Bütün Savaşlar Tanınmak Uğruna Verilir*

İnsanları cepheye sürmek onlara yaşamayı sevdirmekten daha kolay. Belki de insan bir savaşa alet olmadan kendini dünyaya tanıtamayacağını düşünüyor. Belki savaştan kendine de bir şey düşer diye düşünüyor, mesela fethedilen toprakların arsası üstüne yapılacak sanıyor. Belki bir ara sokağa tabela, bir şehir hatları vapuruna isim olmak istiyor. Belki canlı bomba olup patladığında büyüyüp herkese hatta Tanrı’ya bile meydan okuduğunu hayal ediyor. Belki de inandığı adaletin milyonlarca insanın yaşamından daha değerli olduğunu sanıyor.

Oysa tanınmanın tek bir yolu vardır: Tanışmak. Türk, Kürt’ün sözünü kesmeyecek; Şii, Sünni’ye kulak verecek… İnsan, kendi düşüncesiyle bile başkasında tanışır. Sözü işitilmeyen kişi belli belirsiz sızlanır. Sessiz sızlanışlar, öfkeli tartışmalardan daha tehlikelidir. Tanışmayı reddeder sızlanmaya başlayan kişi; kendi mevzisine çekilir, hendeğini kazar, bombasını kuşanır. Sözü kesilen kişi, içine hapsettiği sesi duyurmak için, başkasının sözünü üstlenir; sırf bağırabilmek, patlayabilmek için… Başkasının bombası olur.

Yaşadığımız coğrafyada savaşlar habis bir ur gibi yayılıyor. Bir şehirden ötekine sıçrıyor. Sıçrarken biçim değiştiriyor. Aynı insan bir şehirde mücahit bir diğerinde devrimci kılığında geziyor. Bir millete mensup olmak, bir dine inanmak hatta sadece bir isim sahibi olmak… Savaşın içinde olmak anlamına geliyor. İçimize bakınca kendimizden bir şey görmüyoruz artık. İçimiz boşaltılmış, geriye sadece savaşa yarayacak şeyler kalmış.

T. S. Eliot bu aciz kulları nasıl tarif etmişti?

Kof adamlarız biz.
Doldurulmuş adamlar.
Birbirine dayanmış.
Saman kafalı, heyhat!
Kurumuş sesimiz
biz fısıldadıkça,
suskun ve manasız
kuru çimende rüzgar yahut,
kırık camda sıçan ayakları gibi

(The Hollow Men)

Evet, her savaşın bir arka planı vardır. Doğunun zenginlikleri, barbarların yurt edindiği verimli topraklar, petrol ya da sıcak kıyılara demir atma utkusu… Savaşı başlatanın ne istediğini anlamak basittir. O, kömür madenlerini isteyen kartelin kuklasına dönüşmüş şanzölyedir, bir finans baronunun omuzları apoletli piyonudur, tehcir emrini imzalayan muhteris bir sadrazamdır ya da demokrasi getiren bir enerji oligarşisi…

Anlaması zor olan nedir o halde? Hiçbir çıkarı olmayan geniş kitlelerin “Savaşın!” emrine itaat etmesi. Sıraya dizilip tabur tabur ölüme yürümesi. Cebinden bozuk para saçar gibi dudaklarının arasından şehitlik saçanların karşısında sıraya girip cepheye yazılması.

Birinci Dünya Savaşı sırasında dönemin “âkil” insanları hayrete düşmüştü. Devrim yapmasını umdukları insanlar çözülen imparatorlukların can havli ve sömürgeci patronların hevesleri uğruna ölmeye gidiyordu. Üstelik mevzilerde çamur içinde, aylarca sürecek işkencelerle, acılı hastalıklarla ölmeye…

Yaşama inancı azalan insan anlamı ölümde arıyor. Ülkemizde bir sayfa bile Kur’an okumadan İslam uğruna komşusunu boğazlayabilecek gençler yok mu? Ya birkaç broşürle heyecanlanıp hendek kazmaya girişecek gençler? Daha tam anlamıyla dünyaya gelemeden ölümle kuşanıyorlar. Buna cehalet demek bile zor. Bu eğitilmiş bir nefret… Eğitilmemiş saf haliyle insan bu kadar düşüncesiz olamaz.

Barış, bombasını kuşanmış yürüyen bir kadının ya da bir büyükelçiyi öldürmek üzere silahlanan genç bir polisin son dakikalarında, zihninden geçecek anlık bir parıltıda yatıyor. “Ben ne yapıyorum?” Bu kısacık soruyu sordurabilmek o kadar zor ki… Bu soruyu soracak olgunluğa insan bazen binlerce sayfa okuduktan sonra erişir. Bu soru bazen adaleti ya da cenneti feda etmeyi gerektirir çünkü; bu soru kişinin kendisiyle tanışmasıdır.

Eylemle düşünce arasına düşen gölgeyi incecik bir parıltıyla çatlatmak gerek… Yoksa T.S. Eliot’ın dediği gibi dünyanın sonu bir infilakla değil bir sızlanmayla gelebilir.

Barış insanların her şeye rağmen yaşamayı sevmesi demek.

* Agamben

Yoruma kapalı.