BAYAĞILIK

Sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

682d9bde37fae14138eed30fef0fc488

Bir öykünün ya da romanın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili tavsiyeleri içeren metinlerle sık sık karşılaşırız. Karakter kurmanın, bir bakış açısı yaratmanın, kırılma noktalarının hatta aydınlanma (epiphany) öykücülüğünün pratiklerini ilkelere dökmeye çalışan, neredeyse ders kitabı bölümlerini andıran teknik yazıları (örneğin öyküde tek bir bakış açısına odaklanmalıdır vs.) ya da birtakım ahlakçı görüşleri yerleşik doğrular kılmaya çalışan (örneğin gerçek yaşamdan kopuk öyküler yazmayın vs.) nasihat edici denemeleri buna katabiliriz. Açıkçası edebiyat için, plastik sanatlarda olduğu gibi, teknik temellere dayanmanın umulan sonucu vereceğinden hep kuşkulu oldum. Öykü ya da roman yazarı bilinen / öğretilmiş en temel teknik doğrulara bağlı kalarak temiz bir atölye işi çıkarabilir; ama bu doğruları nasıl devşirdiği ve nereye taşıdığı üstüne düşünmemişse eline bu uslu temizlikten fazlası geçmez. Ahlakçı nasihatlere gelince: Uzatmadan söyleyeceğim, hepsi çöptür. Kısacası “Nasıl yazmalı?” sorusuna yanıt arayacak ya da buna ilişkin öneriler getirecek değilim; sadece tek bir ilkeden, bütün edebiyatın, hatta bütün sanatın bağlı kalması gereken heyecansız ama kaçınılmaz tek bir doğrudan söz etmek istiyorum: “Bayağı olmayın.” Edebiyat her şey olabilir ama bayağı olamaz. Sıradan olunabilir, örneğin yazdığınız öykü benzerleri arasında orta sınıf bir iş olarak kabul edilebilir ama bayağı olmak sanatçıyı sanatın dışına iter.

Bayağılığı çoğunlukla sanat yapıtının temel sorunlarından kabul etmeyiz. Teknik olarak aşılması gereken bir engel gibi de görmeyiz; çünkü belirsiz bir alandadır, pek iyi tanımlanmamıştır üstüne üstlük ahlakçılığın güncel semptomları arasında eriyip gidebilir. Zaman zaman bayağılık kitap satışı ya da büyük bir politikacının övgüsü şeklinde ödül de getirebilir; ama hala bayağılıktır ve nasıl tek bir dize, tek bir imge bile bir kişiyi şair saymamıza yetebilirse, tek bir bayağılık örneği, bir yazarın sanatını önemsizleştirebilir.

Oysa, yazar, ilk cümleden başlayarak bayağılığa karşı savaş vermektedir. Görece acemi yazarlar için bu savaş çoğunlukla sıradışı olma çabasında kendini gösterir. Bayağılığı sıradanlıkla karıştırmak sık düşülen bir hatadır; bununla ilgili kavramsal değil ama imgesel bir çözümleme olarak şunu sunabilirim. Ekmek sıradan bir besindir; ama bu ekmeği değersiz kılmaz. Yapıtınız tıpkı ekmek gibi başka değerli yapıtlara benzeyebilir; biçimsel bir yenilik getirmese bile okuyanın aklı ve belleği için bir gıda sunabilir. Ama bayat ekmek, işte o bayağılıktır. Okura bayat bir şey veremezsiniz; bu hiç denenmemiş lezzetleri birleştiren bir pasta olsa bile… Şunu diyebilirsiniz: Bayat ekmek de karın doyurur. Hiç değilse ekmek vererek onları açlıktan kurtarıyorum. Bir sanat yapıtının düşebileceği en aşağılık durum herhalde bu tür bir çürümedir.

Pekiyi bayağılığı aşmak için sanatçının ya da sanat eleştirmeninin sezgileri dışında bir ölçüsü olabilir mi? Benim gözümde her sanat yapıtı birikmiş bir borcun ödenmesidir. Borç ne kadar büyük ve ödeme kararlılığı ne kadar yüksekse yapıt bayağılıktan o derece uzaklaşır. Borcun tarihini geciktirmek, borcu başka şeylere tahvil etmek, borcu olmadık numaralarla ertelemek, borcu kısmen ya da tamamıyla inkar etmek… Bunların hepsi bayağılığın hanesine yazılır. Samimi olmak sizi borçtan kurtarmaz; hatta tam tersine, samimi duygularınıza güvenerek borcun ağırlığını azaltmaya çalışırsanız, bayağılıkla el ele bir yola girmiş olursunuz. Sanatçı bir şeyle mukayyet olmadıkça bayağılıktan kolayca sıyrılamaz.

Bayağılık kötü niyetli bir beğenidir; örneğin yapıtın aslına olmayan bir övgüdür. Sözgelimi Ezra Pound, yazdığı bir şiirle Mussolini’nin övgüsünü kazanmayı başarmıştı. Halbuki Mussolini büyük olasılıkla Pound’un şiirini okumamıştı bile- onu Pound’un ABD’li oluşu, şöhreti ve İtalyan faşizmi karşısında duyduğu hezeyanın kullanılabilmesi ilgilendiriyordu. Bayağılık istisnasız her zaman kötülüğe hizmet eder. Partilerin dayatmasıyla yazılan ya da birilerinin hoşuna gitmek amacıyla kaleme alınan slogan derlemesi metinler bu nedenle sadece önemsiz değil aynı zamanda kötüdür. Bu metinlerden geriye hiçbir mesaj kalmaz, sadece onu tadan insanların anılarına o bayat acılığın damgasını vurmakla kalırlar.

Bayağılık vesveseli bir eleştirmendir. Sizi kötü bir yola sokmak çabasındadır. Bir şeyin suyuna gitmenizi salık verir. Okura değil ama okurun da içinde olduğu bir dar anlayışa boyun eğmenizi önerir. Kimin için yazdığınızı sorar durur. Bu soruyu elbette atlayamazsınız; ama yazdığınız kişinin ya da kesimin bayağı heyecanlarını uyarmak adına edebiyat yapamazsınız.

Bayağılık, bir düşünce tembelliğidir. Yapıt vermek düşünmeyi, karar almayı ve ortaya çıkan uygulamayı eleştiriden geçirip yeniden düşünmeyi gerektirir. Bayağı dediğimiz şeylerin çoğu – sanat yapıtları dışındaki şeylerin de – iyi düşünülmemiştir. Özellikle sanat yapıtı başkalarına sunduğumuz bir iştir; özverili düşünceyle üstünde durulmamışsa çiğ bir sonuç çıkmasının yanısıra yapıtın alıcısını hafife aldığımızı göstermiş oluruz. Elbette, okuru ya da sanat alıcısını dikkate almamayı öneren avant-garde yaklaşımları düşünce tembelliğiyle karıştırmamak gerekir. Avant-garde, ustaca kullanıldığında sanatın güçlü bir silahıdır ve nihayetinde sanat alıcısına karşı vurdumduymazlığı değil tam tersine sanat kamusunu ve belki de o kamunun içinde patlayarak insanı dönüştürmeyi amaçlar.

Neyse ki bayağılık kurtulması kolay bir sivilcedir. Olmamışlığın değilse bile olmamışlığa karşı hiçbir çaba göstermemenin semptomu olarak çıkar. Kaşımaya, patlatmaya, kurcalamaya gelmez. Sanıldığının aksine herkes tarafından görünür. İnsanlar bayağı yapıtlara yönelseler bile aslında bayağı olmayanla aradaki güçlü farkın bilincindedirler- bazen iyi bir yapıt, sadece iyiliği ve gerekliliğiyle insana korku verir. Çünkü o kapağın arkasında önlemeyecek bir değişme sorumluluğu vardır.