sözünü üstlenir; sırf bağırabilmek, patlayabilmek için… Başkasının bombası olur.

Yaşadığımız coğrafyada savaşlar habis bir ur gibi yayılıyor. Bir şehirden ötekine sıçrıyor. Sıçrarken biçim değiştiriyor. Aynı insan bir şehirde mücahit bir diğerinde devrimci kılığında geziyor. Bir millete mensup olmak, bir dine inanmak hatta sadece bir isim sahibi olmak… Savaşın içinde olmak anlamına geliyor. İçimize bakınca kendimizden bir şey görmüyoruz artık. İçimiz boşaltılmış, geriye sadece savaşa yarayacak şeyler kalmış.

T. S. Eliot bu aciz kulları nasıl tarif etmişti?

Kof adamlarız biz.
Doldurulmuş adamlar.
Birbirine dayanmış.
Saman kafalı, heyhat!
Kurumuş sesimiz
biz fısıldadıkça,
suskun ve manasız
kuru çimende rüzgar yahut,
kırık camda sıçan ayakları gibi

(The Hollow Men)

Evet, her savaşın bir arka planı vardır. Doğunun zenginlikleri, barbarların yurt edindiği verimli topraklar, petrol ya da sıcak kıyılara demir atma utkusu… Savaşı başlatanın ne istediğini anlamak basittir. O, kömür madenlerini isteyen kartelin kuklasına dönüşmüş şanzölyedir, bir finans baronunun omuzları apoletli piyonudur, tehcir emrini imzalayan muhteris bir sadrazamdır ya da demokrasi getiren bir enerji oligarşisi…

Anlaması zor olan nedir o halde? Hiçbir çıkarı olmayan geniş kitlelerin “Savaşın!” emrine itaat etmesi. Sıraya dizilip tabur tabur ölüme yürümesi. Cebinden bozuk para saçar gibi dudaklarının arasından şehitlik saçanların karşısında sıraya girip cepheye yazılması.

Birinci Dünya Savaşı sırasında dönemin “âkil” insanları hayrete düşmüştü. Devrim yapmasını umdukları insanlar çözülen imparatorlukların can havli ve sömürgeci patronların hevesleri uğruna ölmeye gidiyordu. Üstelik mevzilerde çamur içinde, aylarca sürecek işkencelerle, acılı hastalıklarla ölmeye…

Yaşama inancı azalan insan anlamı ölümde arıyor. Ülkemizde bir sayfa bile Kur’an okumadan İslam uğruna komşusunu boğazlayabilecek gençler yok mu? Ya birkaç broşürle heyecanlanıp hendek kazmaya girişecek gençler? Daha tam anlamıyla dünyaya gelemeden ölümle kuşanıyorlar. Buna cehalet demek bile zor. Bu eğitilmiş bir nefret… Eğitilmemiş saf haliyle insan bu kadar düşüncesiz olamaz.

Barış, bombasını kuşanmış yürüyen bir kadının ya da bir büyükelçiyi öldürmek üzere silahlanan genç bir polisin son dakikalarında, zihninden geçecek anlık bir parıltıda yatıyor. “Ben ne yapıyorum?” Bu kısacık soruyu sordurabilmek o kadar zor ki… Bu soruyu soracak olgunluğa insan bazen binlerce sayfa okuduktan sonra erişir. Bu soru bazen adaleti ya da cenneti feda etmeyi gerektirir çünkü; bu soru kişinin kendisiyle tanışmasıdır.

Eylemle düşünce arasına düşen gölgeyi incecik bir parıltıyla çatlatmak gerek… Yoksa T.S. Eliot’ın dediği gibi dünyanın sonu bir infilakla değil bir sızlanmayla gelebilir.

Barış insanların her şeye rağmen yaşamayı sevmesi demek.

* Agamben

BAYAĞILIK

Sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

682d9bde37fae14138eed30fef0fc488

Bir öykünün ya da romanın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili tavsiyeleri içeren metinlerle sık sık karşılaşırız. Karakter kurmanın, bir bakış açısı yaratmanın, kırılma noktalarının hatta aydınlanma (epiphany) öykücülüğünün pratiklerini ilkelere dökmeye çalışan, neredeyse ders kitabı bölümlerini andıran teknik yazıları (örneğin öyküde tek bir bakış açısına odaklanmalıdır vs.) ya da birtakım ahlakçı görüşleri yerleşik doğrular kılmaya çalışan (örneğin gerçek yaşamdan kopuk öyküler yazmayın vs.) nasihat edici denemeleri buna katabiliriz. Açıkçası edebiyat için, plastik sanatlarda olduğu gibi, teknik temellere dayanmanın umulan sonucu vereceğinden hep kuşkulu oldum. Öykü ya da roman yazarı bilinen / öğretilmiş en temel teknik doğrulara bağlı kalarak temiz bir atölye işi çıkarabilir; ama bu doğruları nasıl devşirdiği ve nereye taşıdığı üstüne düşünmemişse eline bu uslu temizlikten fazlası geçmez. Ahlakçı nasihatlere gelince: Uzatmadan söyleyeceğim, hepsi çöptür. Kısacası “Nasıl yazmalı?” sorusuna yanıt arayacak ya da buna ilişkin öneriler getirecek değilim; sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

Bayağılığı çoğunlukla sanat yapıtının temel sorunlarından kabul etmeyiz. Teknik olarak aşılması gereken bir engel gibi de görmeyiz; çünkü belirsiz bir alandadır, pek iyi tanımlanmamıştır üstüne üstlük ahlakçılığın güncel semptomları arasında eriyip gidebilir. Zaman zaman bayağılık kitap satışı ya da büyük bir politikacının övgüsü şeklinde ödül de getirebilir; ama hala bayağılıktır ve nasıl tek bir dize, tek bir imge bile bir kişiyi şair saymamıza yetebilirse, tek bir bayağılık örneği, bir yazarın sanatını önemsizleştirebilir.

Oysa, yazar, ilk cümleden başlayarak bayağılığa karşı savaş vermektedir. Görece acemi yazarlar için bu savaş çoğunlukla sıradışı olma çabasında kendini gösterir. Bayağılığı sıradanlıkla karıştırmak sık düşülen bir hatadır; bununla ilgili kavramsal değil ama imgesel bir çözümleme olarak şunu sunabilirim. Ekmek sıradan bir besindir; ama bu ekmeği değersiz kılmaz. Yapıtınız tıpkı ekmek gibi başka değerli yapıtlara benzeyebilir; biçimsel bir yenilik getirmese bile okuyanın aklı ve belleği için bir gıda sunabilir. Ama bayat ekmek, işte o bayağılıktır. Okura bayat bir şey veremezsiniz; bu hiç denenmemiş lezzetleri birleştiren bir pasta olsa bile… Şunu diyebilirsiniz: Bayat ekmek de karın doyurur. Hiç değilse ekmek vererek onları açlıktan kurtarıyorum. Bir sanat yapıtının düşebileceği en aşağılık durum herhalde bu tür bir çürümedir.

Pekiyi bayağılığı aşmak için sanatçının ya da sanat eleştirmeninin sezgileri dışında bir ölçüsü olabilir mi? Benim gözümde her sanat yapıtı birikmiş bir borcun ödenmesidir. Borç ne kadar büyük ve ödeme kararlılığı ne kadar yüksekse yapıt bayağılıktan o derece uzaklaşır. Borcun tarihini geciktirmek, borcu başka şeylere tahvil etmek, borcu olmadık numaralarla ertelemek, borcu kısmen ya da tamamıyla inkar etmek… Bunların hepsi bayağılığın hanesine yazılır. Samimi olmak sizi borçtan kurtarmaz; hatta tam tersine, samimi duygularınıza güvenerek borcun ağırlığını azaltmaya çalışırsanız, bayağılıkla el ele bir yola girmiş olursunuz. Sanatçı bir şeyle mukayyet olmadıkça bayağılıktan kolayca sıyrılamaz.

Bayağılık kötü niyetli bir beğenidir; örneğin yapıtın aslına olmayan bir övgüdür. Sözgelimi Ezra Pound, yazdığı bir şiirle Mussolini’nin övgüsünü kazanmayı başarmıştı. Halbuki Mussolini büyük olasılıkla Pound’un şiirini okumamıştı bile- onu Pound’un ABD’li oluşu, şöhreti ve İtalyan faşizmi karşısında duyduğu hezeyanın kullanılabilmesi ilgilendiriyordu. Bayağılık istisnasız her zaman kötülüğe hizmet eder. Partilerin dayatmasıyla yazılan ya da birilerinin hoşuna gitmek amacıyla kaleme alınan slogan derlemesi metinler bu nedenle sadece önemsiz değil aynı zamanda kötüdür. Bu metinlerden geriye hiçbir mesaj kalmaz, sadece onu tadan insanların anılarına o bayat acılığın damgasını vurmakla kalırlar.

Bayağılık vesveseli bir eleştirmendir. Sizi kötü bir yola sokmak çabasındadır. Bir şeyin suyuna gitmenizi salık verir. Okura değil ama okurun da içinde olduğu bir dar anlayışa boyun eğmenizi önerir. Kimin için yazdığınızı sorar durur. Bu soruyu elbette atlayamazsınız; ama yazdığınız kişinin ya da kesimin bayağı heyecanlarını uyarmak adına edebiyat yapamazsınız.

Bayağılık, bir düşünce tembelliğidir. Yapıt vermek düşünmeyi, karar almayı ve ortaya çıkan uygulamayı eleştiriden geçirip yeniden düşünmeyi gerektirir. Bayağı dediğimiz şeylerin çoğu – sanat yapıtları dışındaki şeylerin de – iyi düşünülmemiştir. Özellikle sanat yapıtı başkalarına sunduğumuz bir iştir; özverili düşünceyle üstünde durulmamışsa çiğ bir sonuç çıkmasının yanısıra yapıtın alıcısını hafife aldığımızı göstermiş oluruz. Elbette, okuru ya da sanat alıcısını dikkate almamayı öneren avant-garde yaklaşımları düşünce tembelliğiyle karıştırmamak gerekir. Avant-garde, ustaca kullanıldığında sanatın güçlü bir silahıdır ve nihayetinde sanat alıcısına karşı vurdumduymazlığı değil tam tersine sanat kamusunu ve belki de o kamunun içinde patlayarak insanı dönüştürmeyi amaçlar.

Neyse ki bayağılık kurtulması kolay bir sivilcedir. Olmamışlığın değilse bile olmamışlığa karşı hiçbir çaba göstermemenin semptomu olarak çıkar. Kaşımaya, patlatmaya, kurcalamaya gelmez. Sanıldığının aksine herkes tarafından görünür. İnsanlar bayağı yapıtlara yönelseler bile aslında bayağı olmayanla aradaki güçlü farkın bilincindedirler- bazen iyi bir yapıt, sadece iyiliği ve gerekliliğiyle insana korku verir. Çünkü o kapağın arkasında önlemeyecek bir değişme sorumluluğu vardır.

Çokuz, Hem Sayıca Hem de Kafaca… Haliyle Aslında Herkes Fazlalık

Aranmayan Özellikler Üstüne (Söyleşi:Berfin Sena Yıldız)
Hece 219 (Mart 2015)

Aranmayan Özellikler kurgu açısından bir satranç tahtasına benzetilebilir. Faruk adında bir danışman bir petrol şirketindeki yolsuzluğu araştırıyor. Şirkete yıllar boyunca sahte işe alımlar yapılmış. Hamle hamle ilerleyerek bunu çözmeye çalışıyor… Karşısına çıkanlar yetenekli ama psikolojik nedenlerle toplumun dışına itilmiş insanlar. Şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara, bu özel insanları bulup işe almış. İşte, bu kişiler oyunun piyonları… Sistem karşısında edilgenler ve kendilerini oyunu oynayanlara bırakmışlar. “Şah” ise Süleyman Kara gibi görünüyor roman boyunca. Sonunda bundan da emin olamıyoruz. Bu oyunu kim veya ne yönetiyor?

Romanın polisiye kurgusundan söz edildi. Ancak satranç benzetmesini ilk kez sizden işitiyorum ve çok hoşuma gitti. Haklısınız, satranç oyununda olduğu gibi karakterler üstünden hamlelerle ilerleyen bir akışı var. Bu oyunu elbette ben okurun bakış açısından aktarmaya çalıştım; haliyle okur, siyah’ın hamlesini hiç tahmin edemeden romanın ucundaki noktada Süleyman Kara’ya, sizin tabirinizle şaha ulaşmaya çalışıyor. Kurgu açısından böyle tarif edilebilir sanırım. Oyunun piyonu olmak konusuna gelince: Hepimiz bir bakımda – zaman zaman adına sistem dediğimiz – kendimizi içinde bulduğumuz yaşamın bir taşıyız; ama hepimiz piyon değiliz. Bizi ayrı kılan yanlarımız olduğuna inanıyoruz. Hatta bazen sistemi buna inandırmaya çabalıyoruz; çapraz gidebildiğimize, başka taşların üstünden atlayabildiğimize… Bu oyunu bana kalırsa yöneten şey onu bir sistem olarak anlayan toplumun kolektif zihniyetinden başka bir şey değil; örneğin nasıl doğayı bir akıllı tasarımın ürünü gibi anlamaya eğilimliysek, toplumla ilişkimizi de – iyi ya da kötü – bir sistem olarak hayal ediyoruz.

Süleyman Kara’nın oyunu yetenekli fakat bir şekilde zayıf düşmüş insanların keşfedilmesine dayanıyor. Bir yandan da rehabilitasyon merkezi gibi işliyor bu oyun; içine aldığı kişileri tedavi ediyor ya da bakımlarını üstleniyor. Fakat ölümü bekleyen zavallı insanların son nefeslerini huzurla verip vermedikleri de kuşkulu. Süleyman Kara’nın amacı size göre neydi? Neyi vermek istediniz?

Süleyman Kara, adı gibi biraz karanlık ve bence karanlıkta kalması gereken bir karakter… Bana göre Süleyman Kara sadece bir iş adamı. Sistemin bir açığını yakalıyor be bundan yararlanıyor. Ama yararlandığı şey aslında sistemden çok insan; ki zaten iş dediğimiz şeyin aslı buna dayanır. Süleyman Kara, yararlandığı her insana bir bedel ödüyor. Bu durumda onun sadece bir alışverişte olduğunu söylemek de mümkün… Bir şey istiyor ve karşılığında başka bir şey veriyor. Süleyman Kara’yı karanlıkta bırakan şey aslında hiçbir insan ilişkisinin alışverişe indirgenemeyecek olması.

Behçet Çelik, eseriniz hakkında yazdığı yazıda şöyle diyor: “Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.” Katılıyor musunuz?

Aranmayan Özellik’in fantastik denebilecek bir kurgusu var. Biraz, kuraldışı ve gerçekliği zorlayan bir öyküye sahip… Öte yandan Behçet Çelik’in çok yerinde bir belirlemeyle gösterdiği gibi insanların çalışma zamanına odaklanmış bir roman, dolayısıyla şirketlerin dünyası yoğun biçimde ortaya çıkıyor. Umarım Çelik’in söylediği gibi bu dünyadaki karakter aşınmasını gözler önüne sermeyi başarmıştır. Amacım kapitalist sisteme bir eleştiri daha getirmek değildi; bunu sosyal bilimler alanında çok derinlikli biçimde yapan bilim adamları, felsefeciler ve yazarlar var- sözgelimi Çelik’in aynı yazıda sözünü ettiği Sennett da bunlardan biri. Romancı olarak kafamda bu eleştiriyle yola çıksaydım sanırım ahlakçı yargılara varmaktan başka şey geçmezdi elime… Ne yazık ki günümüzde sanatın Türkiyedeki en ciddi sorunu da bu ahlakçılık. üstelik bunun latent bir modelini kullanıyor çoğu yapıt. İsim ya da örnek vermeden açıklamak zor ama kabaca şöyle tarif edebilirim bu modeli. Bir yozlaşma ya da kendi olmama eleştirisi yaratılıyor. Her karakterin aslında olabileceği bir paraleli var; onun gibi olsa iyi olacak… Ya da her davranışın aslında girdiği bir ahlaksal kalıp var ve yazar / sinemacı bize bunu hissettiriyor. Açıkçası bir sanat yapıtını bu derece zaafa düşüren başka bir şey düşünemiyorum. Ahlakçılık tasasızlıktır; daha kötüsü yerinde saymaktır. Kapitalizmi eleştirmek, daha doğrusu bir yapıta bu amaçla başlamak da aynı kapıya çıkar. Günümüzde artık öyle toplumun içinde ayna gezdirerek, duvardaki tüfeği patlatarak falan bir şey söyleyemezsiniz. Belki kadim din metinlerine – ama cesaretli bir şekilde – dönmek gerekir. Çünkü orada kötülük sandığınız şeyle kurtuluşun birbirine yapışık olduğunu görebiliriz.

Romandaki karakterlerin her biri marjinal kişilik özellikleri ve çeşitli patolojik belirtiler taşıyorlar. Romanı kurgularken veya öncesinde psikolojik okumalar yaptınız mı?

Marjinal kişilikler toplumdaki rahatsızlığın semptomlarını taşırlar. Bünyenin derinde yatan hastalığı bu kişiliklerde dışavurulur. Örneğin karaciğerimizdeki bir rahatsızlık sivilceler ya da morluklar şeklinde belirti verir; aslında toplumun temelindeki bazı çözülme ve sorunlar da marjinal kişilerlerde görünüm kazanır. Bunu geçmişteki yazma deneyimimden de örnekleyebilirimm İlk romanında, 40 Hadis’te de karakterler marjinal kişilik özellikleri taşıyordu. 40 Hadis’te 90’ların islamcı çevreleri işlenmişti ve oldukça aykırı kişilikleri ortaya sürmeye çalışmıştım; bu kişilerin gerçekte nasıl olduğundan çok dönemin hastalığını elevermesi önemlidir. 40 Hadis siyasi yönden daha karmaşık ve zor bir metindi. Aranmayan Özellikler’in daha serbest bir oyun alanı var ve kişileri kurgularken fantastik anlamda da marjinalleştirmeye imkan buldum. Özel olarak bu roman için psikoloji okumadım, ama doğrusunu isterseniz psikolojiden çok nörolojiye ilgim var ve o konuda çeşitli metinler okuyorum. Hekim olmadığım için çok derine inemiyorum elbette; benim amacım, insanı bu dünyanın bir varlığı olarak bilinçli kılan şeyleri anlamak. Ezeli muammayı ben çözecek değilim, ama insan bilincinden başka kurcalamaya değer fazla bir şey yok… Aranmayan Özellikler’de de belki bu saplantı göze çarpmıştır. İnsanların kim olduğundan çok nasıl düşündüklerini derleyen diyaloglarla dolu… Bu diyaloglarda ani manevralar, u dönüşleri ve ucu görünmeyen virajlar var. Çünkü insan böyle düşünür.

Muhasebeci Faruk son derece şüpheci, düz bir hesap uzmanı. Romanda başkarakter olarak karşımıza çıkan insanların içindeki cevheri çıkarıyor gibi görünen, onlara faydalı olan Süleyman Kara’nın ise narsistik özellikler taşıdığı izlenimine kapılıyoruz. Süleyman Kara karakteriyle çağımızın narsisizme esir insanına göndermede bulunuyor musunuz?

Faruk aslında “düz” görünmeyi kalkan edinmiş durumda; yani kendini ifade edişindeki düzlük belki de bir savunma mekanizmasıdır. Süleyman Kara’yı ise romanın sonuna kadar kendinden çok başkalarından duyuyoruz. Narsistik olup olmadığına ilişkin bir şey diyemem; ama şu bakımdan haklısınız: Süleyman Kara’nın görünüşünde bir Tanrı rolü var. Çağımızın insanı bana kalırsa tam tersine kendini beğenme özürlüdür. En küçük iddialaşmada bile bir ayağı geri gider. Kaçınmaya ve kolay teslim olmaya eğilimlidir. Örneğin intihar bombacılığı çağımızın bir olgusudur. Patlayıp gidivermek ve geride bir eylem bırakmak… Eylemle ilgili sonucu üstlenmeyen ve kendini sadece eylem olarak her şeyiyle bırakan bir birey. Bir yanıyla inanmış / adanmış insanın davranışı gibidir, öteki yanıyla inanmanın / kendini adamanın en kaçamak yoludur. Bir yaşam boyu anlamaya ya da anlatmaya çabalamak, kurup başkalarının yararına ya da umursamazlığına sunmak yerine patlayıp gidivermek. O nedenle keşke insanlar biraz kendini beğense ve kendini beğendiklerini ifade ederek bunun altında kalmamak için çabalasalar…

Romanın sonunda adaletin yerine gelmediği hissi uyanıyor. Faruk’un bir fazlalık olduğu hissi de uyanıyor kitabın sonunda. Natali’nin Faruk’a davranışları da bu hissimi pekiştiriyor. Anlatıcıyı bu konuma yerleştirme sebebiniz nedir?

Aslında romanın baş karakteri ne Süleyman Kara ne de Natali… Faruk. Faruk’un fazlalık olduğu ise çok yerinde bir belirleme ve belki de romanla ilgili yakalanabilecek önemli ayrıntılardan biri; çünkü Faruk’un sürdürmekte olduğu soruşturma bile çok önemli değildir. Dolandırılan şirket o kadar da büyük bir zarara girmemiştir. İnsanlarla birlikte bütün kaynakları sınırsızca bulup kullanan bir sistem için herkes tek başına fazlalıktır. Bu insanların ilişkisine de yansır. Çokuz, hem sayıca hem de kafaca… Haliyle aslında herkes fazlalık.

Edebiyat Yapıtlarında Samimiyet

RodchenkoÖykü ya da roman değerlendirmelerinde sıklıkla karşımıza çıkan ama yeterince tartışmadığımız bir terim var: Samimiyet. Kimi zaman anlatımdaki dil serbestliğini nitelemek için “samimi” deyip geçiliyor. Kimi zaman, örneğin yazarın tutumunu, hayata bakışını yücelten bir ifade olarak kullanılıyor. Kimi zaman, anlatılan şeyin inandırıcılığı “samimi” oluşuyla ölçülüyor. Samimiyet, kimsenin yadırgamadığı bir terim ama aslında doğru dürüst bir tanımı konmamışken bile sanat yapıtları için bir değer yargısı sayılmaya başlamış. Karşıtlarından anlamaya çalışırsak samimi; yapmacık, yapay, zorlama, seçkinci, bulanık, karışık ya da yorucu olmayan demek- yani aslında samimiyet terimi masumca bir niteleme değil. Keskin biçimde ayırıcı bir eleştirel anlayışa dayanıyor. (daha&helliip;)