Bir Ucube Doğurmak

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu yıllarda sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu.

TEK RAKİBİM SHAKESPEARE

Abdülhâk Hamit, iflah olmaz bir Shakespeare hayranıydı. Osmanlı’nın son yıllarında, Londra’da, Paris’te, Bombay’da elçilik görevindeyken Shakespeare gibi büyük trajediler yazmaya çabaladı. Çöküşteki mahallenin en şanslı çocuklarından biriydi; 1852’de Bebek’te bir yalıda doğmuştu, iyi bir eğitim aldı, yetenekliydi, yakışıklıydı, kadınların beğenisini kolayca kazanıyordu, üstelik istibdat döneminden başlayarak büyük bir şöhret kazanmıştı. Cumhuriyet yıllarında milletvekili oldu; sonra Süleyman Nâzif çıkıp Abdülhâk Hamit’i “Şair-i Âzam” ilan etti. Şairlerin sosyetenin büyüklerinden sayıldığı bir dönem için ne büyük iltifat!

Şair-i Âzam, 20’ye yakın oyun yazmış. Hemen hepsi konularını tarihten alan trajediler olarak tasarlanmış bu oyunların çok azı sahneye konabilmiş. İstibdat döneminin baskıları kadar oyunların teknik savruklukları da tiyatrocuların geri durmasına neden olmuş. Çok uzun konuşmalar, bulanık kurgu, süreklilik hataları, abartılı tesadüfler… Şiirleri de günümüzde pek okunmuyor. Bütün edebiyat öğrencilerinin adını duyduğu ama pek azının baştan sona okuduğu bir Makber vardır… Beyrut’ta ölen ilk eşine yazmış. Oyunları içinde sanırım sahnede en çok yer bulan Finten, o da Ahmet Muhip Dıranas’ın elden geçirmesiyle mümkün olmuş.

VICTORIA ÇAĞINDA FESLİ BİR OYUN YAZARI

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu dönemlerde sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu. Finten, bu tezi işleyen bir oyundur. Esere adını veren “Finten”, Avustralyalı zengin bir adamın aşağı sınıftan gelmiş eşidir. Londra’da yaşarken en büyük hayali kocasından kurtulmak ve bir asilzadeyle evlenip soyluluk kazanmaktır. Lord Dick diye bir adamı ayartır. Lord’un ailesi bu evliliğe karşı çıkacağı için Finten kurnazlık edip Lord’un kucağına çocuğu verir. Halbuki Finten, Lord Dick’ten değil konağın Hintli uşağı insan azmanı Davalaciro’dan gebe kalmıştır. Bebek, bir skandal yaşanmaması için Lord Dick’in evinde saklanmaktadır. Lord’un ailesi hala evliliğe onay vermemektedir. Akıllı bir doktor bu açmaza çâre bulur. Lord, ölümcül hasta genç bir kızla evlendirilecek, kızın gebe kaldığı haberi yayılacak, kız kısa süre içinde ölünce bebek asilzâde bir anneden doğmuş gibi olacaktır. Bu arada Davalaciro da Finten’in kocasını öldürecek ve Finten, Lord’la evlenebilecektir.

Unutmadan: Davalaciro ile Finten’in bebeği canavar görünüşlü bir ucubedir; işte bu ucube bebek, Abdülhâk Hamit’in tahayyülünde sömürge uygarlıkların bir araya gelmesinin vahim sonucudur. İngiltere dünyanın ayarıyla oynamıştır, kendi yarattığı canavarın kurbanı olacaktır. Bugünden bakınca şunu söyleyebiliyoruz: Abdülhâk Hamit’in öngörüleri örneğin Kanada, Yeni Zelanda ya da Avustralya gibi eski sömürgeler açısından tamamıyla fos çıktı. Hindistan ya da Filipinler’de ise şimdilik Batı’yı tehdit eden pek bir şey yok…

TEKBİRLE İNFİLAK EDEN ZOMBİLER

Shakespeare trajedilerinden çok Frankenstein ruhu taşıyan Finten’den günümüze bir şeyler kalır mı? Bir bebek örneğin, kıyamet habercisi bir ucube? Bugün Suriye, Irak, Afganistan, Sudan, Nijerya hatta yer yer Pakistan’dan doğan bir ucube var. Ağ gibi çoğalan, bir yerde sönüp başka yerde alevlenen, biçimi belirsiz, bulaşıcı, habis ve acımasız bir ucube. İslam kıyafeti giyen, köle pazarları açan, gözünü kırpmadan silahsız insanları öldüren, tekbirle infilak eden zombiler… El Kaide, IŞİD, Boko Haram ve diğerleri… Bunların görünüşünde tanıdık bir şey var, bildiğimiz bir kıyafete girmişler. Ama gözlerinin içine bakınca o tekinsiz canavarı, öldürme açlığını fark ediyoruz.

İşte bugün İslamcı örgütler eliyle yükselen terör, savaş taciri Batının zulmü ile selefi İslam’ın sistemli cehaletinin doğurduğu bir ucubedir.

Mültecilerin çoğu bu ucubeden kaçarken selefi İslam hükümleriyle yönetilen Arap ülkeleri yerine Türkiye’ye sığınıyor. Kaçabilen daha da Batı’ya kaçıyor. Çünkü geldikleri yerde İslam, İslam’la savaşıyor, İslam için müslüman, müslümanın bebeğini öldürüyor. İşin içinde Batının ya da oradaki kötüler her kimse, o başkalarının, o komplo ustalarının parmağı olduğunu söylemek doğru bile olsa kolaya kaçmak değil mi? IŞİD bizim sorunumuz değil ya da Boko Haram’ın katliamları Afrika’nın şiddet geçmişiyle açıklanabilir diyemez miyiz? Dedik diyelim. O durumda öz yeğenimiz olan bu ucubenin adını ne koyacağız? Bu terörde neden İslam’ın ve İslam’ı sahiplenenlerin hiç payı yok? Diyelim, İslam hiçbir kötülüğün nedeni değil orada; pekiyi ama kötülüğün gürül gürül aktığı bir coğrafyada, neden en küçük bir düzelmeye neden olmuyor? İşte, İslam açısından asıl soru budur. Bu soruya cevap aramayanlar maalesef İslam’ın sahibi değil en fazla komisyoncusu olabilir.

Bütün Savaşlar Tanınmak Uğruna Verilir*

İnsanları cepheye sürmek onlara yaşamayı sevdirmekten daha kolay. Belki de insan bir savaşa alet olmadan kendini dünyaya tanıtamayacağını düşünüyor. Belki savaştan kendine de bir şey düşer diye düşünüyor, mesela fethedilen toprakların arsası üstüne yapılacak sanıyor. Belki bir ara sokağa tabela, bir şehir hatları vapuruna isim olmak istiyor. Belki canlı bomba olup patladığında büyüyüp herkese hatta Tanrı’ya bile meydan okuduğunu hayal ediyor. Belki de inandığı adaletin milyonlarca insanın yaşamından daha değerli olduğunu sanıyor.

Oysa tanınmanın tek bir yolu vardır: Tanışmak. Türk, Kürt’ün sözünü kesmeyecek; Şii, Sünni’ye kulak verecek… İnsan, kendi düşüncesiyle bile başkasında tanışır. Sözü işitilmeyen kişi belli belirsiz sızlanır. Sessiz sızlanışlar, öfkeli tartışmalardan daha tehlikelidir. Tanışmayı reddeder sızlanmaya başlayan kişi; kendi mevzisine çekilir, hendeğini kazar, bombasını kuşanır. Sözü kesilen kişi, içine hapsettiği sesi duyurmak için, başkasının sözünü üstlenir; sırf bağırabilmek, patlayabilmek için… Başkasının bombası olur.

Yaşadığımız coğrafyada savaşlar habis bir ur gibi yayılıyor. Bir şehirden ötekine sıçrıyor. Sıçrarken biçim değiştiriyor. Aynı insan bir şehirde mücahit bir diğerinde devrimci kılığında geziyor. Bir millete mensup olmak, bir dine inanmak hatta sadece bir isim sahibi olmak… Savaşın içinde olmak anlamına geliyor. İçimize bakınca kendimizden bir şey görmüyoruz artık. İçimiz boşaltılmış, geriye sadece savaşa yarayacak şeyler kalmış.

T. S. Eliot bu aciz kulları nasıl tarif etmişti?

Kof adamlarız biz.
Doldurulmuş adamlar.
Birbirine dayanmış.
Saman kafalı, heyhat!
Kurumuş sesimiz
biz fısıldadıkça,
suskun ve manasız
kuru çimende rüzgar yahut,
kırık camda sıçan ayakları gibi

(The Hollow Men)

Evet, her savaşın bir arka planı vardır. Doğunun zenginlikleri, barbarların yurt edindiği verimli topraklar, petrol ya da sıcak kıyılara demir atma utkusu… Savaşı başlatanın ne istediğini anlamak basittir. O, kömür madenlerini isteyen kartelin kuklasına dönüşmüş şanzölyedir, bir finans baronunun omuzları apoletli piyonudur, tehcir emrini imzalayan muhteris bir sadrazamdır ya da demokrasi getiren bir enerji oligarşisi…

Anlaması zor olan nedir o halde? Hiçbir çıkarı olmayan geniş kitlelerin “Savaşın!” emrine itaat etmesi. Sıraya dizilip tabur tabur ölüme yürümesi. Cebinden bozuk para saçar gibi dudaklarının arasından şehitlik saçanların karşısında sıraya girip cepheye yazılması.

Birinci Dünya Savaşı sırasında dönemin “âkil” insanları hayrete düşmüştü. Devrim yapmasını umdukları insanlar çözülen imparatorlukların can havli ve sömürgeci patronların hevesleri uğruna ölmeye gidiyordu. Üstelik mevzilerde çamur içinde, aylarca sürecek işkencelerle, acılı hastalıklarla ölmeye…

Yaşama inancı azalan insan anlamı ölümde arıyor. Ülkemizde bir sayfa bile Kur’an okumadan İslam uğruna komşusunu boğazlayabilecek gençler yok mu? Ya birkaç broşürle heyecanlanıp hendek kazmaya girişecek gençler? Daha tam anlamıyla dünyaya gelemeden ölümle kuşanıyorlar. Buna cehalet demek bile zor. Bu eğitilmiş bir nefret… Eğitilmemiş saf haliyle insan bu kadar düşüncesiz olamaz.

Barış, bombasını kuşanmış yürüyen bir kadının ya da bir büyükelçiyi öldürmek üzere silahlanan genç bir polisin son dakikalarında, zihninden geçecek anlık bir parıltıda yatıyor. “Ben ne yapıyorum?” Bu kısacık soruyu sordurabilmek o kadar zor ki… Bu soruyu soracak olgunluğa insan bazen binlerce sayfa okuduktan sonra erişir. Bu soru bazen adaleti ya da cenneti feda etmeyi gerektirir çünkü; bu soru kişinin kendisiyle tanışmasıdır.

Eylemle düşünce arasına düşen gölgeyi incecik bir parıltıyla çatlatmak gerek… Yoksa T.S. Eliot’ın dediği gibi dünyanın sonu bir infilakla değil bir sızlanmayla gelebilir.

Barış insanların her şeye rağmen yaşamayı sevmesi demek.

* Agamben

Soğukkanlılıkla

Serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

15 Kasım 1959. Geceyarısına doğru Perry Smith ve Dick Hickock adında iki eski hükümlü Kansas’ta bir çiftlik evine arkakapıdan gizlice girer. Dick, hapishanede tanıştığı başka bir mahkumdan, çiftliğin sahibi Herbert Clutter’ın kasasında en az 10.000 dolar bulunduğunu öğrenmiştir. Planları alelade ama gaddarcadır: Parayı aldıktan sonra geriye tanık bırakmayacak ve birlikte Meksika’ya kaçacaklardır. Anne, baba ve onbeş yaşlarında iki kardeşten oluşan aile bireylerini silahlarıyla kolayca etkisiz hale getirip kıskıvrak bağlarlar. Ama inançlı bir hıristiyan ve muntazam bir iş adamı olan Clutter’ın kasası evde değildir. İkili, geride tanık bırakmamaya kararlıdır. Perry, önce babanın gırtlağını keser, daha sonra bu anı dile getirirken suda boğulan birinin çığlığı gibi bir ses işittiğini söyleyecektir. Perry ve Dick kalan aile üyelerini pompalı tüfekle vurarak öldürdükten sonra kaçarlar.

TAŞRANIN SOĞUK IŞIĞINDA DOĞMAK

Breakfast at Tiffany's (Afiş)Yaklaşık bir yol sonra, 1961’de, “Sana özgüven aşılayan birine…” der Holly “… çok şey borçlu olursun.” Breakfast at Tiffany’s. Senarist Truman Capote aslında bu rol için Marilyn Monroe’yu hayal etmiştir; neyse ki Monroe bir telekızı oynamayı imajına yakıştıramamış, böylece o yersiz yurtsuz Holly karakteri için Audrey Hepburn’e kapı açılmıştır. Capote, zirveye çıkacağı bir roman projesi aramaktadır ve gazetede Clutter ailesi katliamıyla ilgili haberi okuyunca bu olaya karşı tuhaf bir çekim duyar. Taşranın soğuk sessizliğine, olmamışlığına ait bir şey vardır bu haberde; tıpkı Holly Golightly’nin aslında Capote’un derinindeki yaradan beslenen yalnızlığı gibi. İşi gücü bırakır ve soluğu, bitimsiz tarlaların ucunda yapayalnız olarak nitelediği o kasabada alır.

KATİL İLE KATİL OLMAK

Suphi Altındöken. Özgecan Aslan’ın hapishanede öldürülen katili. Acemice ama çok daha acımasızca bir cinayet. Tecavüz edilen, bilekleri kesilen, yakılan bir genç kadın. Günler boyunca milli lanetimizin hedefi haline gelen Altındöken, birkaç hafta önce, üstelik özel koruma altında olduğu bir hapishanede başka bir mahkum tarafından tek kurşunla öldürüldü. Tavsamaya başlamış nefretimizi anımsadık. Zaten, hapishanedeki diğer hükümlüleri milletçe telepatik olarak görevlendirmiştik. İçlerinden biri gönüllü tetikçi oldu. Altındöken’in cenazesini hiçbir mezarlık kabul etmedi. Şanımıza yakışır bir ilençle tavır koyduk yani, o kadar tavır koyduk ki, Özgecan’ın, babasına, insanca şeyler söyleyerek kendini onarmaya çalışan o adama bile çıkışanlarımız, laf koyanlarımız oldu.

KATİLİM OLMADAN ASLA

Truman Capote, Kansas’a varıp kasaba şerifi ve eşrafıyla görüşmeye başladıktan kısa bir süre sonra, katiller yakalanır. Dick’i, sarışın bir Avarel olarak tarif edebiliriz. Perry ise kısa bacaklı, koyu renk saçlı ve Capote’un betimlemesine göre romatizmasını dindirmek için aspirin çiğneyen bir Joe Dalton. Capote, “kurmaca olmayan roman” (nonfiction novel) olarak tarif ettiği projesi için ipuçları toplamaktadır. Öldürülen Herbert Clutter’ın ne kadar sevilen, ne kadar saygın bir insan olduğunu, koyu dindarlığını, alkol bile kullanmadığını, ırgatın hakkını alnının teri kurumadan verdiğini, karısına sadakatini, pırlanta gibi çocuklarını, çalışkanlığını, adamlığını, bütün meziyetlerini öğrenir. Ama Perry ve Dick olmazsa bu roman eksik kalacaktır. Katillerle görüşmeye, hatta yazışmaya başlar. Kısa zamanda bütün ilgisi Perry’ye odaklandır. Perry, suç ortağına göre daha zarif sayılabilecek özellikler taşımaktadır. Sanatla ilgilidir, resim çizer, gramer ve yazım hataları konusunda takıntılıdır, eğitimsizdir ama okumayı sever. Bu arada duruşma gerçekleşir ve jüri, 45 dakika süren bir görüş alışverişinden sonra, ikisi için de idam kararını onaylar. İnfaz için beş-altı yıl daha beklemek gerekecektir. Roman için de…

GÜNÜN EN İĞRENÇ MANŞETİ

Özgecan Aslan cinayetinde birbiri arkasına çıkan haberlerin tamamı nefreti doruğa çıkaracak türde ayrıntıları vurguluyordu. “18+ Günün En İğrenç Haberi” gibi manşetlerle tutunmaya çalışan lümpen bir gazetecilik anlayışı için tuhaf değil… Altındöken’in silahlı külahlı Facebook profiline bakınca da “kurmaca olmayan roman” için ilham verecek şeyler de yoktu. Perry, öldürürken çocukların başlarının altına yastık koyacak “zarif”ti. Altındöken’se 5 TL’lik benzinle suçunu örtbas etmeye çalışan adi bir cani. Bu iki düşünme biçimi arasındaki fark, Capote’un katillere bakışıyla bizim medyanın Altındöken’e bakışı arasındaki uzaklığı da açıklamıyor mu? Bir yazarın tutkulu emeği karşısında “En İğrenç Ayrıntı”yı alevli manşete çıkaran gazeteci…

Dick Hickock ve Perry SmithKATİLİN KUCAĞINDA BİR YAZAR

Capote’un romanı altı yılın sonunda, Perry ve Dick’in ölüm cezalarının infazından kısa bir süre sonra yayınlandı ve 60’ların Amerika’sında 6 milyon doları bulan bir ciro elde etti: Soğukkanlılıkla… İlk bölümde Clutter ailesinin sevecenliği üstüne uzun ayrıntılarla betimlenmiş bir mutluluk tablosu. İkinci bölümde ise bu tabloya yıldırım gibi düşen kan dondurucu cinayet ve katillerin bakış açısı. Katillerin diyoruz ama Capote, Dick’e pek az yer ayırmıştır; roman, büyük ölçüde Perry ile ilgilidir. Katile karşı Capote’un yansızlığı çoğu yerde sempati derecesindedir. Aralarında platonik bir dostluk hatta mahrem bir ilişki bile olduğu söylenir. Capote, bunu yazar dostu H. L. Collins’e, “Perry’yle ikimiz aynı yerden geliyoruz. Ben ön kapıdan çıktım, o da arka kapıdan” diye açıklamıştır.

SUÇUN TELEPATİK ORTAKLARI

Altındöken’e sempati duymayı önermeyeceğim; linç edilmekten çekindiğimden değil, böyle bir sempatiyi yersiz bulduğum için. Yine de, milletçe telepati yoluyla görevlendirdiğimiz kişi başka bir katil değil de bir yazar olmalıydı diye düşünüyorum. Şu ön kapı arka kapı benzetmesi üstünde düşünmeye değer. Kendimizi nefret ettiğimiz şeyden temizlemek acelesiyle derinde yatan hastalığı inkâr etmiş olabilir miyiz? Bu acelemizde, benzerliğimizle yüzleşme korkusu var mı? Acaba, ülkenin bir yerinde, başka bir cinayetin işlenmemesi için, kendimizde düzelteceğimiz bir şey var mı? Yaptığımız, o mide bulandıran şeyi görüp çığlık atmaktan ibaretti. Sonra birileri o şeyi halının altına süpürüverdi, biz de sırtını sıvazlayıp işimize gücümüze döndük. Ama serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

Yukarıda yazı Karakarga’da (Mayıs 2016) yayımlanmıştır.

“Güzel” Editörün Masasında

Güzel matbaadan gelmiş, editörüm sevgili Sevim Erdoğan’ın masasındaki yerini almış. Yakında bana da gelir. Önlü arkalı çeker koyarım.

Güzel‘i yazması yaklaşık bir yılımı aldı. Böyle deyince, bütün bir yıl geceli gündüzlü romanla uğraşmışım gibi anlaşılabilir. Hiç de öyle olmuyor. Tam zamanlı ve sevdiğim bir işte çalışıyorum. Burada ayrıntısını vermeyeceğim ama işimi birçok yanıyla insanların gündelik yaşamda sıkça kullandığı araçların tasarlanması ve iyileştirilmesi olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Yoğun ve çok çalışıyorum; bununla ilgili de sıkıntım yok. İş hayatındaki ilişkilerle ilgili de kötümser değilim. Kârlılığı hedefleyen kurumlar arasındaki ilişki çoğu zaman gündelik yaşama kıyasla çok daha az ayrımcı ve çok daha nezaketli oluyor.
(daha&helliip;)

“Güzel” İçin Mehmet Erte’den Kapak Denemesi

Kitap kapağı düşünmek keyifli iş. Ben her seferinde kendim birtakım fikirlerle geliyorum ama günün sonunda grafik sanatçısının önerisine ikna oluyorum. Bu hem kolayıma geliyor hem de kapak tasarımcısı Geray gibi usta bir tasarımcıysa üstüne söz söylemeye ar ediyorum.
(daha&helliip;)

Yüzücü

Güzel’de 90’ları yazarken şu reklamı da bir yere sıkıştırmayı planlamıştım. Birkaç kez de izledim; ama yerini bulmadı ya da unuttum. Reklam yazarı arkadaş şarkının havasıyla tam oturan bir görsel dünya yaratmış. (daha&helliip;)

Perec’nin Çağla Diyaloğu

Notos’un son sayısında (Şubat-Mart 2016, 56) Georges Perec ile yapılmış söyleşinin çevirisi var. Yazarın olgun yıllarında gerçekleştirilmiş, dolayısıyla Yaşam Kullanma Kılavuzu ile Kayboluş da içlerinde olmak üzere birçok kitabından söz etmiş Perec; kendi yazı pratiğinden, edebiyat görüşünden de… Perec benim için – bunun bir anlamı varsa – anlaşılması güç bir yazar oldu. Ortaya koyduğu yapıtların okuru zorlayıcılığından söz etmiyorum; tam tersine, titiz bir çevirmene denk gelmişseniz, Perec okunması en keyifli, en kolay yazarlardan biridir. Benim çektiğim güçlük, Perec’nin yaptığı şeyi niçin yaptığını anlamakta oldu. “Şeyler” gibi deneysel olmaktan uzak bir kitapla yola çıkıyor Perec; usta bir anlatıcı, uyanık bir gözlemci ve sözünü sakınmayan bir eleştirmen. Kısacası Batı standartları içinde modern roman tarihine adını yazdırmaya yetecek ölçütlere karşılık veriyor. Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) ile ilişkisi Perec’yi ayrı bir düzeye taşıyor. İçinde “e” harfinin hiç geçmediği “Kayboluş” isminde bir polisiye kaleme alıyor. Baş yapıtı kabul edilebilecek olan Yaşam Kullanma Kılavuzu da Kayboluş’u aratmayacak kadar zorlayıcı oyunlar üstüne kurulmuş çok katmanlı, çok biçemli, iç içe geçen çapraşık kurmacalardan oluşan bir roman.

Ne yalan söyleyeyim, Perec’nin yolunu anlayamamak beni uzun süre rahatsız etti. Dille giriştiği iddialı denemeler bana göre virtüözlükten başka bir şey değildi ve bir yazarın işini böyle görmüyordum. “E” harfini kullanmadan roman yazmak sadece zahmetli bir işti, pekala yeterince zaman ve dikkatle gerçekleştirilebilirdi ve bununla anılmak bir edebiyat değeri ortaya koymak sayılmamalıydı. Yanıldığımı Perec’nin kitap-lık dergisinde yayımlanan bir yazısını okuyunca fark ettim: Perec, kendi yazarlık çabasını Brecht’in yabancılaştırma etkisiyle karşılaştırıyordu. Kezâ, Notos’taki söyleşide de sık sık anlattığı şeyle araya mesafe koymaya değiniyor. Aslında Batı edebiyatı açısından 19. yüzyıl gerçekçiliğine kadar götürülebilecek tipik bir teknik bu: Tuhaflaştırma, Rus yapısalcılarının koyduğu adıyla ostrananie… Bir nesneyi bütünüyle yabancı bir gözle görüp anlatmaya çalışmak. Perec, Oulipo’da anlattığı şeye mesafe koyma işini uçlara taşımanın imkanını bulmuştu. Dile ya da kurmacaya zorlayıcı bir kural konduğunda, örneğin “e” harfini kullanmadan yazmak gibi, kurala uymak amacıyla gerçekleştirilen işçilik yazarı yerleşik zihin durumundan uzaklaştıracak, baktığı şeyi “e” harfi olmayan bir dağarcıkla yeniden keşfetmeye çalışacak. Raslantısal biçimde de olsa görme yolunu tahmin edilemez biçimde değiştirmiş olacak. Bunu düşününce Perec’nin, Roland Barthes’a duyduğu ilgi de açıklığa kavuşuyor. Barthes yazarın (biçemin) ölümünü ilan etmişti; bu ilanı D. F. Wallace gibi yazarlar pek umursamadılar ama Perec, içindeki yazarı öldürmenin, edebiyat adına yüksek bir potansiyel sunduğunu tahmin etmişti.

Kabul etmek gerekir. Bu müthiş bir buluş, bir o kadar da büyük risk. Yine de bu yöntemde içime sinmeyen bir şey var: Bir kere yinelenmesi pek mümkün değil; avangard bir deneme ve yeniden denendiğinde ancak eskimiş bir sonuç verir. İkincisi, – bundan Perec de söyleşide söz ediyor – “Kayboluş” romanında olduğu gibi deneye temel oluşturan şey, örneğin “e” harfi kullanılmaması yapıtın kolaylıkla önüne geçebilir. Açıkçası “e” harfinin yokluğu açısından okunmak yazarı hayalkırıklığına uğratabilir. Üçüncüsü, romanın bana göre geride kalmış olsa bile asıl meselesi olan şeyi, yani bir karakter yaratmayı imkan dışına itebilir. Perec’nin deneysel yapıtlarında incelikle betimlenmiş karakterler vardır, evet, ama sanki hepsi bir masa ya da sokak lambası gibi anlatılmıştır. Perec’nin özellikle Oulipo’dan çıkış alan romanları bir karakteri ancak müzik kadar yaratabilir gibi bir sezgiye sahibim. Bu bir hafifseme değil, olamaz, bu sadece romanın/öykünün yönüne ilişkin bir karar ayrılığı belki.

Bütün bunların ne önemi var? Bir yazıyı böyle bitirmek oldukça haddini bilmezce belki ama oluyor işte. Perec’yle uzlaşamıyorum hala; çünkü, çağının her insanı gibi kendinden çıkmanın bir yolunu aradı ve müthiş zekice bir çözüm üretti. Ama çözümün, sanki evet, altında ağır bir çilecilik ve dil fetişizmi yatan, hazla işkenceyi birbirine karıştıran yaratıcılığı dışında hiçbir karşılığı yok.

BAYAĞILIK

Sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

682d9bde37fae14138eed30fef0fc488

Bir öykünün ya da romanın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili tavsiyeleri içeren metinlerle sık sık karşılaşırız. Karakter kurmanın, bir bakış açısı yaratmanın, kırılma noktalarının hatta aydınlanma (epiphany) öykücülüğünün pratiklerini ilkelere dökmeye çalışan, neredeyse ders kitabı bölümlerini andıran teknik yazıları (örneğin öyküde tek bir bakış açısına odaklanmalıdır vs.) ya da birtakım ahlakçı görüşleri yerleşik doğrular kılmaya çalışan (örneğin gerçek yaşamdan kopuk öyküler yazmayın vs.) nasihat edici denemeleri buna katabiliriz. Açıkçası edebiyat için, plastik sanatlarda olduğu gibi, teknik temellere dayanmanın umulan sonucu vereceğinden hep kuşkulu oldum. Öykü ya da roman yazarı bilinen / öğretilmiş en temel teknik doğrulara bağlı kalarak temiz bir atölye işi çıkarabilir; ama bu doğruları nasıl devşirdiği ve nereye taşıdığı üstüne düşünmemişse eline bu uslu temizlikten fazlası geçmez. Ahlakçı nasihatlere gelince: Uzatmadan söyleyeceğim, hepsi çöptür. Kısacası “Nasıl yazmalı?” sorusuna yanıt arayacak ya da buna ilişkin öneriler getirecek değilim; sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

Bayağılığı çoğunlukla sanat yapıtının temel sorunlarından kabul etmeyiz. Teknik olarak aşılması gereken bir engel gibi de görmeyiz; çünkü belirsiz bir alandadır, pek iyi tanımlanmamıştır üstüne üstlük ahlakçılığın güncel semptomları arasında eriyip gidebilir. Zaman zaman bayağılık kitap satışı ya da büyük bir politikacının övgüsü şeklinde ödül de getirebilir; ama hala bayağılıktır ve nasıl tek bir dize, tek bir imge bile bir kişiyi şair saymamıza yetebilirse, tek bir bayağılık örneği, bir yazarın sanatını önemsizleştirebilir.

Oysa, yazar, ilk cümleden başlayarak bayağılığa karşı savaş vermektedir. Görece acemi yazarlar için bu savaş çoğunlukla sıradışı olma çabasında kendini gösterir. Bayağılığı sıradanlıkla karıştırmak sık düşülen bir hatadır; bununla ilgili kavramsal değil ama imgesel bir çözümleme olarak şunu sunabilirim. Ekmek sıradan bir besindir; ama bu ekmeği değersiz kılmaz. Yapıtınız tıpkı ekmek gibi başka değerli yapıtlara benzeyebilir; biçimsel bir yenilik getirmese bile okuyanın aklı ve belleği için bir gıda sunabilir. Ama bayat ekmek, işte o bayağılıktır. Okura bayat bir şey veremezsiniz; bu hiç denenmemiş lezzetleri birleştiren bir pasta olsa bile… Şunu diyebilirsiniz: Bayat ekmek de karın doyurur. Hiç değilse ekmek vererek onları açlıktan kurtarıyorum. Bir sanat yapıtının düşebileceği en aşağılık durum herhalde bu tür bir çürümedir.

Pekiyi bayağılığı aşmak için sanatçının ya da sanat eleştirmeninin sezgileri dışında bir ölçüsü olabilir mi? Benim gözümde her sanat yapıtı birikmiş bir borcun ödenmesidir. Borç ne kadar büyük ve ödeme kararlılığı ne kadar yüksekse yapıt bayağılıktan o derece uzaklaşır. Borcun tarihini geciktirmek, borcu başka şeylere tahvil etmek, borcu olmadık numaralarla ertelemek, borcu kısmen ya da tamamıyla inkar etmek… Bunların hepsi bayağılığın hanesine yazılır. Samimi olmak sizi borçtan kurtarmaz; hatta tam tersine, samimi duygularınıza güvenerek borcun ağırlığını azaltmaya çalışırsanız, bayağılıkla el ele bir yola girmiş olursunuz. Sanatçı bir şeyle mukayyet olmadıkça bayağılıktan kolayca sıyrılamaz.

Bayağılık kötü niyetli bir beğenidir; örneğin yapıtın aslına olmayan bir övgüdür. Sözgelimi Ezra Pound, yazdığı bir şiirle Mussolini’nin övgüsünü kazanmayı başarmıştı. Halbuki Mussolini büyük olasılıkla Pound’un şiirini okumamıştı bile- onu Pound’un ABD’li oluşu, şöhreti ve İtalyan faşizmi karşısında duyduğu hezeyanın kullanılabilmesi ilgilendiriyordu. Bayağılık istisnasız her zaman kötülüğe hizmet eder. Partilerin dayatmasıyla yazılan ya da birilerinin hoşuna gitmek amacıyla kaleme alınan slogan derlemesi metinler bu nedenle sadece önemsiz değil aynı zamanda kötüdür. Bu metinlerden geriye hiçbir mesaj kalmaz, sadece onu tadan insanların anılarına o bayat acılığın damgasını vurmakla kalırlar.

Bayağılık vesveseli bir eleştirmendir. Sizi kötü bir yola sokmak çabasındadır. Bir şeyin suyuna gitmenizi salık verir. Okura değil ama okurun da içinde olduğu bir dar anlayışa boyun eğmenizi önerir. Kimin için yazdığınızı sorar durur. Bu soruyu elbette atlayamazsınız; ama yazdığınız kişinin ya da kesimin bayağı heyecanlarını uyarmak adına edebiyat yapamazsınız.

Bayağılık, bir düşünce tembelliğidir. Yapıt vermek düşünmeyi, karar almayı ve ortaya çıkan uygulamayı eleştiriden geçirip yeniden düşünmeyi gerektirir. Bayağı dediğimiz şeylerin çoğu – sanat yapıtları dışındaki şeylerin de – iyi düşünülmemiştir. Özellikle sanat yapıtı başkalarına sunduğumuz bir iştir; özverili düşünceyle üstünde durulmamışsa çiğ bir sonuç çıkmasının yanısıra yapıtın alıcısını hafife aldığımızı göstermiş oluruz. Elbette, okuru ya da sanat alıcısını dikkate almamayı öneren avant-garde yaklaşımları düşünce tembelliğiyle karıştırmamak gerekir. Avant-garde, ustaca kullanıldığında sanatın güçlü bir silahıdır ve nihayetinde sanat alıcısına karşı vurdumduymazlığı değil tam tersine sanat kamusunu ve belki de o kamunun içinde patlayarak insanı dönüştürmeyi amaçlar.

Neyse ki bayağılık kurtulması kolay bir sivilcedir. Olmamışlığın değilse bile olmamışlığa karşı hiçbir çaba göstermemenin semptomu olarak çıkar. Kaşımaya, patlatmaya, kurcalamaya gelmez. Sanıldığının aksine herkes tarafından görünür. İnsanlar bayağı yapıtlara yönelseler bile aslında bayağı olmayanla aradaki güçlü farkın bilincindedirler- bazen iyi bir yapıt, sadece iyiliği ve gerekliliğiyle insana korku verir. Çünkü o kapağın arkasında önlemeyecek bir değişme sorumluluğu vardır.

Oğuz Atay’ın Ruhu Üstüne Bir Not

Türkiye’nin Ruhu’nu yazmayı tasarladığını bildiğimiz Oğuz Atay’ın yapıtlarına, işlediği konuların ters küme görüntüsü açısından bakabilir miyiz? Yanılmıyorsam Nurdan Gürbilek de benzer bir şeye işaret etmişti; ama yineleme riskine karşın yeniden düşünmek istiyorum: Oğuz Atay’ın yapıtlarına almadığı, yapıtlarında konu etmediği şeyler eleştiri konusu olabilir mi? Pek değil, ama öyle mi? Atay, Türkiye’nin Ruhu’nu yazmak istiyordu; ama yapıtları – eleştirel, iğneleyici hatta yıkıcı olmalarına karşın – resmi tarih müfredatına göre biçimlenmişti. Yani resmi tarihin değinmediği hemen hiçbir şeye ilişmiyordu. Sözgelimi Kürt kimliği ya da Kürtlerin Cumhuriyet tarihindeki görünümleriyle ilgili neredeyse tek bir değinisi yoktur; tek bir göndermesi, ilgilendiğini gösteren bir işaret, bir karakter, birkaç cümle… Hiçbir şey. Günümüzün iktidarını yaratan İslamcılığa karşı da sessiz kalmıştır. Babaya Mektup’ta ve Selim Işık’ın yaz dindarlığında çok kısa bir bakar din konusuna. Atay’ın evreninde din, üstüne düşünmeye değen bir şey değildir belki, bilemiyorum. Tutunamayanlar’ın “İsa” modeli daha çok Batı romanından devşirilmiş bir İsa’dır. Atay, Ermeni sorununa da dokunmaz; yakınından bile geçmez. Dahası, Türkiye’nin Ruhu’nu Uşaklıgil ailesi üstünden yazmayı tasarladığını biliyoruz. Yani yazmış olsa bile, kimbilir, bu konulara şöyle bir dönüp bakmayacaktı bile. 50’lerde Pazar Postası’nda çalışmış, Kemal Tahir’in sohbetlerinde bulunmuş ve 71’den sonra edebiyat çevreleriyle istekli bir ilişki içinde olmuş birinin bu sorunlardan haberdar olmadığını ya da önemlerini kavramadığını söylemek imkanı var mı? Hele Oğuz Atay gibi belleği işlek birinin? Elbette bunları yazmak zorunda değildi. Sadece şuna karşılık arıyorum: Yakın tarihe kafa yormuş, büyük yapıtını Türkiye adıyla yazmaya niyetlenmiş bir yazar olarak, bu sistemli körlüğü neden sürdürdü? Belki hayatında olmayan şey romanında da yoktu; ya da böylesini daha güvenli, daha doğru bulmuştu. Bunu yazarken aklımın bir kenarında şu vardı: Kafamda Bir Tuhaflık’ta, 1960’lardan bugünlere İstanbul’un kenar mahallelerinin panoramasını yazan Orhan Pamuk, bir kez bile arabeskten söz etmemiş- ne de arabesk şarkılarına şarkıcılarına göndermede bulunma gereği duymuş. Üstelik çok derinleşmese de karakterlerinden biri pavyon şarkıcısıyken böyle yapmış. Romanın ana karakteri Mevlüt, sevdiğine mektup yazarken sözcükleri halk türkülerinden seçiyor. Roman bir belgesel değildir, neyse ki bunu anlayacak kadar kurmaca okumuşluğum var. Pamuk’un romanları tutkuyla yaratılmış edebiyat nesnesi kümeleridir. Bu metinlerde her şey tek tek ve özenle seçilip sıraya konmuştur; o zaman, tam elinin altında olduğu halde, hatta birileri ısrarla gözüne sokarken, bazı şeyleri neden atlamıştır? İşte bana kalırsa bu da eleştirinin bir sorusudur.

Çokuz, Hem Sayıca Hem de Kafaca… Haliyle Aslında Herkes Fazlalık

Aranmayan Özellikler Üstüne (Söyleşi:Berfin Sena Yıldız)
Hece 219 (Mart 2015)

Aranmayan Özellikler kurgu açısından bir satranç tahtasına benzetilebilir. Faruk adında bir danışman bir petrol şirketindeki yolsuzluğu araştırıyor. Şirkete yıllar boyunca sahte işe alımlar yapılmış. Hamle hamle ilerleyerek bunu çözmeye çalışıyor… Karşısına çıkanlar yetenekli ama psikolojik nedenlerle toplumun dışına itilmiş insanlar. Şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara, bu özel insanları bulup işe almış. İşte, bu kişiler oyunun piyonları… Sistem karşısında edilgenler ve kendilerini oyunu oynayanlara bırakmışlar. “Şah” ise Süleyman Kara gibi görünüyor roman boyunca. Sonunda bundan da emin olamıyoruz. Bu oyunu kim veya ne yönetiyor?

Romanın polisiye kurgusundan söz edildi. Ancak satranç benzetmesini ilk kez sizden işitiyorum ve çok hoşuma gitti. Haklısınız, satranç oyununda olduğu gibi karakterler üstünden hamlelerle ilerleyen bir akışı var. Bu oyunu elbette ben okurun bakış açısından aktarmaya çalıştım; haliyle okur, siyah’ın hamlesini hiç tahmin edemeden romanın ucundaki noktada Süleyman Kara’ya, sizin tabirinizle şaha ulaşmaya çalışıyor. Kurgu açısından böyle tarif edilebilir sanırım. Oyunun piyonu olmak konusuna gelince: Hepimiz bir bakımda – zaman zaman adına sistem dediğimiz – kendimizi içinde bulduğumuz yaşamın bir taşıyız; ama hepimiz piyon değiliz. Bizi ayrı kılan yanlarımız olduğuna inanıyoruz. Hatta bazen sistemi buna inandırmaya çabalıyoruz; çapraz gidebildiğimize, başka taşların üstünden atlayabildiğimize… Bu oyunu bana kalırsa yöneten şey onu bir sistem olarak anlayan toplumun kolektif zihniyetinden başka bir şey değil; örneğin nasıl doğayı bir akıllı tasarımın ürünü gibi anlamaya eğilimliysek, toplumla ilişkimizi de – iyi ya da kötü – bir sistem olarak hayal ediyoruz.

Süleyman Kara’nın oyunu yetenekli fakat bir şekilde zayıf düşmüş insanların keşfedilmesine dayanıyor. Bir yandan da rehabilitasyon merkezi gibi işliyor bu oyun; içine aldığı kişileri tedavi ediyor ya da bakımlarını üstleniyor. Fakat ölümü bekleyen zavallı insanların son nefeslerini huzurla verip vermedikleri de kuşkulu. Süleyman Kara’nın amacı size göre neydi? Neyi vermek istediniz?

Süleyman Kara, adı gibi biraz karanlık ve bence karanlıkta kalması gereken bir karakter… Bana göre Süleyman Kara sadece bir iş adamı. Sistemin bir açığını yakalıyor be bundan yararlanıyor. Ama yararlandığı şey aslında sistemden çok insan; ki zaten iş dediğimiz şeyin aslı buna dayanır. Süleyman Kara, yararlandığı her insana bir bedel ödüyor. Bu durumda onun sadece bir alışverişte olduğunu söylemek de mümkün… Bir şey istiyor ve karşılığında başka bir şey veriyor. Süleyman Kara’yı karanlıkta bırakan şey aslında hiçbir insan ilişkisinin alışverişe indirgenemeyecek olması.

Behçet Çelik, eseriniz hakkında yazdığı yazıda şöyle diyor: “Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.” Katılıyor musunuz?

Aranmayan Özellik’in fantastik denebilecek bir kurgusu var. Biraz, kuraldışı ve gerçekliği zorlayan bir öyküye sahip… Öte yandan Behçet Çelik’in çok yerinde bir belirlemeyle gösterdiği gibi insanların çalışma zamanına odaklanmış bir roman, dolayısıyla şirketlerin dünyası yoğun biçimde ortaya çıkıyor. Umarım Çelik’in söylediği gibi bu dünyadaki karakter aşınmasını gözler önüne sermeyi başarmıştır. Amacım kapitalist sisteme bir eleştiri daha getirmek değildi; bunu sosyal bilimler alanında çok derinlikli biçimde yapan bilim adamları, felsefeciler ve yazarlar var- sözgelimi Çelik’in aynı yazıda sözünü ettiği Sennett da bunlardan biri. Romancı olarak kafamda bu eleştiriyle yola çıksaydım sanırım ahlakçı yargılara varmaktan başka şey geçmezdi elime… Ne yazık ki günümüzde sanatın Türkiyedeki en ciddi sorunu da bu ahlakçılık. üstelik bunun latent bir modelini kullanıyor çoğu yapıt. İsim ya da örnek vermeden açıklamak zor ama kabaca şöyle tarif edebilirim bu modeli. Bir yozlaşma ya da kendi olmama eleştirisi yaratılıyor. Her karakterin aslında olabileceği bir paraleli var; onun gibi olsa iyi olacak… Ya da her davranışın aslında girdiği bir ahlaksal kalıp var ve yazar / sinemacı bize bunu hissettiriyor. Açıkçası bir sanat yapıtını bu derece zaafa düşüren başka bir şey düşünemiyorum. Ahlakçılık tasasızlıktır; daha kötüsü yerinde saymaktır. Kapitalizmi eleştirmek, daha doğrusu bir yapıta bu amaçla başlamak da aynı kapıya çıkar. Günümüzde artık öyle toplumun içinde ayna gezdirerek, duvardaki tüfeği patlatarak falan bir şey söyleyemezsiniz. Belki kadim din metinlerine – ama cesaretli bir şekilde – dönmek gerekir. Çünkü orada kötülük sandığınız şeyle kurtuluşun birbirine yapışık olduğunu görebiliriz.

Romandaki karakterlerin her biri marjinal kişilik özellikleri ve çeşitli patolojik belirtiler taşıyorlar. Romanı kurgularken veya öncesinde psikolojik okumalar yaptınız mı?

Marjinal kişilikler toplumdaki rahatsızlığın semptomlarını taşırlar. Bünyenin derinde yatan hastalığı bu kişiliklerde dışavurulur. Örneğin karaciğerimizdeki bir rahatsızlık sivilceler ya da morluklar şeklinde belirti verir; aslında toplumun temelindeki bazı çözülme ve sorunlar da marjinal kişilerlerde görünüm kazanır. Bunu geçmişteki yazma deneyimimden de örnekleyebilirimm İlk romanında, 40 Hadis’te de karakterler marjinal kişilik özellikleri taşıyordu. 40 Hadis’te 90’ların islamcı çevreleri işlenmişti ve oldukça aykırı kişilikleri ortaya sürmeye çalışmıştım; bu kişilerin gerçekte nasıl olduğundan çok dönemin hastalığını elevermesi önemlidir. 40 Hadis siyasi yönden daha karmaşık ve zor bir metindi. Aranmayan Özellikler’in daha serbest bir oyun alanı var ve kişileri kurgularken fantastik anlamda da marjinalleştirmeye imkan buldum. Özel olarak bu roman için psikoloji okumadım, ama doğrusunu isterseniz psikolojiden çok nörolojiye ilgim var ve o konuda çeşitli metinler okuyorum. Hekim olmadığım için çok derine inemiyorum elbette; benim amacım, insanı bu dünyanın bir varlığı olarak bilinçli kılan şeyleri anlamak. Ezeli muammayı ben çözecek değilim, ama insan bilincinden başka kurcalamaya değer fazla bir şey yok… Aranmayan Özellikler’de de belki bu saplantı göze çarpmıştır. İnsanların kim olduğundan çok nasıl düşündüklerini derleyen diyaloglarla dolu… Bu diyaloglarda ani manevralar, u dönüşleri ve ucu görünmeyen virajlar var. Çünkü insan böyle düşünür.

Muhasebeci Faruk son derece şüpheci, düz bir hesap uzmanı. Romanda başkarakter olarak karşımıza çıkan insanların içindeki cevheri çıkarıyor gibi görünen, onlara faydalı olan Süleyman Kara’nın ise narsistik özellikler taşıdığı izlenimine kapılıyoruz. Süleyman Kara karakteriyle çağımızın narsisizme esir insanına göndermede bulunuyor musunuz?

Faruk aslında “düz” görünmeyi kalkan edinmiş durumda; yani kendini ifade edişindeki düzlük belki de bir savunma mekanizmasıdır. Süleyman Kara’yı ise romanın sonuna kadar kendinden çok başkalarından duyuyoruz. Narsistik olup olmadığına ilişkin bir şey diyemem; ama şu bakımdan haklısınız: Süleyman Kara’nın görünüşünde bir Tanrı rolü var. Çağımızın insanı bana kalırsa tam tersine kendini beğenme özürlüdür. En küçük iddialaşmada bile bir ayağı geri gider. Kaçınmaya ve kolay teslim olmaya eğilimlidir. Örneğin intihar bombacılığı çağımızın bir olgusudur. Patlayıp gidivermek ve geride bir eylem bırakmak… Eylemle ilgili sonucu üstlenmeyen ve kendini sadece eylem olarak her şeyiyle bırakan bir birey. Bir yanıyla inanmış / adanmış insanın davranışı gibidir, öteki yanıyla inanmanın / kendini adamanın en kaçamak yoludur. Bir yaşam boyu anlamaya ya da anlatmaya çabalamak, kurup başkalarının yararına ya da umursamazlığına sunmak yerine patlayıp gidivermek. O nedenle keşke insanlar biraz kendini beğense ve kendini beğendiklerini ifade ederek bunun altında kalmamak için çabalasalar…

Romanın sonunda adaletin yerine gelmediği hissi uyanıyor. Faruk’un bir fazlalık olduğu hissi de uyanıyor kitabın sonunda. Natali’nin Faruk’a davranışları da bu hissimi pekiştiriyor. Anlatıcıyı bu konuma yerleştirme sebebiniz nedir?

Aslında romanın baş karakteri ne Süleyman Kara ne de Natali… Faruk. Faruk’un fazlalık olduğu ise çok yerinde bir belirleme ve belki de romanla ilgili yakalanabilecek önemli ayrıntılardan biri; çünkü Faruk’un sürdürmekte olduğu soruşturma bile çok önemli değildir. Dolandırılan şirket o kadar da büyük bir zarara girmemiştir. İnsanlarla birlikte bütün kaynakları sınırsızca bulup kullanan bir sistem için herkes tek başına fazlalıktır. Bu insanların ilişkisine de yansır. Çokuz, hem sayıca hem de kafaca… Haliyle aslında herkes fazlalık.