BENLİĞİMİZİN ÖLÇÜSÜ SANAT

1.

Cenaze namazları güzeldir. Birbirini tanıyan ya da tanımayan bazı adamlar soğuk bir tabutun önünde sımsıkı saflar halinde dizilir. İnsanlar en sık sonbahar ya da kış aylarında öldüğü için her halde, ceket ya da paltolardan nemli bir koku yükselir… Başkalarının bedeninden geçen sıcaklık giyilmiş bir fanila ya da çorap gibidir.  Birbirine değen tozlu ayakuçları, arka sıralarda yer bulanların merhumun yakın akrabalarını süzerek  belki üzgünlüğünü sınaması ve elbette cemaate uzaktan saygılı bir sessizlikle bakan mutsuz asortikler, örneğin başlarını dar giysilerinin üstünde eğreti örtmüş monden kadınlar… Hocaların da sesi birbirine benzer; özellikle küçük bir armağan karşılığı dışarıdan getirilenlerin…  Konuşma ritimleri farksızdır. Belki ölümün sahiciliğini, ezeli yanını anlatan da bu tekdüzeliklerin ısrarıdır. Taziye sözleri üç aşağı beş yukarı aynıdır; kimse bayramda gönderilen zıpır SMS’ler gibi işitilmemiş tuhaflıklar icat etmeye çalışmaz. Ölü ise artık bir kişi değil, bir beden bile değil, sadece bir “misal”dir.

2.

Basit ama etkililiği ölçüsüz gerçek: Ölüm. Cenazenin betimlenmesi, doğası gereği anlatılamaz (çünkü deneyimlenemez) olan ölümün kendisine ilişkin bir şey söylemez. Sanatın gerçekle ilişkisi de bu örnekteki dolayımlamayı temel alarak kavranabilir: Sanat varlık’la değil var olanla kurduğumuz ilişkinin biçimlenmesidir. Öte yandan ölümün ne olduğunu bilemesek de bir anlam yüklemediğimiz ya da bir amaca bağlamadığımız (örneğin ölümün “asıl” Alem’e bir kapı olduğuna inanmadığımız) haliyle ölüm mutlak olumsuzdur. Öyleyse ölümün cenaze görüntüsünde ortaya çıkmasından keyif aldığımızı söylemek yanlış olurdu, ki sanatsal zevkin benim için son derece çapraşık olan yanı budur: Cenazenin anlatılmasından pekala zevk alırız. Hatta insanların öldürülme korkusuyla gerilimli bir kaçış içinde olduğu korku filmlerinden de kendimizi alamayız.

3.

Sanattan zevk almanın, sanatı istemenin ya da sanat yapıtı üretmenin insan olarak varoluşumuza ilişkin derin bir yanı olduğunu savunmaya eğilimliyiz. Bana kalırsa modern sanat yargısının getirdiği boş bir inanç bu; sanat bize sadece yaşanabilir olanla ilişkimizin oynanmış bir görüntüsünü verir. Tam bir iletişim biçimi sayamadığımız için yapıtı kolaylıkla sanatçıdan koparırız; kültür söylemi içinde bir kürsüye yerleştirir ve sadece yapıtın izlenmesinden doğan tarihi de katman katman üstüne eklemeye başlarız. Artırılmış, yüzlerce yıl yaşında ağaçlar gibi kabuk üstüne kabuk bağlamış bir doku elde ederiz. Klasik bir yapıtla ilişki kurmak artık olağan sayabileceğimiz sanat deneyiminin ötesinde bir düşünme becerisi gerektirir.

4.

Tabutun musalladan alınıp  cenaze arabasına kadar taşınmasını düşünelim: Önde, merhumun ailesinden ve en yakınlarından birkaç kişi kaldırır ilkin; yükselen tabut, elden ele sanki bir insan seli üstünden kayar gibi ilerler. Cenaze olağan ölçüde kalabalıksa hiç kimseye, son derece gönüllü olanlara bile yükten fazla bir pay düşmez. Kimi törenlerde tabuta parmak uçlarıyla bir dokunuvermek de yeterli sayılır; hatta kimilerinde,  tabut doğrudan cenaze arabasına varmak yerine, namazın kılındığı avluda, yerden iki metre kadar yüksekte birkaç slalom çizer. Ölmüş bir insana karşı bu ilk borcun ödenmesi bir dokunuş kadar kolaydır.

5.

Sanat yapıtıyla ilişkimiz kuralları belki binlerce yıl içinde oluşmuş protokollerle düzenlenmiştir.  Bir romana ya da klasik Batı müziği yapıtına elimizi kolumuzu sallaya sallaya giremeyiz;  öncelikle kitle kültürü bizim için belli ipuçları oluşturmuştur, ki bunların önemli bir kısmı, tıpkı eski Türk filmlerindeki tiz sesli opera sanatçısı parodileri gibi desüblimatif modellerde olabilir. Ancak bu bile bizi karşımıza çıkacak yapıtın seçkin, önden belirlenmiş kuralları olan bir evren olduğuna hazırlar. Hiçbir değer yargısını umursamayan, mutlak bir zihinsel arılık içinde yapıta yaklaştığını kim iddia edebilir? Böyle bir bebeklik çağını, yaşamımızda bir kez bile elde edemeyecek kadar geç bir çağda yaşıyoruz. Sanat bizden önce vardı; hatta kendini bile yalanlayacak kadar çoktu.  Son derece karmaşık ve ön görülemez etkiler arasında sanat yapıtıyla benzersiz bir bağ kurduğumuzu sanarız; biraz da işin esprisi buradadır.

Sanat beğenimize ilişkin ilk ölçüleri “klasik” olarak adlandırdığımız yapıtlardan alırız. Klasikler aslında ölüdür; tıpkı başka ölüler gibi yaşayan bazı değerleri miras bırakmışlardır. Klasikleri kimlerin ya da hangi süreçlerin belirlediği çok derinleşebilecek bir tartışma konusudur; ancak klasikler en az ölüler kadar gerçek olduğundan, sanatla ilişkimizi sorguya çekecek kimseler için dayanak noktası belgeleri oluştururlar. Modern eleştiri klasikleri kanonik yapılar biçiminde düzenleyerek  hem beğeni hem de anlamlandırma açısından bir sistem yaratmaya çalışır. Klasikler olduğu sürece yeniliklere yönelen sanat beğenimiz kuşkuya açık olacaktır; örneğin Tanpınar dururken yeni bir yazarın kitabından etkilenmemizi açıklayabilmek kolay değildir. Görece toy sayılabilecek okur ya da sanatseverler böyle bir durumda “bireysel tercih” kartını oynar. Bu kolaylığı bize aslında tüketim toplumunu yaratan değerlerin sağladığını biliyoruz. Kitabın karşısında kendimizi sanat beğenisiyle özgürce ilişki kuran biri olarak tanımlamak hızlı bir çıkış yoludur; ancak bizi konunun dışına itmekten başka işe de yaramaz. Gerekçe göstermeden “beğenmedim” demek, hele “klasik” yapıtın kükreyen otoritesi karşısında iddiaya kalkışmak sanat konuşarak var etmek istediğimiz “ben”imizi bir balon gibi söndürür.

Eleştiri sanat yapıtıyla pek özel olan ilişkimize dokunmadığını söyleyecektir. Yapıtı ayrı olarak, kendi içinde ya da en azından sanat tarihinin ve güncel sanat anlayışının çerçevesi kapsamında soyutladığını savunacaktır; oysa eleştiri düpedüz yapıtla nasıl bağ kurmamız gerektiğini açıklama çabasıdır. Çoğunlukla sanat yapıtıyla bağımsız bir ilişki kurabileceğini sanmak bir yanılgıdır;  eleştiriye biz ulaşmamışsak bile, eleştiri bizden önce yapıta dokunmuş olmalıdır. Eleştirinin söylemi akışkandır; yapıtın kendi içinden türer, kimi zaman yapıtın yerini bile alır.

6.

Son yıllarda orta halli cenaze evlerinde aynı şeylerin ikram edildiğine  şahit oldum. Tavuklu pilav, ayran ve tulumba tatlısı. Bu üçlüyü bir araya getiren bir görenek ya da dinsel bir kural değil; pratik olmaları. Tavuklu pilavı konfeksiyon atolyesi ya da aynı ayarda iş yerlerine çalışan bir catering şirketinden edinmek mümkün… Tulumba tatlısı ve ayransa toptan alındığında oldukça ucuza mal edilebiliyor; birkaç kez böyle cenaze evlerinde, ev sahiplerine yardımcı olmak adına ayran ya da tatlı almışlığım oldu. Mükellef, özenilmiş ve dolu sofralara rastladım; ancak plastik tabak ve çatallarla ikram edilen tavuklu pilav, ayran ve tulumba tatlısı şeklindeki menüyü hiçbirine değişmem. Ayakta hızla ve iştahla tüketilebilir; son derece keyiflidir, kimse kimseyi rahmetlinin pilavından tat aldığı için suçlayamaz. Ölünün arkasından yemek yeme ya da yedirme işinin aslında hepimizi ürkütecek antropolojik temelleri olduğunu sanıyorum.  Sonuç olarak ölüyle aramızda belirsiz bir bağ kurar.

7.

“Kitch” bir bakıma zevksizliğe verilen addır; sanat değeri açısından düşük ya da tamamıyla değersiz, ama sanatın çeşitli yönleriyle ilgisi yadsınamaz çeşitli nesneler… Sözgelimi pek yakında Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında, öğrenci olduğunu sandığım bir kadın bir erkek iki kişinin karakalem İstanbul manzarası resimleri sattığını gördüm. Resimler manzara detaylarını oldukça net bir biçimde ele veriyordu. Örneğin Galata Kulesi’nin  bir ara sokaktan görüntüsünde dökük sokak tabelalarından yürüyen bir bayanın çantasındaki kıvrımlara kadar bir çok şey düşünülmüştü; oysa dikkatli inceleyince bu çizimlerin aslında çeşitli dijital efektlerle bozulmuş fotoğraflardan başka bir şey olmadığı kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Aynı şekilde evimize aldığımız biblolar, giydiğimiz kıyafetlerdeki kimi işlemeler, bahçe süsleri, takılar vb. bir çok şeyi böyle değerlendirebiliriz. Hiçbiri sanat yapıtı değildir; öte yandan hepsi sanatla ilgili bir izlenimden, bir duygu durumundan doğar. Sözünü ettiğim sahte tabloların alıcısı için değerini oluşturan iki etmen var: Birincisi “karakalem” olmaları! Aslında efektlerle oluşturulmaları ya da elle çizilmeleri arasında bu anlamda bir fark bulunmuyor. Bu tablolar sanırım yalınlık, içtenlik ya da belki nostalji adına bir duyguyu fişeklemeyi başarıyor.  Karakalem çalışmalara ilgi duymak hiç kuşkusuz resim sanatına ilişkin seçkin bir beğenisi ya da gelişkin bir eleştirel görüşü olan kimselerle başlamış olmalıdır. Büyük ressamların tamamlayamadığı, karakalem bıraktığı işleri ya da önemli yapıtlarını doğuran süreçte oluşturdukları eskizler sanat tarihinin bakış açısıyla büyük bir değer getirmiş olabilir. İkincisi tıpkı siyah-beyaz fotoğraflar gibi karakalemin de geçmişle bağ kurmada özel bir etkisi olduğunu sanıyorum. Üçüncüsü bu tablolar, İstanbul manzaralarına odaklanarak turistik diyebileceğimiz  bir zevki de dürtmeye çalışıyor.  Yine de bu duygusal bağları yaratan hiçbir şey bize toplamda bir sanat yapıtı vermiyor.

Ancak “kitch” sanat ürünlerinin en önemli özelliği, aslında klasik yapıtların ya da klasik yapıtlarla doğmuş beğenilerin bir köşesine ilişmesidir.  Kültür sanayinin ürünü olarak “kitch”, sanat yapıtının karşıtı olarak tanımlanmıştır; oysa bu karşıtlık ilişkisinde zoraki bir akrabalık vardır.   Klasikler olmaksızın kitch’in doğması da pek mümkün değildir.

8.

Sanatın zevk ya da keyif açısından anlaşılması her zaman sorunlu bir durum ortaya koyar: Sanat yapıtıyla “kitch” arasındaki sınırı belirsizleştirir, ki aslında eleştirinin işlevi de üç aşağı beş yukarı bu çizgileri önermektir.  Öte yandan sanatın bir zevk ya da keyif deneyimi olmadığını, bunun ötesine geçebileceğini savunmak da kolay değildir. Pek çok ciddi sanatçı, sanatın yararını sorgulama çıkmazıyla karşı karşıya kalmış ya da bırakılmıştır;  sözgelimi yüzyılın başında Ezra Pound, sanatın yararını kanıtlamaya çalışırken, sanat yapıtlarının bulundukları kentte emlak değerlerini artırdığını öne sürecek kadar tuhaf çıkarımlara sapmıştır.  Bu örnek aslında bize sorgulamanın, sanatın kendi varlığında yeri olmadığına inanan orta sınıfın ideolojisinden kaynaklandığını da göstermektedir. Sanat yapıtının maddi değerlerle ifade edilmesi tamamıyla spekülatiftir, yerel değerlerle ilişkilidir, üstelik sanatın niteliğine ilişkin başka tartışmaların da kapısını açacaktır.

Kitch bir kaçış sağlar mı?  Sanat, sanatla bireyin kurduğu ilişkiyi bağımsızlaştırma arayışını da yüklenmek durumundadır; buna avant-garde deriz. Avant-garde, haliyle, gündemdeki sanat söylemini marjinal biçimde yıkmaya yönelecektir – bunun sonucunda bir sanat yapıtı doğmaz, bunun yerine sanat yapıtını anlamamıza ve başka nesnelerden ayırmamıza yarayan kural ve protokoller bütünü darmadağın edilir.

9.

Cenaze namazı ya da evde edilen dualar ölüm düşüncesini uzak tutmaya az da olsa elverişlidir.  Cenazenin defnedilmesiyse en sarsıcı andır; o anda, belediye görevlilerinin hazır ettiği derin çukurun başında bir grup adam toplanır. Tabut yine cenaze arabasından camiden çıkarılırkenki gayretkeşlikle taşınır. Mezarın berisine getirildikten sonraysa açılıp içinden kefene sarılı ölü beden çıkarılır. Merhumun yakınlarından birkaçı, orada bulunan herkes adına, bu ağır bedene dokunacak, sırtlayıp aşağı indirecektir. Kimsenin takati yoksa görevlilerden biri yardıma koşar; ama salavatlarla ayakta durulmaya çalışılan o anda, bir kişi mezar çukuruna girecek, diğer birkaç kişi de artık hiçbir şey duymayacak olan cansız bedeni kıyamayarak aşağı uzatacaktır. Tiryakilerin bir an önce kaçıp sigara yakmak istediği bu defin anı belki on dakikadan kısa sürer; hemen arkasından mezara bırakılan küreklere sırayla sarılır herkes. Kışları soğuk havalarda bile, ter içinde kalarak toprak yığmaya başlar. Bir kürek de olsa toprak atmak gerekir; en sonunda mezar dolmakla kalmaz,  üstünde kısa süre içinde göçecek dev bir tepe oluşur.

10.

Kitch aslında sanatımsının pratiğidir; yani pratikten ve alıştırmadan oluşan bir sanattır. Bir dönem herkesin en az bir kere izlemiş olduğu, TRT’deki kıvırcık ressam olarak tanıdığımız Bob Ross’un çizdiklerini örnek verebiliriz; Ross’un tekniği ve pratiğiyle binlerce manzara resmi çıkarılabilir. Eleştirel anlamda hiçbirinin sanat değeri yoktur; yaşamımızın bir döneminde işsiz kalıp bir vakfın “atölye”lerinden birine katılarak sanat tarihi öğrenmeye kalkmış olmak bile,  Bob Ross’un çizdiklerini beğenenlere hor gözle bakmaya yeter. Kitch’i beğenmeme hakkımız sanatın özüyle ilgili bir şeyi anlama çabamıza bağlı olabilir; öte yandan seçkin bir sanat beğenisini vehmeden jest ve blöfleri taklit etmek de züppelik sayılacaktır.

Edebiyat beğenisine sahip kimseler çoğunlukla televizyonda yayınlanan popüler dizileri sevmez. Haksız olduklarını söyleyebilir miyiz? Ticari amaçlarla üretilen kitch ürünlerde çoğunlukla belli bir başarı hedefine odaklanarak tahrif edilmiş bir içerik vardır. Edebiyat uyarlaması televizyon dizilerinde buna sıkça rastlarız; aslında oldukça açık ve yoğun bir konusu olan Aşk-ı Memnu sakız gibi çiğnenerek uzatılır, psikolojik bağlamından koparılır ve Harlequin öyküsü tadında bir havaya sokulur. Ya da Hanım’ın Çiftliği tümüyle melodramatik bir kurguyla saptırılır; çünkü bu yapıtların televizyon versiyonlarında amaç izleyicinin ilgisini uyanık tutabilmek, dolayısıyla üstünde düşünmeyi gerektirecek ayrıntıları ayıklamaktır.

11.

O halde şu soru kendiliğinden gündeme geliyor: Kitch dışında bir sanat yapıtına gereksinim var mıdır? Yanıta geçmeden önce şunu bir kez daha yinelemek gerekiyor: Kitch, gerçek sanata bir ilişmedir;  aceleci bir tahrifle doğmuştur.  Kitch’ten bir sanat doğabilir mi? Elbette; ancak o zaman kitch aslında bir sanat malzemesine dönüşmektedir. Çünkü sanat yapıtının niteliği, sıkça sanıldığı gibi biricikliği yani benzersizliği değildir.  Sanat yapıtı aslında kültürel bir iletkendir; bir şekilde yerini bulma şansına sahip olmuşsa çağlar geçtikçe bir akımı ya da gerilimi kuşaktan kuşağa aktaracaktır. Kitch ve/ya başka benzer ilişmeler bu kökleşmiş ana akımdan beslenerek doğar.  Yani hakiki sanat yapıtları olmazsa kitch doğmaz; diğer bir deyişle kitch, “hakiki” bir sanatın olduğunun habercisidir.

12.

Cenaze törenlerini yaşanan sıradan dışsal çizgileriyle betimleyebiliriz; bu yaklaşım bize farksızlığından başka hiçbir özelliği olmayan ağır bir tablo verecektir. Yine de böyle bir düzenleyimi yakınını kaybetmiş kimselerin içsel üzüntüsünü  anlatan bir metne tercih edebiliriz;  çünkü çoğunlukla sanatın işi duyguyu anlatmak değil yaşatmaktır.  Özellikle modern sanat izleyicilerinin çoğu, benliklerinin benzersiz olduğunu doğrulamak için sanat yapıtlarıyla ilgilenmektedir. Sanatın üretildiği teknik değerler, örneğin resimde perspektif bilgisi, edebiyatta anlatım teknikleri, müzikte yeni enstrümanlar, geliştikçe yapıtların çağa uygun biçimde karmaşıklaştığı ve anlaşılmalarının özel bir eğitim gerektirdiği durumlara varırız; oysa sanatla kurduğumuz ilginin özü benliğimizle kurmaya çalıştığımızdan çok başka değildir. Herkesten başka ve tek olmak arzusunun, bunu doğrulamanın bilinci bizi sanat yapıtıyla buluşturur.  Kimse benliğinin “kitch” olduğunu söyleme cesaretini kolayca bulamaz.  Sanat yapıtları bize kendi benliğimizin ayrı ve benzersiz olduğunu anımsatmak için doğmuştur.

13.

İnsanı davranışa yönlendiren, yöntemli bir şekilde varılmış akılcı düşüncelerden çok, uyarımlarla yönetilebilen duygulardır. Modern propagandistler sanatsal tekniklerin uyarımları yönetici yanını belki daha erken fark edebilirdi; ama kitle iletişimini beklemek durumundaydılar.  Günümüzde reklam ya da benzer biçimlerde karşımıza çıkan yapıtlar sanat tekniğinin soyutlamasından doğmuştur. Sadece teknik olarak sanat duygusal bir uyarım sağlamakta çok etkili  olabilir; öte yandan sanattan daha fazlasını beklemeye eğilimliyiz.  Propaganda amaçlı kullanılan sanattan çok sanatın tekniğidir;  ancak teknik, sanat yapıtının değerinde belirleyici bir ölçüt olduğu için kültür sanayiyle desteklenmiş “kitch” yapıtların karşısında “hakiki” olma iddiasındaki sanat yapıtı son derece zor bir konumdadır. Aslında bu zorluk, bireyin önlenemez bir makine işleyişi karşısında eriyişi olarak da açıklanabilir; ancak bu kolay kaçıştan önce bir uğrağımız daha var.

14.

Cenaze törenleri de toplum yaşamının örüntülerinden biridir; ölümle ya da ölen bir insanla iletişim kuramayız. Öte yandan, varlığımızı sürdürmek için törenlere gereksinmemiz de yoktur. Hatta ölülerimizden hızlı biçimde kurtulmanın yollarını da geliştirebilirdik; hastanelerden ya da belediyenin bu işle görevli birimlerinden ölü gövdeleri hijyenik kasalarda taşıyıp ortadan kaybetmelerini sağlayabilirdik.  Törenler toplumsal bir yineleme olarak insan ilişkilerine bir düzen dayatır;  aynı şeyi üç aşağı beş yukarı klasik sanat yapıtları da bekler.

Modern sanat, bireylerin bölünmez ve benzersiz benlik algısını pekiştirerek varolmuştur; tarihsel açıdan hangisinin diğerini doğurduğu ya da beslediğini ayırabileceğimizi sanmıyorum: Birey mi sanatı yarattı, sanat mı bireyi, bilemeyiz. Kısa yoldan söyleyebileceğimiz şey şudur: Birey de sanat kadar yapıntıdır- hatta daha yeni ve dolayısıyla çözülmeye elverişlidir. Eleştirinin durumu için de son bir söz ekleyelim: Eleştiri, herkesin kabul edeceği gibi, sanatın varlığını sonralayan bir söylemdir- sanat üstüne konuşur, yani varlığı sanatla mukayyettir. Günümüzden yıllar önce eleştirel söylem aslında modern sanatın hep geveleyip durduğumuz çıkmazlarını dile getirmişti. Ne yazık ki, modern sanat kendini sanat olarak aşan bir yenilik getirmemiştir; modern sanatın kendini yenileyerek ilerleme saplantısıysa eleştirel söylemin şişerek artmasından başka bir şey sağlamamıştır.