Titanik’te “Daha Güvenli Kamara” Diye Bir Şey Aslında Yoktur

Aranmayan Özellikler Üstüne Bir Söyleşi’den…

‘Aranmayan Özellikler’, şimdiye kadar bir çeşit kapitalizm eleştirisi olarak anlaşıldı ve bu yaklaşım yakın bir zamanda değişmeyecek gibi görünüyor. Bu konuda senin görüşün nedir? ‘Aranmayan Özellikler’ bir kapitalizm eleştisi olarak mı tasarlandı?

Öncelikle şu yanılgıyı kaldırmak gerekiyor: Kapitalizm deyince tek bir ekonomik model ve bu modele bağlı insan ilişkilerini anlama eğilimindeyiz; oysa günümüzde kapitalizm, 19. Yüzyılda anlaşıldığı çerçeveye indirgenemez. Tek bir sistem ya da temel mekanikleri tanımlanmış bir genel modelden söz edemeyiz. Karşımızda artık kapitalizmler var; bunun anlamı ekonomik/sınıfsal ama ayrı modellerin iç içe işleyebildiği tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. IKEA’yı düşünelim: Montaj işini tüketiciye yıkarak –romandaki karakterler gibi konuşalım- bir çeşit crowdsourcing yapıyor, yani kurum açısından kapsamlı emek/maliyet getirecek bir işi, müşteriye yıkıyor. İkinci aşamada, bu montaj işi müşterinin keyif aldığı bir deneyime dönüştürülüyor ve IKEA aslında montajı tüketiciye bırakmadığında daha karlı olabileceği bazı ürünlerini de fazladan parçalara ayırmaya başlıyor. Hepsinden daha ilginci artık bu oyunu iki taraf da biliyor ve bilerek onaylıyor: Yani, pazarlama bilimini işleten ve uygulayan IKEA da biliyor, müşteri de. Bir oyun üretiliyor ve bu oyun müşteri olarak bireyi de mutlu ediyor.

Bence kapitalizm eleştirisinde kaçırdığımız nokta bu: Mutluluk. Eleştiriye insanların zorunlu sonucu mutsuzluk olan bir durumu yaşadıklarını kabul ederek başlıyoruz. Kapitalizm, ekonomik/sınıflar çelişkiler nedeniyle büyük kitlelerin sömürülmesine yol açar, evet, ama gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, yani o tüketim toplumu olarak tanımladığımız toplumlarda, gelir ve kaynak bölüşümünün aksine oranlı bir mutluluk bölüşümü vardır. Herkes Coca Cola içebilir ve Coca Cola yaşamımızı sürdürmemiz için elzem bir besin olmamakla birlikte özünde gazlı ve şekerli sudur. O kadar çok tüketilir ki birçok ülkede neredeyse nakit para geçeliliğindedir. Coca Cola içicisini hem bedensel hem de zihinsel olarak mutlu eder: Şeker, dopamin salgılamamızı sağlar; Coca Cola’nın çizdiği genç, enerjik, keyifli dünya imgesi aklımızda pekişir.

Aranmayan Özellikler’in asıl karakterleri modern şirketlerin bürokratları olarak karşımıza çıkıyor. Yukarıda tarif ettiğimiz düzeni sürdüren teknokrasinin parçaları olduklarını söyleyebiliriz. Faruk, bir finansal denetim uzmanı. Natali ve Sefa orta düzey yöneticiler. Mühendis, hekim ya da örneğin sanatçı değiller; uzmanlıkları yaşadıkları düzen içinde geçerli ve bunun dışında bireysel açıdan üretimde bulunamazlar. Gerçi mühendis, hekim ya da sanatçıların bireysel özerklikleri kuşkuludur; bugün tıp da, geniş bir teknoloji ve yöntemsel bürokrasiyle hekimleri prosedür uygulayıcıları haline dönüştürme eğilimindedir, ama bu başka ve derinleştirilmesi gereken bir konu. Modern şirketler kapitalizmin sürdürülmesinde temel parçalardır; ama kusursuz bir düzene göre ve bu sistemin öngörülmüş ilkelerine göre işlemezler. Tam tersine, kapitalizm ilke koyucu değil, ilke kaldırıcıdır- ama bunun karşılığında kural koyucudur. Kapitalist ekonomilerde sürekli bir regülasyon ve yapılanma arayışı vardır.

Aranmayan Özellikler, bütün bu işleyişin genel doğasına ilişkin bir bakış açısı ya da eleştiri getirmiyor. İnsan ilişkileri düzleminde kalıyor. Bu haliyle kapitalist bürokrasinin getirdiği ilişkilerin olağan insan ilişkileriyle çeliştiği noktaları göstermesi açısından bir eleştiridir. Bu eleştiri kendi içinde paranın ne olduğu ya da modern bir şirketin yapısı üstüne değerlendirmeler de içeriyor; ama bu değerlendirmeler karakterlerin bakış açısından kopuk değil. Bürokrasi deyince Kafka çağrışımı olacaktır; açıkçası romanın Kafkaesk bir öyküsü olduğu da eklenebilir. Tekinsiz ve daha saldırgan. Kapitalizmin bebeklik çağında da sömürgelere uzanan tehlikeli, sonu belirsiz ama karlı deniz yolculukları yatmıyor mu? Bugün kapitalist bürokrasinin yarattığı modern yapının içinde insanın yolculuğu da buna benzer. Titanik’teyseniz, hangi sınıf yolcu olduğunuz fark etmez, “daha güvenli kamara” diye bir şey aslında yoktur.

O halde, kapitalizm eleştirisi yorumlarına katıldığını anlıyoruz. Bir de şu karakterler konusu var. Aranmayan Özellikler’in bütün ana karakterleri olumsuz, kötü ya da en iyi ihtimalle sevimsiz. Teknik açıdan konuşmayı bir kenara bırakacak olursak, hani sadece antagonistlerden oluşan bir anlatı kurgulanmış, diyebiliriz. Aynı şey, zaman zaman 40 Hadis için de, söylenmişti.

Okurun sinir olması fena bir şey sayılmaz. Ama haklısın; çünkü anladığım kadarıyla insan anlayışımla ilgili bazı aykırılıklar var. Belki de Aranmayan Özellikler’de tarif ettiğim Faruk gibi insanlara kesin olarak inanamadığım içindir. Yanlış anlaşılmak istemem: İnsan doğasının, en azından senin dediğin gibi “teknik açıdan”, kötü olduğunu düşünmüyorum. İkincisi, açıkçası Türk edebiyatındaki eleştirinin kötülük konusunda yeterince iyi düşünmüş olduğunu sanmıyorum. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kadınların bacaklarına bakmasını kötülük olarak tanımlayan eleştiri yazıları okumuştum; öte yandan, şiddet ve intikam duygularının açık seçik işlendiği romanların ana karakterleri sevilebiliyor. Bu romancının yarattığı duygusal durumla da ilgili- ben zaten insanlar bu karakterleri sevsin diye yazmıyorum. Çiçikov, pozitif bir karakter değildi; Baba Karamazov da öyle değildi. Bana göre, örneğin Huzur’da, Mümtaz’ı yazarının o kadar sevmiş olması bir handikaptır. Rahmet Yolları Kesti’de hangi karakter için tam olarak “iyi” konuşabiliriz?

Karakterleri bir gözden geçirelim; gerçekten ne kadar kötüler. Faruk, kızının geleceğini güvence altına almak için didiniyor ve kendisine sunulan ahlak anlayışınca yanlış olmayan bir çalışma yöntemi izliyor. Sefa, iş yaşamının kıyıcılığından sıyrılmak istiyor ama bunun bedelini ağır biçimde ödüyor. Süleyman Kara, insanları sahte özgeçmişlerle işe alıyor; ama bir yanında da – olabileceği kadar – bir Robin Hood’luk var. Mutlak kötü olduklarını düşünmüyorum. Örneğin hiçbiri intikam almaya çalışmıyor. Hiçbiri bir başkasına – somut bir karşılığı olmadan – kötülük etmeye uğraşmıyor. Yani kötülük bir sistem sorunu olarak ortaya çıkıyor; çünkü bu tür insanların tek, büyük ve affedilmez suçu, işbirliği etmek için kullandıkları örgütlü emek gücünü dünyayı iyileştirmek için kullanmamaları… Ama bunu yapamazlar; çünkü kapitalizm dolandırıcılığı halı altına süpürebilir, ama ilkesel değişikliklere karşı başka silahları vardır. Çocuklarımızı rehin almış bir hayduttan başka bir şey değildir. Bunun karşısında iyilik ancak olumsal olabilir ve kendini çatışma içinde sayan insanın ilişkilere bakışında da makyavelizm olması kaçınılmaz olur.

40 Hadis’e gelince: O romanda cidden kötü bir karakter yoktu, ama o roman, kötülüğün insan ilişkilerini istendiği gibi yürütememenin bedeli olarak ortaya çıktığını gösteriyordu.

Açıkçası bu “sistem sorunu olarak kötülük” bana kaçamak bile değil, kolaya kaçmanın daniskası gibi geliyor. Romanın sonunda Natali, Faruk’un tecavüzüne uğruyor. Öncesinde de Faruk’u mahvetmeyi planlamış görünüyor. Bu davranışlarda, babadan kalma, hırs, ihtiras, kin duygusu yok mu? Bu insanlar sistemi değiştiren bir devrim olsa bile kötü kalırmış gibi görünmüyor mu?

Sistem sorunu ifadesindeki bayağılığı sen işaret ettikten sonra daha iyi görüyorum. Haklısın. Savunmamı izninle – önceki söylediklerimi geri almaksızın – şu yönde geliştirmeyi deniyorum: İyilik düşüncesi bir ideal ile bağlantılı olmak durumunda- yani iyi bir karakter ortaya çıktığında onunla birlikte okura bir iyi olma yolu da önermiş oluyoruz. Oysa kötü bir karakterle kendisini daha fazla sorgulamasına kapı açıyoruz. Öyle değil mi?

Yani bu karakterleri kötü olarak kurgularken böyle bir ahlaksal fikirden mi yola çıktın?

Okurun kendini sorgulaması – yani Aranmayan Özellikler’de yer alan karakterler üstünden sorgulaması beklediğim bir şey, evet, ama bu ahlaksal bir amaç gütmek anlamına gelmiyor. Tam tersine romana ideal bir karakter sokuştursaydım ahlak fikrinden yola çıkmış olacaktım. Sorunun devamında “devrim” kavramını kullandın; bu insanlar, sistemi değiştiren bir devrim olsa, neye dönüşürdü? Bu sorunun yanıtını bana göre roman karakterleri için vermek abes olurdu; ama belki de, bugünün yaşayan insanları için bir yanıt olabilir. Öncelikle şunu da sormamız gerekir: Devrim olmadı mı? Bana göre bu soruya “olmadı” demek kolaya kaçmak olacaktır; çünkü, evet, oldu! Rusya’da, Çin’de, Küba’da, Kuzey Kore’de ya da antikapitalist olduğu su götürse de İran’da. Çoğunlukla eleştirel akla ve muhalefete kapalı totaliter otokrasiler oluştu bu devrimlerin sonucunda ve kimilerinde ağır insanlık trajedileri yaşandı. Mülkiyet ilişkilerini kaldırınca her şey çözülecekmiş gibi düşünüyoruz. Oysa mülkiyet ilişkilerini birden kaldırmak toplulukları iktidarın karşısında çırılçıplak bırakmaya yaramış; yani beklenen şey olmamış- çünkü özgürleşme temel öncelik olmaktan çıkmış. Haliyle devrim insanları değiştiren bir şey zaten olmazdı; devrim, en azından bu romanda tarif edilen insanların, sonuçlarına karşı önlemler arayacağı bir şey olurdu.

Bir Ucube Doğurmak

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu yıllarda sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu.

TEK RAKİBİM SHAKESPEARE

Abdülhâk Hamit, iflah olmaz bir Shakespeare hayranıydı. Osmanlı’nın son yıllarında, Londra’da, Paris’te, Bombay’da elçilik görevindeyken Shakespeare gibi büyük trajediler yazmaya çabaladı. Çöküşteki mahallenin en şanslı çocuklarından biriydi; 1852’de Bebek’te bir yalıda doğmuştu, iyi bir eğitim aldı, yetenekliydi, yakışıklıydı, kadınların beğenisini kolayca kazanıyordu, üstelik istibdat döneminden başlayarak büyük bir şöhret kazanmıştı. Cumhuriyet yıllarında milletvekili oldu; sonra Süleyman Nâzif çıkıp Abdülhâk Hamit’i “Şair-i Âzam” ilan etti. Şairlerin sosyetenin büyüklerinden sayıldığı bir dönem için ne büyük iltifat!

Şair-i Âzam, 20’ye yakın oyun yazmış. Hemen hepsi konularını tarihten alan trajediler olarak tasarlanmış bu oyunların çok azı sahneye konabilmiş. İstibdat döneminin baskıları kadar oyunların teknik savruklukları da tiyatrocuların geri durmasına neden olmuş. Çok uzun konuşmalar, bulanık kurgu, süreklilik hataları, abartılı tesadüfler… Şiirleri de günümüzde pek okunmuyor. Bütün edebiyat öğrencilerinin adını duyduğu ama pek azının baştan sona okuduğu bir Makber vardır… Beyrut’ta ölen ilk eşine yazmış. Oyunları içinde sanırım sahnede en çok yer bulan Finten, o da Ahmet Muhip Dıranas’ın elden geçirmesiyle mümkün olmuş.

VICTORIA ÇAĞINDA FESLİ BİR OYUN YAZARI

İngiltere’de ve Hindistan’da bulunduğu dönemlerde sömürgeciliği gözlemleyen Abdülhâk Hamit’in bu konuda ilginç bir sezgisi vardı: Batı Uygarlığının sonunu sömürge halklarının çatışmasının getireceğine inanıyordu. Finten, bu tezi işleyen bir oyundur. Esere adını veren “Finten”, Avustralyalı zengin bir adamın aşağı sınıftan gelmiş eşidir. Londra’da yaşarken en büyük hayali kocasından kurtulmak ve bir asilzadeyle evlenip soyluluk kazanmaktır. Lord Dick diye bir adamı ayartır. Lord’un ailesi bu evliliğe karşı çıkacağı için Finten kurnazlık edip Lord’un kucağına çocuğu verir. Halbuki Finten, Lord Dick’ten değil konağın Hintli uşağı insan azmanı Davalaciro’dan gebe kalmıştır. Bebek, bir skandal yaşanmaması için Lord Dick’in evinde saklanmaktadır. Lord’un ailesi hala evliliğe onay vermemektedir. Akıllı bir doktor bu açmaza çâre bulur. Lord, ölümcül hasta genç bir kızla evlendirilecek, kızın gebe kaldığı haberi yayılacak, kız kısa süre içinde ölünce bebek asilzâde bir anneden doğmuş gibi olacaktır. Bu arada Davalaciro da Finten’in kocasını öldürecek ve Finten, Lord’la evlenebilecektir.

Unutmadan: Davalaciro ile Finten’in bebeği canavar görünüşlü bir ucubedir; işte bu ucube bebek, Abdülhâk Hamit’in tahayyülünde sömürge uygarlıkların bir araya gelmesinin vahim sonucudur. İngiltere dünyanın ayarıyla oynamıştır, kendi yarattığı canavarın kurbanı olacaktır. Bugünden bakınca şunu söyleyebiliyoruz: Abdülhâk Hamit’in öngörüleri örneğin Kanada, Yeni Zelanda ya da Avustralya gibi eski sömürgeler açısından tamamıyla fos çıktı. Hindistan ya da Filipinler’de ise şimdilik Batı’yı tehdit eden pek bir şey yok…

TEKBİRLE İNFİLAK EDEN ZOMBİLER

Shakespeare trajedilerinden çok Frankenstein ruhu taşıyan Finten’den günümüze bir şeyler kalır mı? Bir bebek örneğin, kıyamet habercisi bir ucube? Bugün Suriye, Irak, Afganistan, Sudan, Nijerya hatta yer yer Pakistan’dan doğan bir ucube var. Ağ gibi çoğalan, bir yerde sönüp başka yerde alevlenen, biçimi belirsiz, bulaşıcı, habis ve acımasız bir ucube. İslam kıyafeti giyen, köle pazarları açan, gözünü kırpmadan silahsız insanları öldüren, tekbirle infilak eden zombiler… El Kaide, IŞİD, Boko Haram ve diğerleri… Bunların görünüşünde tanıdık bir şey var, bildiğimiz bir kıyafete girmişler. Ama gözlerinin içine bakınca o tekinsiz canavarı, öldürme açlığını fark ediyoruz.

İşte bugün İslamcı örgütler eliyle yükselen terör, savaş taciri Batının zulmü ile selefi İslam’ın sistemli cehaletinin doğurduğu bir ucubedir.

Mültecilerin çoğu bu ucubeden kaçarken selefi İslam hükümleriyle yönetilen Arap ülkeleri yerine Türkiye’ye sığınıyor. Kaçabilen daha da Batı’ya kaçıyor. Çünkü geldikleri yerde İslam, İslam’la savaşıyor, İslam için müslüman, müslümanın bebeğini öldürüyor. İşin içinde Batının ya da oradaki kötüler her kimse, o başkalarının, o komplo ustalarının parmağı olduğunu söylemek doğru bile olsa kolaya kaçmak değil mi? IŞİD bizim sorunumuz değil ya da Boko Haram’ın katliamları Afrika’nın şiddet geçmişiyle açıklanabilir diyemez miyiz? Dedik diyelim. O durumda öz yeğenimiz olan bu ucubenin adını ne koyacağız? Bu terörde neden İslam’ın ve İslam’ı sahiplenenlerin hiç payı yok? Diyelim, İslam hiçbir kötülüğün nedeni değil orada; pekiyi ama kötülüğün gürül gürül aktığı bir coğrafyada, neden en küçük bir düzelmeye neden olmuyor? İşte, İslam açısından asıl soru budur. Bu soruya cevap aramayanlar maalesef İslam’ın sahibi değil en fazla komisyoncusu olabilir.

Savaş ve Barış’tan: Askerliğin En Çekici Yanı

Bir İncil kıssası ilk insanın, ilk günaha kadar mutluluk koşulunun, yapacak işi olmaması, aylaklık olduğunu söyler. Aylaklık sevgisi ilk günah işlendikten sonra da değişmedi ama lanet, sadece ekmeğimizi alnımızın teriyle çıkarmak zorunda olduğumuz için değil, manevi özelliklerimiz aylak kaldığımızda huzurlu olmamıza izin vermediği için, hâlâ insanlığın üzerinde. Gizli bir ses aylaklıktan suçluluk duymamız gerektiğini söyler. Eğer insan aylaklık ederken de kendini yararlı, görevini yapmış gibi bulabileceği bir durum bulabilseydi ilkel insanın mutluluğunu bir ucundan yakalardı. Böyle mecburi ve ayıplanmayan bir aylaklık durumundan bir bütün halinde yararlanan sınıf, asker sınıfıdır. Askerliğin en çekici yanı, bu zorunlu ve ayıplanmayan aylaklık olagelmiştir ve gelecekte de yine bu olacaktır.

L.N. Tolstoy

Bütün Savaşlar Tanınmak Uğruna Verilir*

İnsanları cepheye sürmek onlara yaşamayı sevdirmekten daha kolay. Belki de insan bir savaşa alet olmadan kendini dünyaya tanıtamayacağını düşünüyor. Belki savaştan kendine de bir şey düşer diye düşünüyor, mesela fethedilen toprakların arsası üstüne yapılacak sanıyor. Belki bir ara sokağa tabela, bir şehir hatları vapuruna isim olmak istiyor. Belki canlı bomba olup patladığında büyüyüp herkese hatta Tanrı’ya bile meydan okuduğunu hayal ediyor. Belki de inandığı adaletin milyonlarca insanın yaşamından daha değerli olduğunu sanıyor.

Oysa tanınmanın tek bir yolu vardır: Tanışmak. Türk, Kürt’ün sözünü kesmeyecek; Şii, Sünni’ye kulak verecek… İnsan, kendi düşüncesiyle bile başkasında tanışır. Sözü işitilmeyen kişi belli belirsiz sızlanır. Sessiz sızlanışlar, öfkeli tartışmalardan daha tehlikelidir. Tanışmayı reddeder sızlanmaya başlayan kişi; kendi mevzisine çekilir, hendeğini kazar, bombasını kuşanır. Sözü kesilen kişi, içine hapsettiği sesi duyurmak için, başkasının sözünü üstlenir; sırf bağırabilmek, patlayabilmek için… Başkasının bombası olur.

Yaşadığımız coğrafyada savaşlar habis bir ur gibi yayılıyor. Bir şehirden ötekine sıçrıyor. Sıçrarken biçim değiştiriyor. Aynı insan bir şehirde mücahit bir diğerinde devrimci kılığında geziyor. Bir millete mensup olmak, bir dine inanmak hatta sadece bir isim sahibi olmak… Savaşın içinde olmak anlamına geliyor. İçimize bakınca kendimizden bir şey görmüyoruz artık. İçimiz boşaltılmış, geriye sadece savaşa yarayacak şeyler kalmış.

T. S. Eliot bu aciz kulları nasıl tarif etmişti?

Kof adamlarız biz.
Doldurulmuş adamlar.
Birbirine dayanmış.
Saman kafalı, heyhat!
Kurumuş sesimiz
biz fısıldadıkça,
suskun ve manasız
kuru çimende rüzgar yahut,
kırık camda sıçan ayakları gibi

(The Hollow Men)

Evet, her savaşın bir arka planı vardır. Doğunun zenginlikleri, barbarların yurt edindiği verimli topraklar, petrol ya da sıcak kıyılara demir atma utkusu… Savaşı başlatanın ne istediğini anlamak basittir. O, kömür madenlerini isteyen kartelin kuklasına dönüşmüş şanzölyedir, bir finans baronunun omuzları apoletli piyonudur, tehcir emrini imzalayan muhteris bir sadrazamdır ya da demokrasi getiren bir enerji oligarşisi…

Anlaması zor olan nedir o halde? Hiçbir çıkarı olmayan geniş kitlelerin “Savaşın!” emrine itaat etmesi. Sıraya dizilip tabur tabur ölüme yürümesi. Cebinden bozuk para saçar gibi dudaklarının arasından şehitlik saçanların karşısında sıraya girip cepheye yazılması.

Birinci Dünya Savaşı sırasında dönemin “âkil” insanları hayrete düşmüştü. Devrim yapmasını umdukları insanlar çözülen imparatorlukların can havli ve sömürgeci patronların hevesleri uğruna ölmeye gidiyordu. Üstelik mevzilerde çamur içinde, aylarca sürecek işkencelerle, acılı hastalıklarla ölmeye…

Yaşama inancı azalan insan anlamı ölümde arıyor. Ülkemizde bir sayfa bile Kur’an okumadan İslam uğruna komşusunu boğazlayabilecek gençler yok mu? Ya birkaç broşürle heyecanlanıp hendek kazmaya girişecek gençler? Daha tam anlamıyla dünyaya gelemeden ölümle kuşanıyorlar. Buna cehalet demek bile zor. Bu eğitilmiş bir nefret… Eğitilmemiş saf haliyle insan bu kadar düşüncesiz olamaz.

Barış, bombasını kuşanmış yürüyen bir kadının ya da bir büyükelçiyi öldürmek üzere silahlanan genç bir polisin son dakikalarında, zihninden geçecek anlık bir parıltıda yatıyor. “Ben ne yapıyorum?” Bu kısacık soruyu sordurabilmek o kadar zor ki… Bu soruyu soracak olgunluğa insan bazen binlerce sayfa okuduktan sonra erişir. Bu soru bazen adaleti ya da cenneti feda etmeyi gerektirir çünkü; bu soru kişinin kendisiyle tanışmasıdır.

Eylemle düşünce arasına düşen gölgeyi incecik bir parıltıyla çatlatmak gerek… Yoksa T.S. Eliot’ın dediği gibi dünyanın sonu bir infilakla değil bir sızlanmayla gelebilir.

Barış insanların her şeye rağmen yaşamayı sevmesi demek.

* Agamben

Soğukkanlılıkla

Serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

15 Kasım 1959. Geceyarısına doğru Perry Smith ve Dick Hickock adında iki eski hükümlü Kansas’ta bir çiftlik evine arkakapıdan gizlice girer. Dick, hapishanede tanıştığı başka bir mahkumdan, çiftliğin sahibi Herbert Clutter’ın kasasında en az 10.000 dolar bulunduğunu öğrenmiştir. Planları alelade ama gaddarcadır: Parayı aldıktan sonra geriye tanık bırakmayacak ve birlikte Meksika’ya kaçacaklardır. Anne, baba ve onbeş yaşlarında iki kardeşten oluşan aile bireylerini silahlarıyla kolayca etkisiz hale getirip kıskıvrak bağlarlar. Ama inançlı bir hıristiyan ve muntazam bir iş adamı olan Clutter’ın kasası evde değildir. İkili, geride tanık bırakmamaya kararlıdır. Perry, önce babanın gırtlağını keser, daha sonra bu anı dile getirirken suda boğulan birinin çığlığı gibi bir ses işittiğini söyleyecektir. Perry ve Dick kalan aile üyelerini pompalı tüfekle vurarak öldürdükten sonra kaçarlar.

TAŞRANIN SOĞUK IŞIĞINDA DOĞMAK

Breakfast at Tiffany's (Afiş)Yaklaşık bir yol sonra, 1961’de, “Sana özgüven aşılayan birine…” der Holly “… çok şey borçlu olursun.” Breakfast at Tiffany’s. Senarist Truman Capote aslında bu rol için Marilyn Monroe’yu hayal etmiştir; neyse ki Monroe bir telekızı oynamayı imajına yakıştıramamış, böylece o yersiz yurtsuz Holly karakteri için Audrey Hepburn’e kapı açılmıştır. Capote, zirveye çıkacağı bir roman projesi aramaktadır ve gazetede Clutter ailesi katliamıyla ilgili haberi okuyunca bu olaya karşı tuhaf bir çekim duyar. Taşranın soğuk sessizliğine, olmamışlığına ait bir şey vardır bu haberde; tıpkı Holly Golightly’nin aslında Capote’un derinindeki yaradan beslenen yalnızlığı gibi. İşi gücü bırakır ve soluğu, bitimsiz tarlaların ucunda yapayalnız olarak nitelediği o kasabada alır.

KATİL İLE KATİL OLMAK

Suphi Altındöken. Özgecan Aslan’ın hapishanede öldürülen katili. Acemice ama çok daha acımasızca bir cinayet. Tecavüz edilen, bilekleri kesilen, yakılan bir genç kadın. Günler boyunca milli lanetimizin hedefi haline gelen Altındöken, birkaç hafta önce, üstelik özel koruma altında olduğu bir hapishanede başka bir mahkum tarafından tek kurşunla öldürüldü. Tavsamaya başlamış nefretimizi anımsadık. Zaten, hapishanedeki diğer hükümlüleri milletçe telepatik olarak görevlendirmiştik. İçlerinden biri gönüllü tetikçi oldu. Altındöken’in cenazesini hiçbir mezarlık kabul etmedi. Şanımıza yakışır bir ilençle tavır koyduk yani, o kadar tavır koyduk ki, Özgecan’ın, babasına, insanca şeyler söyleyerek kendini onarmaya çalışan o adama bile çıkışanlarımız, laf koyanlarımız oldu.

KATİLİM OLMADAN ASLA

Truman Capote, Kansas’a varıp kasaba şerifi ve eşrafıyla görüşmeye başladıktan kısa bir süre sonra, katiller yakalanır. Dick’i, sarışın bir Avarel olarak tarif edebiliriz. Perry ise kısa bacaklı, koyu renk saçlı ve Capote’un betimlemesine göre romatizmasını dindirmek için aspirin çiğneyen bir Joe Dalton. Capote, “kurmaca olmayan roman” (nonfiction novel) olarak tarif ettiği projesi için ipuçları toplamaktadır. Öldürülen Herbert Clutter’ın ne kadar sevilen, ne kadar saygın bir insan olduğunu, koyu dindarlığını, alkol bile kullanmadığını, ırgatın hakkını alnının teri kurumadan verdiğini, karısına sadakatini, pırlanta gibi çocuklarını, çalışkanlığını, adamlığını, bütün meziyetlerini öğrenir. Ama Perry ve Dick olmazsa bu roman eksik kalacaktır. Katillerle görüşmeye, hatta yazışmaya başlar. Kısa zamanda bütün ilgisi Perry’ye odaklandır. Perry, suç ortağına göre daha zarif sayılabilecek özellikler taşımaktadır. Sanatla ilgilidir, resim çizer, gramer ve yazım hataları konusunda takıntılıdır, eğitimsizdir ama okumayı sever. Bu arada duruşma gerçekleşir ve jüri, 45 dakika süren bir görüş alışverişinden sonra, ikisi için de idam kararını onaylar. İnfaz için beş-altı yıl daha beklemek gerekecektir. Roman için de…

GÜNÜN EN İĞRENÇ MANŞETİ

Özgecan Aslan cinayetinde birbiri arkasına çıkan haberlerin tamamı nefreti doruğa çıkaracak türde ayrıntıları vurguluyordu. “18+ Günün En İğrenç Haberi” gibi manşetlerle tutunmaya çalışan lümpen bir gazetecilik anlayışı için tuhaf değil… Altındöken’in silahlı külahlı Facebook profiline bakınca da “kurmaca olmayan roman” için ilham verecek şeyler de yoktu. Perry, öldürürken çocukların başlarının altına yastık koyacak “zarif”ti. Altındöken’se 5 TL’lik benzinle suçunu örtbas etmeye çalışan adi bir cani. Bu iki düşünme biçimi arasındaki fark, Capote’un katillere bakışıyla bizim medyanın Altındöken’e bakışı arasındaki uzaklığı da açıklamıyor mu? Bir yazarın tutkulu emeği karşısında “En İğrenç Ayrıntı”yı alevli manşete çıkaran gazeteci…

Dick Hickock ve Perry SmithKATİLİN KUCAĞINDA BİR YAZAR

Capote’un romanı altı yılın sonunda, Perry ve Dick’in ölüm cezalarının infazından kısa bir süre sonra yayınlandı ve 60’ların Amerika’sında 6 milyon doları bulan bir ciro elde etti: Soğukkanlılıkla… İlk bölümde Clutter ailesinin sevecenliği üstüne uzun ayrıntılarla betimlenmiş bir mutluluk tablosu. İkinci bölümde ise bu tabloya yıldırım gibi düşen kan dondurucu cinayet ve katillerin bakış açısı. Katillerin diyoruz ama Capote, Dick’e pek az yer ayırmıştır; roman, büyük ölçüde Perry ile ilgilidir. Katile karşı Capote’un yansızlığı çoğu yerde sempati derecesindedir. Aralarında platonik bir dostluk hatta mahrem bir ilişki bile olduğu söylenir. Capote, bunu yazar dostu H. L. Collins’e, “Perry’yle ikimiz aynı yerden geliyoruz. Ben ön kapıdan çıktım, o da arka kapıdan” diye açıklamıştır.

SUÇUN TELEPATİK ORTAKLARI

Altındöken’e sempati duymayı önermeyeceğim; linç edilmekten çekindiğimden değil, böyle bir sempatiyi yersiz bulduğum için. Yine de, milletçe telepati yoluyla görevlendirdiğimiz kişi başka bir katil değil de bir yazar olmalıydı diye düşünüyorum. Şu ön kapı arka kapı benzetmesi üstünde düşünmeye değer. Kendimizi nefret ettiğimiz şeyden temizlemek acelesiyle derinde yatan hastalığı inkâr etmiş olabilir miyiz? Bu acelemizde, benzerliğimizle yüzleşme korkusu var mı? Acaba, ülkenin bir yerinde, başka bir cinayetin işlenmemesi için, kendimizde düzelteceğimiz bir şey var mı? Yaptığımız, o mide bulandıran şeyi görüp çığlık atmaktan ibaretti. Sonra birileri o şeyi halının altına süpürüverdi, biz de sırtını sıvazlayıp işimize gücümüze döndük. Ama serinkanlılıkla düşünmeyi becereceğimiz zamana kadar cinayetler askıda kalacak. Çünkü suçu bağışlamanın bir yolu da onu anlamaktan kaçmaktır.

Yukarıda yazı Karakarga’da (Mayıs 2016) yayımlanmıştır.

Güzel Üstüne İsmail Pelit’le Bir Konuşma

İsmail Pelit, günümüz yazarları arasında kendi edebiyat dünyasını yaratabilmiş az sayıda isimden biri. “şeytanın sevdiği ayetler” ya da “köpekler ve allah” gibi kitaplarıyla varlık alanını edebiyatta araştırmaya yönelen aykırı bir yazar. Pratik nedenlerle çok sık görüşemesek de güçlü bir dostluğumuz bulunuyor. Güzel’i okuduktan sonra benimle bir söyleşi hazırlamak istediğini söyledi. Heyecanlandım çünkü İsmail, metni didik didik deşen özverili bir okur. İsmail, sadece Güzel’le kalmadı, Aranmayan Özellikler’i de okudu, 40 Hadis’e de dönüp tekrar baktı, hatta Taş Kayık’a kadar geri gitti. Gönderdiği söyleşi soruları aslında kapsamlı bir eleştiri yazısının parçaları gibiydi. Hatta bir kısmı için sadece “Haklısın” demek dışında bana söz bırakmıyordu.

İsmail Pelit, GÜZEL’in yazarı Selçuk Orhan’la konuştu

Ben hiçbir şey yapmayan bir istektim

Cumhuriyet Kitap’ta, Metin Celâl, Güzel üstüne bir eleştiri / değerlendirme yazmış. Daha önce 40 Hadis ve Aranmayan Özellikler ile ilgili yazdıklarıyla birleşince benim için yol gösterici bir rehber oluyor. Umarım gelecek romanda Metin Celâl’i daha çok şaşırtabilirim.

Yazının tamamı Metin Celâl’in yazılarını paylaştığı siteden okunabilir.

“Güzel” Editörün Masasında

Güzel matbaadan gelmiş, editörüm sevgili Sevim Erdoğan’ın masasındaki yerini almış. Yakında bana da gelir. Önlü arkalı çeker koyarım.

Güzel‘i yazması yaklaşık bir yılımı aldı. Böyle deyince, bütün bir yıl geceli gündüzlü romanla uğraşmışım gibi anlaşılabilir. Hiç de öyle olmuyor. Tam zamanlı ve sevdiğim bir işte çalışıyorum. Burada ayrıntısını vermeyeceğim ama işimi birçok yanıyla insanların gündelik yaşamda sıkça kullandığı araçların tasarlanması ve iyileştirilmesi olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Yoğun ve çok çalışıyorum; bununla ilgili de sıkıntım yok. İş hayatındaki ilişkilerle ilgili de kötümser değilim. Kârlılığı hedefleyen kurumlar arasındaki ilişki çoğu zaman gündelik yaşama kıyasla çok daha az ayrımcı ve çok daha nezaketli oluyor.
(daha&helliip;)

“Güzel” İçin Mehmet Erte’den Kapak Denemesi

Kitap kapağı düşünmek keyifli iş. Ben her seferinde kendim birtakım fikirlerle geliyorum ama günün sonunda grafik sanatçısının önerisine ikna oluyorum. Bu hem kolayıma geliyor hem de kapak tasarımcısı Geray gibi usta bir tasarımcıysa üstüne söz söylemeye ar ediyorum.
(daha&helliip;)

Yüzücü

Güzel’de 90’ları yazarken şu reklamı da bir yere sıkıştırmayı planlamıştım. Birkaç kez de izledim; ama yerini bulmadı ya da unuttum. Reklam yazarı arkadaş şarkının havasıyla tam oturan bir görsel dünya yaratmış. (daha&helliip;)

1 2 3 5