Bir Ucube Doğurmak

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu yıllarda sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu.

TEK RAKİBİM SHAKESPEARE

Abdülhâk Hamit, iflah olmaz bir Shakespeare hayranıydı. Osmanlı’nın son yıllarında, Londra’da, Paris’te, Bombay’da elçilik görevindeyken Shakespeare gibi büyük trajediler yazmaya çabaladı. Çöküşteki mahallenin en şanslı çocuklarından biriydi; 1852’de Bebek’te bir yalıda doğmuştu, iyi bir eğitim aldı, yetenekliydi, yakışıklıydı, kadınların beğenisini kolayca kazanıyordu, üstelik istibdat döneminden başlayarak büyük bir şöhret kazanmıştı. Cumhuriyet yıllarında milletvekili oldu; sonra Süleyman Nâzif çıkıp Abdülhâk Hamit’i “Şair-i Âzam” ilan etti. Şairlerin sosyetenin büyüklerinden sayıldığı bir dönem için ne büyük iltifat!

Şair-i Âzam, 20’ye yakın oyun yazmış. Hemen hepsi konularını tarihten alan trajediler olarak tasarlanmış bu oyunların çok azı sahneye konabilmiş. İstibdat döneminin baskıları kadar oyunların teknik savruklukları da tiyatrocuların geri durmasına neden olmuş. Çok uzun konuşmalar, bulanık kurgu, süreklilik hataları, abartılı tesadüfler… Şiirleri de günümüzde pek okunmuyor. Bütün edebiyat öğrencilerinin adını duyduğu ama pek azının baştan sona okuduğu bir Makber vardır… Beyrut’ta ölen ilk eşine yazmış. Oyunları içinde sanırım sahnede en çok yer bulan Finten, o da Ahmet Muhip Dıranas’ın elden geçirmesiyle mümkün olmuş.

VICTORIA ÇAĞINDA FESLİ BİR OYUN YAZARI

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu dönemlerde sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu. Finten, bu tezi işleyen bir oyundur. Esere adını veren “Finten”, Avustralyalı zengin bir adamın aşağı sınıftan gelmiş eşidir. Londra’da yaşarken en büyük hayali kocasından kurtulmak ve bir asilzadeyle evlenip soyluluk kazanmaktır. Lord Dick diye bir adamı ayartır. Lord’un ailesi bu evliliğe karşı çıkacağı için Finten kurnazlık edip Lord’un kucağına çocuğu verir. Halbuki Finten, Lord Dick’ten değil konağın Hintli uşağı insan azmanı Davalaciro’dan gebe kalmıştır. Bebek, bir skandal yaşanmaması için Lord Dick’in evinde saklanmaktadır. Lord’un ailesi hala evliliğe onay vermemektedir. Akıllı bir doktor bu açmaza çâre bulur. Lord, ölümcül hasta genç bir kızla evlendirilecek, kızın gebe kaldığı haberi yayılacak, kız kısa süre içinde ölünce bebek asilzâde bir anneden doğmuş gibi olacaktır. Bu arada Davalaciro da Finten’in kocasını öldürecek ve Finten, Lord’la evlenebilecektir.

Unutmadan: Davalaciro ile Finten’in bebeği canavar görünüşlü bir ucubedir; işte bu ucube bebek, Abdülhâk Hamit’in tahayyülünde sömürge uygarlıkların bir araya gelmesinin vahim sonucudur. İngiltere dünyanın ayarıyla oynamıştır, kendi yarattığı canavarın kurbanı olacaktır. Bugünden bakınca şunu söyleyebiliyoruz: Abdülhâk Hamit’in öngörüleri örneğin Kanada, Yeni Zelanda ya da Avustralya gibi eski sömürgeler açısından tamamıyla fos çıktı. Hindistan ya da Filipinler’de ise şimdilik Batı’yı tehdit eden pek bir şey yok…

TEKBİRLE İNFİLAK EDEN ZOMBİLER

Shakespeare trajedilerinden çok Frankenstein ruhu taşıyan Finten’den günümüze bir şeyler kalır mı? Bir bebek örneğin, kıyamet habercisi bir ucube? Bugün Suriye, Irak, Afganistan, Sudan, Nijerya hatta yer yer Pakistan’dan doğan bir ucube var. Ağ gibi çoğalan, bir yerde sönüp başka yerde alevlenen, biçimi belirsiz, bulaşıcı, habis ve acımasız bir ucube. İslam kıyafeti giyen, köle pazarları açan, gözünü kırpmadan silahsız insanları öldüren, tekbirle infilak eden zombiler… El Kaide, IŞİD, Boko Haram ve diğerleri… Bunların görünüşünde tanıdık bir şey var, bildiğimiz bir kıyafete girmişler. Ama gözlerinin içine bakınca o tekinsiz canavarı, öldürme açlığını fark ediyoruz.

İşte bugün İslamcı örgütler eliyle yükselen terör, savaş taciri Batının zulmü ile selefi İslam’ın sistemli cehaletinin doğurduğu bir ucubedir.

Mültecilerin çoğu bu ucubeden kaçarken selefi İslam hükümleriyle yönetilen Arap ülkeleri yerine Türkiye’ye sığınıyor. Kaçabilen daha da Batı’ya kaçıyor. Çünkü geldikleri yerde İslam, İslam’la savaşıyor, İslam için müslüman, müslümanın bebeğini öldürüyor. İşin içinde Batının ya da oradaki kötüler her kimse, o başkalarının, o komplo ustalarının parmağı olduğunu söylemek doğru bile olsa kolaya kaçmak değil mi? IŞİD bizim sorunumuz değil ya da Boko Haram’ın katliamları Afrika’nın şiddet geçmişiyle açıklanabilir diyemez miyiz? Dedik diyelim. O durumda öz yeğenimiz olan bu ucubenin adını ne koyacağız? Bu terörde neden İslam’ın ve İslam’ı sahiplenenlerin hiç payı yok? Diyelim, İslam hiçbir kötülüğün nedeni değil orada; pekiyi ama kötülüğün gürül gürül aktığı bir coğrafyada, neden en küçük bir düzelmeye neden olmuyor? İşte, İslam açısından asıl soru budur. Bu soruya cevap aramayanlar maalesef İslam’ın sahibi değil en fazla komisyoncusu olabilir.

Yorumunuz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir