BİR BABADAN GERİYE NE KALIR?

“Geniş geniş dalgalar…” dedi ağır ağır.

“Uzaklardan gelip çarpıyor ve parçalanıyorlar,

birbiri arkasına. Sonsuz, amaçsız, bomboş ve yolunu şaşırmış dalgalar!”

Buddenbrook Ailesi

T.Mann

Yaşadığı süre boyunca babamla hiç konuşmadım.  Önemsiz durum bildirimlerini saymıyorum elbette; sözgelimi aradığı bir eşyanın yerini sormuş olabilir, ya da anneme iletmem için bir iki kelime bir şeyler söylemiştir mutlaka. Ancak, belli bir konu merkezinde kısa bile olsa aramızda ne bir konuşma ne bir tartışma geçmemiştir. Tam olarak azar işittiğimi bile anımsamıyorum. Belleğime güveniyorum; çünkü yakınlarda bir oğlum olduğundan beri bu durumun olağandışılığını yavaş yavaş kavrıyorum.

Pek çok nedeni olabilir babamla aramızdaki tutkulu suskunluğun; örneğin babam hiçbir zaman konuşkan bir insan olmadı. Ama kardeşlerimle, sert bir biçimde bile olsa beklenmedik şekilde parlayan konuşmaları olurdu.  Özel olarak bana karşı bir sosyal korku ya da çekingenlik geliştirmiş olduğunu hiç sanmıyorum; son derece sıradan ve uysal bir çocuktum. Belki, biraz olgunluk çağının başlangıcına denk geldiğim için, beni kendi diline karşı fazla kırılgan görmüş olabilir; en küçük çocuklara karşı duyulan şefkat, onun katı yabanıllığı içinde gerilimli bir kendini çekmeye dönüşmüş olabilir.

Bilmiyorum ya da psikolojik açıklamaları yetersiz bulmak hoşuma  gidiyor; üstelik yakın zamana kadar babamla ilişkimin benzersiz saydığım bu biçiminden kendi adıma keyif alıyordum. Kişiliğime bir özgünlük kattığını sanıyordum herhalde; ama artık yanıldığımı kabullenmek durumundayım. Babayla kurulan iletişimin açmazlarla yüklü bir yanı vardır. Herkes için. Babayla konuşmak, aslında hep bir ölüyle konuşmak gibidir.

Çünkü dil dediğimiz şey, babayla kurulan bağdan başka bir şey değildir. Anadil diye adlandırsak da anneden arzuladığımız şeyi elde etmek için aslında bir dile gerek duymayız. Kimi zaman sızlanmak ya da küskün bir suskunluk bile iş görür. Dil ancak iletişim kopukluğu içinde doğuyor; üstelik yapısı, sevgi bağı kurmaktan çok bir ateşkes anlaşması hazırlamaya daha uygundur.  Dilin içinde kalmak babayla kesintisiz bir iletişimi sürdürmekten başka bir anlama gelmiyor. Ortada fiziksel ya da sosyal anlamda bir babanın olup olmaması bile bu gerçeği değiştirmiyor.

Dilin, edebiyat biçimlerine bürünerek bir sanat haline gelmesiyse aslında dokusunun değiştirilmesi demek; bana göre şair ve yazarları, dil ustası, dil işçisi vb. gibi dille ilişkilerini olumlayan bir tanıma çekmek yanlış. Özellikle şiir dilin taşıyıcısı ya da gerçekleşme alanı olamaz, olduğu durumda dilin düzenine ayak uydurup sönecektir. Resmi şairlerle ötekiler arasındaki ayrım da böyle bir şeydir; marş ya da propaganda metinlerine hayranlık duyanlarımızın sayısı pek fazla değildir.

O halde klasik eleştirinin edebiyat yapıtlarını ve bundan daha şaşırtıcısı sanatçıların kişiliklerini (evet, sanatçı kişilikleri de tarihselleştirilmiş metinler olarak eleştirel söylemin soykütüğüne kaydedilir!) gelenek bağları ya da kanonik düzlemlerle birbirine ulamaya çalışması,  kısacası bu tikel tarihselliği dile dönüştürmesi karşısında ne söyleyebiliriz?

Edebiyatçılar arasında kuşak etkileşimini geçerli kılmak için çabalayan bir eleştirel söylem, destekleyici bilimsel gerekçeler öne sürmekte zorlanmayacaktır; öte yandan edebiyatın ya da sanatın başka dallarının öngörülebilir bir özelliği yoktur. Sözgelimi İkinci Yeni’nin bazı 80 kuşağı şairlerini etkilediğini söylemek olasıdır; ama kimse 2010 doğumlu kuşağın nasıl bir şiir yazacağını kesin olarak bilemez. Biçimsel eğilimlerdeki değişimleri öngörmek bir yana, gelecekte şiiri hangi dilde yazacağımızı bile kestirmek söz konusu değildir.

Elbette edebiyat tarihinin ya da edebiyat eleştirisinin amacı geçerli öngörüler üretmek değildir; ancak insan bilimlerinin ve sanatın tarihinin örüntülerinin düşük istatistik değerleriyle bile ifade edilmesi söz konusu değilken, isimler ve yapıtlar arasında yapay bir soykütük yaratmak da bir o kadar anlamsız değil mi?

Edebiyatta etki alma / tepki gösterme bağlarının kuşak ilişkileriyle açıklanmasının kolaycılık olduğunu kabul edelim; dolayısıyla ustalar ya da kurucu/kanonik babalar icat etmek de yanlış bir ısrarın sonucu.

Edebiyat yapıtlarını dil, düzenleme, kurgu, anlatım gibi teknik terimlerle ölçeklendirme eleştirel bir uğraştır; bu uğraş malzemesini kaçınılmaz olarak geçmişten derler. Giderek, geçmişte yaratılmış yapıtların öncü özelliklerini belirleyip genele ilişkin ölçütler belirlemeye yönelir. Ya da günümüzde olduğu gibi kendini akademik inceleme alanına kapatarak güncel yapıtları değerleme işlevini tamamıyla terk eder. Bu uğraş mantıksal bağlara gerek duyar; anlamlı bir hesap dökümü çıkarmak durumundadır. Böylece karşısında geleceği belirsiz bir yazar adayı çıktığında, hakkında vereceği yargıyı geçerli kılmak için kuramsal yeterliliğini bu dökümle kanıtlayacaktır.

Dilin alanı ise aslında yabanıl ve belirsizliklerle doludur. Uygarlık tıpkı barınma ya da beslenmeye olduğu gibi dile de bir düzen, kesinlik ve belirlilik getirme eğilimindedir. Dili evcilleştirmek için kavramları inceltip sınırları tanımlamaya çalışırız. Bu çabanın kendiyle çelişen bir yanı da vardır; çünkü dil, doğa gibi milyonlarca yılda evrilip bir dengeye yaklaşmış değildir- görece kısa tarihi içinde akademiden kayıp kültürlere, yerel şiir akımlarından argoya kadar sayısız kaynağın saldırısına uğramaktadır. En önemlisi de şudur: Dil, bu saldırıları da düzenleme çabalarını da gevşek bünyesine gelişigüzel çizgilerle dahil eder. Baskılanmış alt dillere bile patikalar ve karanlık sokak araları açar; kısacası düzenleme çabası da saldırı da dilin bulanık artışını engellemez, tam tersine hızlandırır.

Günümüzde bu olgu, elektronik iletişimin çoğunluğa yayılmasıyla (örneğin İnternet) ivmeli ve tamamıyla hesaplanamaz yeni boyutlar kazandı. Sözgelimi, ne argoyla ne de edebiyat akımlarıyla karşılaştırabileceğimiz, belli bir kesime özgü alt dillerin yaratıldığına tanık oluyoruz. Örneğin İnci Sözlük’ün kendine özgü simgeleri ve iletişim biçimi, bir dönem mirc yazışmalarında karşılaştığımız kodlar ya da İngilizce temelinde birbirine kaynayan uluslararası dillerin kazandığı yeni biçimler…

En azından benim gözümde, edebiyatçılar hiçbir zaman dilin düzenleyicisi olmadılar; hiçbiri geçmişte yaratılmış kusursuz ya da kusursuza yakın bir dilin taşıyıcıları da değildir. Açıkçası geçmişte yaşamış bir yazarın ya da şairin teknik önerilerinin günümüzün bir yazarı ya da şairi için yol gösterici olup olamayacağı konusunda kuşkuluyum; böyle bir kılavuz, en fazla dilin yoğun ve değişken yapısı içinde hayatta kalmak adına ipuçları veriyor olabilir.  Dolayısıyla her zaman eskimiş ve geçerliğini yitirmiş bir haritadır.

Bu durumda, şair ya da yazarlar kendi edebi babalarını tayin edebilirler mi? Şair ya da yazarlar, kendilerinden önce gelişmiş, beğeni kazanarak ya da dayatılarak yerleşiklik kazanmış biçimlerle zorunlu bir bağ kurar. Geçmişin birikimini dönüştüren ya da ileten bir bağ mıdır bu? Ya da geçmişin birikimini çatışarak yadsıyan bir bağ mı? Sözgelimi Kundera Brecht’i, Nabokov Dostoyevski’yi hemen hiç kabullenmemiştir.  Benim görüşüm şu: Ayrı kuşaktan yazarlar arasında bağlar zorunlu dış koşullar olarak oluşur. Nabokov’un bir yazar olarak oluşumu içinde Dostoyevski başka etkilerle birlikte yer alır; üstelik Dostoyevski sadece yapıtlarından ibaret değildir- böyle bir yazarın adını çevreleyen kapsamlı bir eleştirel söylem ve yerleşik yargılar bütünü de hesaba katılmalıdır.

Eleştirmen, edebiyat tarihi karşısında bir arkeolog gibi çalıştığında, yapıtlar arasında veraset bağları kurmaya eğilimli olacaktır. Bu durumda sözgelimi bizde olduğu gibi, öyküde bir Sait Faik ve bir Sabahattin Ali kanadı olduğu gibi varsayımlar üretmeye başlarız; ya da zaman zaman silsileye beklenmedik bir ismi katarak yeniden keşfetmeye çalışır, güncel yapıtlarla biçimsel benzerlikler kurarak ya da “çağı öncelediğini” gösteren ipuçlarını ortaya sererek önemini kanıtlamaya çabalarız. Edebiyat tarihinin kurgulanmasına elbette yazar da katılır; hatta belki de, geçmişteki “usta”larının adını sıralayarak ya da bazı ustalarla ilgili iğneli sözler ederek bu durumu perçinleyen kendisidir. Kısacası, yazar ya da şairler, gelenek kavramına ve babalara kendilerini yazar bireyi olarak oluşturmak için gerek duyar.

Pekiyi, edebiyat tarihini mantıklı etki ve kuşak çatışması bağları yerine raslantı ve zorunlukluların oluşturduğu fraktal bir  yapı olarak okumanın ne zararı vardır?  Ya da şu soruyu da ekleyebiliriz:  Ayrı kuşaklardan yazar ve şairler arasındaki ilişkileri bireysel tercihler yerine tarihsel raslantıların sonucu olarak okumamızın ne anlamı olabilir? İlk bakışta böyle bir okuma yararsız görünebilir; ancak eleştirinin yazgısı açısından belirleyici bir anlamı vardır: Yapıtların sanat değeri konusunda karar veren mekanizma iğdiş olur.

Gerçekten, edebiyat tarihi kanonik kuşak ilişkilerinin bir toplamı değilse, bir edebiyat yapıtını bir başkasına göre daha üstün değerlememizi sağlayan ölçütlerin dayanağı nedir?  Klasik modern eleştiri, sadece geçmişi okumak için değil, aynı zamanda ve aslen çağdaş yazar ya da şairlerin “oğuldan babaya dönüşme” süreçlerini görebilmek için babalık tesis eder. Bu durumda önümüze geleceğin parlak çocukları diyebileceğimiz listeler dökülmeye başlar, XXI. Yüzyılın büyük yazar adayları vb.

Sanal veraset ilişkilerine dayalı bu yöntem günümüze kadar pek fena işlemedi; çünkü kuşaklar arasında ilişkiler  kapalı salonlarda gerçekleşti. Özellikle bizim edebiyatımızda Cumhuriyet tarihi boyunca merkez bölündüyse bile pek dağılmadı; hatta kimi zaman şairlerin sözleşmeyle dergilere bağlanması ya da sessizlik suikastları gibi yöntemlerle ayrık otlarına haddi bildirildi. Elbette kitle iletişimiyle kapalı bir koridor bağlantısını koruyan bu sözleşmelilik durumu genç sanatçının mutlak ustaları kabullenmesini de dayatıyordu.

Durum değişti mi? Pek değil; ama şöyle bir gelişmeden pekala söz edilebilir: Edebiyat, büyük bir hızla kitle iletişimi endüstrisinin bir koluna indirgenmektedir. Bu endüstri kapitalizmin keyfi ve denetimsiz saldırganlığından çok şey öğrenmiştir; dolayısıyla bilimsel pazarlama yöntemleriyle bir yazar kişiliği yaratabilir, bunu yaparken hiç kuşkusuz başvuru kaynağı hazırdaki “babalar” yani kanonik ilişkiler olabilir. Ancak bununla kalmaz; satılabilirliği çıkış noktası aldığı için deneysel verimlere ya da sanatsal atılım yapmayı mümkün kılacak avant-garde mutasyonlara şans vermek yerine tüketilebilir türleri paketlemeye yönelir.

Dönüp dolaşıp yine aynı noktada kalacağımızı sanıyorum: Dilin bulanıklığı ve belirsiz genişliği yine de edebiyatçının tek sığınağı olarak geriye kalıyor.  Edebiyatçının işi de söylemekten çok dinlemektir; bir babayı yaratan şey de aslında sadece sözünün dinlenmesidir.